MUHAMMED

Muhammed


BAYRAK

TC.Bayrak



Hoşgeldin, Ziyaretçi
Sitemize gönderi yapmadan önce kayıt olmanız gerekmektedir.

Kullanıcı Adı
  

Şifre
  





Forum İstatistikleri
Toplam Üye:» Toplam Üye: 27
En Son Üye:» En Son Üye: Fahriye
Toplam Konular:» Toplam Konular: 20,138
Toplam Yorumlar:» Toplam Yorumlar: 21,907

Ayrıntılı İstatistikler Ayrıntılı İstatistikler

DOWNLOADEN


“Downloaden Bölümümüzden BEDAVA Grafik Paketleri,E-Kitaplar ve Bedava Bilgisayar Programlarını Tek TIKLA BEDAVA indirebilirsiniz”
(Raşit Tunca)




AYET

“Yeryüzüne muhakkak benim iyi kullarım varis olacaktır”
ENBİYA Suresi 105


FELSEFEMiZ

“ iSLAM OKUMAK YAZMAK YADA ÇiZMEK DEĞiLDiR, Yahutta O Hadis şöyle, Bu Ayette böyle diyor Diye Papağanlıkda Değildir. islam Kuranı ve sünneti HAYATINA TATBiK edip, Onunla Yaşayabilmekdir”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)


Raşit Tunca Sözü

“Yüzme bilmek Denizden çıkmana fayda vermez, taaki yüzme biliyorsan, denizedee düştüysen, ellerini, kollarını, ayaklarını çırpacaksın, ve birde tutuncak dal bulacak, tutunup çıkacaksın. ilimde böyledir, bir ilmi bilmek fayda etmez, taaki, onu hayatında tatbik edesiye, Dinde böyledir, din bilmek imanını kurtarmaz, taaki, ne zaman, bildiğin öğrendiğin dinini hayatında tatbik edip, yaşadın, o zaman belki kurtulursun.”
(Karoglan Raşit Tunca Sözü)

GÜZEL SÖZ

“ Bazen Hata Yapıvermek, Doğruyu bulmanın ilk Basamağıdır.
(Başağaçlı Raşit Tunca Sözü)




Arapça Calligraphy Salavat Hat Yazılı Dini Resimler V060920262327

Resimi Tam Boyut Görmek için Üstüne Tıkla

Resmin üzerine tıkladığınızda veya dokunduğunuzda görsel
orijinal boyutlarında yeni bir sekmede ya da ekran içinde büyütülmüş olarak açılır.

   

   

   

   

   

   

   

   

Calligraphy,Allah,Muhammed,Resim,dini,islam,islamic,religiöse,hatyazisi,diniresim,Hat,Hatsanatı,hatyazısı,tezhib,rasit,RasitTunca,
RaşitTunca,Kelimei Tevhid,Kelimei Tevhid Yazılı,Salavat Yazılı,Allah Yazılı,Muhammed Yazılı,Besmele Yazılı,Metal İşleme, Kaligrafi,
Altın Metal Tasarım, İslami Sanat, CNC, Dekorasyon, El Sanatları,golden,Altın,AltınÇerçeveli,goldenframes,cadres,golden,Altınlı,
silver,gümüş,red,yellow,green,blue,pink,purple,orange,

Arapça Calligraphy Hat Yazılı Dini Grafik Resimler V060920262327

Resimi Tam Boyut Görmek için Üstüne Tıkla

Resmin üzerine tıkladığınızda veya dokunduğunuzda görsel
orijinal boyutlarında yeni bir sekmede ya da ekran içinde büyütülmüş olarak açılır.

   

   

   

   

   

   

   

   

   

Calligraphy,Allah,Muhammed,Resim,dini,islam,islamic,religiöse,hatyazisi,diniresim,Hat,Hatsanatı,hatyazısı,tezhib,rasit,RasitTunca,
RaşitTunca,Kelimei Tevhid,Kelimei Tevhid Yazılı,Salavat Yazılı,Allah Yazılı,Muhammed Yazılı,Besmele Yazılı,Metal İşleme, Kaligrafi,
Altın Metal Tasarım, İslami Sanat, CNC, Dekorasyon, El Sanatları,golden,Altın,AltınÇerçeveli,goldenframes,cadres,golden,Altınlı,
silver,gümüş,red,yellow,green,blue,pink,purple,orange,

Fon Cadres Frame Çerçeve Resimleri V060920262327

Resimi Tam Boyut Görmek için Üstüne Tıkla

Resmin üzerine tıkladığınızda veya dokunduğunuzda görsel
orijinal boyutlarında yeni bir sekmede ya da ekran içinde büyütülmüş olarak açılır.

   

   

   

   

   

   

   

   

   

Fon,Cadres,Frame,Rahmen,Çerçeve,Çerçeveli Resim,Grafik Tasarım,Arka Fon,Red,Yellow,Green,Blue,Purple,Turquoise,Kırmızı,Sarı,Yeşil,Mavi,Turkuaz,Mor,Pink,Pembe,
   

Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi

Selamünaleyküm

Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuşlar ki

"Ey Rabbim, beni göz açıp kapayasaya kadar, nefsimin eline bırakma, ve beni en yakın akrabama bile muhtaç etme"

(Ebu Dâvûd , "Edeb",110)


Taife Akrabalarının yanına gidip de, taşlandığı vakit, rencide edildiği vakit, oradan dönerken Bu duayı yapmış.

Şimdi Peygamberimizin burada bahsettiği "nefsimin eline bırakma dediği" yerdeki nefis hangi nefis? Nefsin katmanları var, nefis bir çeşit nefis değil ki, tasavvuf ehli Bunu bilir ki, Kur'an'da da ayetlerle sabittir, Yusuf Aleyhisselam'ın söylediği sözdeki nefsi emmare
kötülüğü emreden bir nefis vardır, ondan daha aşağısı kötülükten zevk alan nefis emmara bir sui


وَمَآ أُبَرِّئُ نَفْسِىٓ ۚ إِنَّ ٱلنَّفْسَ لَأَمَّارَةٌۢ بِٱلسُّوٓءِ إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّىٓ ۚ إِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ


Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm

“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi (Yusuf).

(Yûsuf Suresi 53)

Ondan bir yukarısı,  emmare nefisten bir Yukarısı, "levvame nefistir"  ki hata yaptığını bilen nefistir ve Hatasından dolayı pişman olur şöyle şöyle yaptım da şöyle şöyle oldu Keşke yapmasaydım da olmasaydı diyebilen nefis

فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ ۚ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۖ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ

Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev´âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn

Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn

Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.

(Hz Adem ile Havva) Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”

(Araf Suresi 22-23. Ayet)


فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ

ثُمَّ ٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ

Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.
Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.

Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.

Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.

(Tâhâ Suresi 121-122. Ayet)

Ondan bir üstteki nefis "nefsi mülhime" dir ki, meleklerin tiyo verdiği nefis, yani daha doğrusu, ilk Melek grubu, vicdanının sesini duyan nefis.
Bu konuya delilimiz de Peygamberimize bedevinin bir tanesi gelir, yani çölde yaşayan, Deve güden, ve şehire az inen, bizim Yörük dediğimiz, çölün yörükleri olan, Bedevi  birisi gelir ve Peygamberimize der ki :

"Ya Muhammed, sen peygamber'mişsin, ben kabul ettim, Bana dinden öyle bir şey öğret ki, ben onunla, çölde develerimle olduğum zaman, ibadetimi yapabileyim, ama ben buraya her zaman gelip gidemem, Bana özel bir şey ver ki, ben onunla ibadettiğim zaman, buraya herzaman gelip gitmeme gerek kalmasın" babında, minvalinde bir dua ve istek yapar.
Peygamberimiz de ona cevaben der ki:

"Bir şey yapacağın zaman, vicdanına bak, kalbine bak, eğer kalbin veya vicdanın onu doğruluyorsa, onu yap, Eğer vicdanın ve kalbin o na yanlış diyorsa, o nu yapma, o'ndan sakın" demiş.

Yani bedevinin dini Diyaneti Hepsi bu hadis.
O Bedevi ve Bedevi gibileri, cennete kavuşturacak güzel amel, işte tek bir amel, yani nefsi mülhime dir diyor, yani ilham alan nefis, kimden Vicdan meleğinden.

Yine Peygamberimiz buyurmuşlar :

"Allah'tan korkmuyorsan, kullardan da Utanmıyorsan, dilediğini yap" demiş
yani vicdan polisin çalışmıyorsa, İstediğini yap o zaman, yani bu sana İstediğini yapmaya Cevaz değil, bilhass,a öyle yaparsan, kendi cehennemini hazırlarsın, demektir bu.

O ndan da bir üst nefis "nefsi mutmainne" dir ki, yani artık tatmin olmuş, Doymuş nefis.
Kur'an'da Ayet vardır Kalpler ancak Zikir ile doyar

ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ

Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olanlardır. Haberiniz olsun; kalbleri yalnızca Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olur.

Tatmin olmak : Doymak manasında, Kalpelrin gıdası zikirdir minvalinde yani..


Mide ancak yemek içmekle doyar, böbrek su içmekle doyar, beyin şeker ile doyar, saçlar yağ ile doyar, ferç uzuvları sex yapmak ile doyar, gözler güzele bakmak ile doyar, ama kalp Zikir ile doyarmış.

Öyle olunca belli süre zikir fikir ile meşgul olduğun zaman, işte nefsi mülhime'den sonraki makam olan, mutmain ve makamına yükselirsin, artık bir üst meleğin Sesini duymaya başlarsın, Yani Allah'ın oldurduğu şeylerden şüphe etmezsin, kalbin mutmaindir yani,
olan olaylara pozitif gözle bakaraktan dersin ki :
"Vardır bir hikmeti, ben bilmiyorum şimdi ama, Öyle olduysa, vardır bir hikmeti"
meselesine gelmiş oluruz.

Allah yanlış yapmaz, Allah hata yapmaz, Kader, yani kadere inanmak, burada başlar, gerçek olaraktan kadere inanmak burada başlar, Yani takdirin Allah'ın olduğuna inanmak, burada başlar, mutmain de nefisten sonra, neydi imanın altı şartından birisi "Hayri ve şerrihi minallahi Teala"  yani hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna iman etmek, ancak mutmain nefis olduktan sonra başlar, ve artık o zaman üst Melek grubu, atomların Sesini duymaya başlarsın, yani sana Bu sefer işaretler,  sadece ilham, ses ile olmaz, görüntülü, ses, video, insan, hayvan, kuş, kurt, toprak, taş,.. her şey Sana işaret ve tiyo verebilir, yani Sen onların sözünü tuttukça, onlar sana ilham etmeye, bilgi vermeye devam ederler, ne zaman onların sözünden çıktın, ve onlara itiraz ettin, ya da duymazlıktan geldin, onlar da seni bırakırlar.

O'ndan da bir üstteki Nefesin Makamı, "Raziye ve Marziye" nefislerdir ki, kur'an-ı Kerim'de bu  Bir önceki ile birlikte bu üç nefis, Fecir suresinde geçer,

يَٰٓأَيَّتُهَا ٱلنَّفْسُ ٱلْمُطْمَئِنَّةُ  ٱرْجِعِىٓ إِلَىٰ رَبِّكِ رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً فَٱدْخُلِى فِى عِبَٰدِى وَٱدْخُلِى جَنَّتِى

Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.

Ey Doymuş nefis Dön Rabbine, Sen Rabbinden razı, Rabbinde senden razı olarak gir cennete ya da cennetime ayeti

(Allah, şöyle der : ) “Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”

(Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayet)

Burada bunu örneklendirirsek, açıklarsak :

Mesela dışarıda, doğada kaldın, ve sıcak, ağzın dilin kurudu, susadın, suyunda yok, Oradan bir Kervan geçiyordu, sana baktılar ki, susamış, halinden bildiler, çıkardılar bir bardak su verdiler, soğuk su, içtin suyu, susuzluğun gitti, Sen onlardan razı oldun, ve dedin ki

"Allah sizden razı olsun"

işte sen Onların yaptığı amelden razı, onlar da, sana su verip, senin susuzluğunu gidermekten razı, ve su girdi canına da, artık tekrar cennete kavuştun, dünyada yaşam buldun, örnek bu şekilde, yani şimdi ikisi de razı değil mi, Sen ondan razı, O da senden razı, O da senin susuzluğunu giderdiğinden memnun, Allah'a karşı bir ibadet, bir güzellik, bir hayır yaptığından dolayı memnun, Sen de ondan memnunsun, işte gir cennete artık, cennette güzel güzel yaşayın. Bu da iki nefis makamının örnekle açıklamasıydı, yani bunların üstünde de nefisler var, nefsi Kamil, nefsi Safiye, İhsan makamı, marifet Makamı..
Belki 124.000 dereceye kadar çıkabilirsin, çünkü 124.000 peygamberin her birisinin derecesi farklı, neden "Musa kelimullah" ta "İbrahim halilullah" ve Muhammed de "Habibi Allah" aynı mı, hepsi aynı olsaydı, hepsini habiballah ya da kelimallah derdik, birine kelimallah diyoruz, öbürüne halilullah, öbürüne habib Allah diyoruz, o zaman demek ki hepsinin Allah katında kat sayıları farklı, O yüzden 124.000 peygamber olduğuna göre, 124 bin nefis makamı olabilir, bu bir keşfi bilgidir delillendiremem.

şimdi Peygamberimizin orada dediği, "beni nefsimin eline bırakma" dediği nefis, Bunlardan hangisi olabilir, sizce Raziye Nefisin eline bırakma der mi, Öyle Rabb'inden razı olan, ona yapılan hayırdan razı olan birisinden birisinin yanında bırakma diyebilir mi, yahut da bak yukardaki örnekete, o razı olmuş ki, ona bir hayır yapmışlar, onun yanından olmak istemezsen, Suyu veren kimse olmaz, beni onun yaninda bırakma dediğin zaman, Marziye Raziye makamına bırakma dediği zaman, susadığın zaman su verip de, ondan Su içince,  susayana su verdim, suya kandırdım(doyurdum) diye mutlu olacak insan bulamazsın denek olur. Demek ki Peygamberimiz orada "beni nefsimin eline bırakma dediği nefis" aynı Hz Yusuf'un da sızlandığı, vaveylan ettigi emmare nefis, kötülüğü emreden nefisten bahsediyor, Yukarıdaki nefis makamlarından değil, oradaki (Taifte) onun akrabaları, çocuklara emredip, onu taşlatıyorlar, yani o nefis o düşmüş Nefis makamına  onun akrabaları düşmüş, emmare nefis makamındalar, kötülük emrediyorlar, onların eline bırakma diye Ondan dolayı öyle diyor peygamberimiz o düşmüş nefisten dolayı.

Yine nefis meselesinde, nefsin ile başbaşa seni hiç bırakmazsa,  insan eşiyle birlikte olamaz, nefsi uyanmaz, cima edemez, İnsanoğlu çoğalamaz, çocuk yapamaz, çünkü :
"Allah beni görüyor, bana bakıyor" diye aklından bunu çıkaramazsan, Allah bakarken, nasıl soyunupda hanımın ile cima yapacaksın, nefsin de uyanmaz, korkusundan uyanmaz, nefsin korkudan uyanmaz hale gelir, eşinle birlikte olamazsın, hanımın da uyanmaz, birlikte olamaz seninle, Ondan sonra çocuk da olmaz. Yani Allah bizi bir an unutturuyor, nefsimiz ile başbaşa bırakıyor da, nefsimiz uyanıyor, Çocuk yapıyoruz İnsanoğlu soyu ürüyor, Yani bu duanın gerçek manasını bilmeyen kimseler, Bu duayı yapmasın, dilden değildir, Bu dua kalptendir, ve manasını bilmek lazım.

İmamlar Meselesi

Yine İmamlar meselesine gelince, geçen haftalarda sohbetimizde bahsettik, Ben cahillerin imamı olmak istemiyorum, Ben akıllı insanların imamı olmak istiyorum. o yüzden Kur'an'daki o ayeti, o Zikiri Ben okumam, onu Nihat Hatipoğlu okumuş, cahil cühela'nın imamı olmuş diye biraz laf etmiştim. Ve küstürdük birilerini galiba, Yani buradan kastım, yani Ebu Cehil gibi cahilden bahsetmiyorum, yani eğitim almamış, nasıl diyeyim şimdi, Nihat Hoca bir konuyu anlatıyor, 30 kişi 40 kişi var, hepsi dinliyorlar, fakat 15 dakika sonra aynı soruyu öbür taraftan birisi kalkıyor, o da soruyor, oraya niye geldin, niye dinlemiyorsun, Niye anlamadın, yahut niye aynı soruyu soruyorsun, Hoca da diyor az önce sormuştunuz zaten, ya da geçen hafta söylemiştik bu soruyu sordulardı diyor.. Şimdi yani, bu cahillik değil de ne acaba bu? Tamam Nihat hoca profesördür, Üniversitede ders veriyordur, Üniversite öğrencileri de vardır Onun, ama işte yaptığı bir duayı, Ben onun dilinden duymuştum, o ayeti arıyorum vermiyor google şimdi,  beni müttakilerin imamı et ayetini veriyor O da neredeymiş Furkan suresinde  geçen ayeti veriyor,


وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا

Türkçe Okunuşu * Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)
1. Ömer Çelik Meali Onlar: “Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzü aydınlatacak, gönlümüzü sevindirecek sâlih kimseler ihsân eyle! Bizi takvâ sahiplerine önder yap!” diye duâ ederler.

(Furkân Suresi 74. Ayet)


Furkan sonrasında geçen benim müttakilerin Allah'a yakın gelenlerin imamı eyle ayetini veriyor , Halbuki ben Nihat hocanın dilinden başka bir buna benzer dua duydum. benim Bilmem kimlere (müslümanlara olabilir mesela) imam et diye bir dua var, ayet var. ben onu okurken duydum onun dilinden.

Mesela :

Yani şimdi çiftçilik yapanlar bilir ki, annat diye bir şey vardır, sapları kaldırıp patozun içine atmak için toplar biraraya,
ondan daha küçüklere toplamak için tırmık vardır, Tarladaki yere dökülen boynu kırılmış başakları toplarsın Onunla da,

Bütün sapları annat ile toplarsın bir araya getirirsin, tırmıklada boynu kırılmış başakları bir araya getirirsin,

ondan sonra patozun içine atarsın, patozun içinde, patoz onları parcalar, sonra, sap ile samanın ayrıldığı yere gelir,

yani burada da kalbur göreve girer,

Kalbur kalbur samanları ölçmek içindir, kalbur bir elektir ve biraz büyük bir gözelidir (delikleri büyük yani), O da saman ölçerken kullanılır ki, mesela iki kalbur saman ver dersin. ve yani üstte saman kalır  onunla elediğin zaman saman aşagi geçmez, aşagiya buğday  geçer, samanlar üstte kalır,

Ondan biraz incesi vardır, O nunla da, unu ellersin, kepekler üstte kalır, işte dediğim burada ki, Sen kimin imamı oldun, kepeklerin mi? bütün sapların mı? boynu kırık başakların mı? ya da buğdayın mı? kimin imamısın sen, ya o da pasta unu, en ince  elekten geçmiş un, üstündeki en ince kepeği de almışsın, neydi o nişasta, nişasta eleği, Sen eliğin hangisisin, nesin kimin imamısın, Sen kimleri bir araya getirdin topladın, senin içinde kimler var, Mesela şimdi Celal Hoca diye birisi var, Profesör, oda ama evrimci coğrafyacı Bilmem neci, Sen dinci, öteki tıpçı, herkesin farklı bir grubu var,cem eğittiği  bir grubu var, imamı olduğu grubu var, o gün diyor sizi imamlarınız ile çağırırız :


يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا

Yevme ned’û kulle unâsin bi imâmihim, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ


Bütün insanları kendi önderleriyle (imamlarıyla) birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.

(İsrâ Suresi 71. Ayet)

Sen boynu kırıp başakların imamı mı olmamışsun, yahut da, sap ile samanin karıştığı yerde mi kalmışsın, un musun, ekmeğin imamımısın, kimin imamısın, o gün kimleri topladın, altında kimleri Cem ettin, işte  dönüp arkaya  bakmak lazım, yani döneceksin ardına bakacaksın, Ben kimlerin imamıyım diye, ama yinede şükretmek lazım, nice peygamberler varmış ki, arkasında bir tane ümmeti, inanan ümmeti olmayan peygamberler varmış, bugün kü insanların hepsi, arkasına cemaat toplamış, 1000 kere şükretsin, Yani bir tane cemaati olmayan peygamber varmış, peygamber bizim bugünkü insanların 50 kat 100 kat büyüğü, Öyle ki peygamberin cemaatı yok, bugün kü adamın 3 kişi 5 kişi En azından Facebook arkadaşı Twitter arkadaşı var, yani evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olduk vesselam


Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems,17.02.2023
   

Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği

Peygamber Efendimiz'in yün giymesi, hırkaları ve Hırka-i Şerif ile Hırka-i Saadet üzerine bir değerlendirme

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun zaman zaman yünden yapılmış elbiseler ve hırkalar giydiğini görmekteyiz.

Bugün halkımız arasında Hırka-i Şerif ve Hırka-i Saadet adıyla tanınan bazı mübarek emanetler de, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hırkalarıyla ilgili tarihî ve dinî hatıranın günümüze kadar ulaşmış örneklerindendir.

Burada öncelikle “hırka”, “bürde” ve “yün” kelimelerinin anlamlarına bakmak gerekir.

Bürde Ve Hırka Ne Demektir?

“Bürde”, Arapça'da genel olarak örtünmek, üzerine almak veya giyinmek için kullanılan elbise ve özellikle hırka anlamında kullanılmıştır.

Hırka ise dış elbisenin üzerine giyilen, çoğunlukla önü açık, kollu bir giysidir. Tarih boyunca yün, pamuk ve benzeri çeşitli malzemelerden yapılmıştır.

Yün, eski dönemlerde özellikle soğuk iklimlerde ve çobanlık hayatının yaygın olduğu bölgelerde çok kullanılan bir malzeme olmuştur.

Bu nedenle “Peygamber Efendimiz hiç yün giymezdi” şeklindeki bir düşünce doğru değildir.

Bilakis hadis ve siyer kaynaklarında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) çeşitli zamanlarda yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz'in Giydiği Bürde

Sehl b. Sa'd'dan (r.a.) nakledilen meşhur rivayette, bir kadın Peygamber Efendimiz'e kendi elleriyle dokuduğu bir bürde getirir.

Kadın:

“Yâ Resûlallah! Bunu kendi elimle dokudum, sana giydirmek için getirdim.”

der.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) de buna ihtiyacı olduğu için elbiseyi kabul ettiği aktarılır.

Daha sonra Peygamber Efendimiz bu bürdeyi giyerek sahâbenin yanına çıkar.

Sahâbîlerden biri, Peygamber Efendimiz'in üzerindeki bu güzel elbiseyi görünce:

“Yâ Resûlallah! Bu ne kadar güzel! Bunu bana verseniz.”

der.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de:

“Olur.”

buyurur.

Daha sonra evine döner ve bürdeyi o sahâbîye gönderir.

Sahâbe bu davranışı biraz garip karşılar. Çünkü Peygamber Efendimiz'in bizzat giydiği ve ihtiyacı olduğu bir elbiseyi istemesini uygun görmezler.

Fakat o sahâbî:

“Vallahi, onu giymek için istemedim. Öldüğüm zaman kefenim olsun diye istedim.”

diye açıklama yapar.

Rivayete göre gerçekten de o bürde, vefat ettiğinde kendisine kefen olmuştur.

Bu olay, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine gelen bir isteği, elinde imkân bulunduğu ölçüde geri çevirmemesi bakımından da dikkat çekicidir.

(Buhârî ve diğer hadis kaynaklarında benzer rivayetler bulunmaktadır.)

Kâ'b Bin Züheyr Ve Kasîde-i Bürde

Peygamber Efendimiz'in hırkalarıyla ilgili en meşhur olaylardan biri de Arap şairlerinden Kâ'b b. Züheyr ile ilgilidir.

Kâ'b b. Züheyr, başlangıçta İslâm'a karşı şiirleri bulunan kişilerden biriydi. Daha sonra Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelerek Müslüman olduğu ve meşhur kasidesini okuduğu rivayet edilir.

Bu kasidede Peygamber Efendimiz'i öven ve O'nun hak yolun rehberi olduğunu anlatan beyitler bulunuyordu.

Rivayete göre Kâ'b b. Züheyr kasidesini tamamladığında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerindeki bürdeyi, yani hırkayı çıkararak Kâ'b'a vermiştir.

Bu olay sebebiyle daha sonra “Kasîde-i Bürde” adıyla meşhur olan eser, İslâm edebiyatında çok önemli bir yer kazanmıştır.

Buradaki “Bürde” kelimesi de hırka anlamında kullanılmaktadır.

Hırka-i Saadet

İstanbul'da Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi'nde muhafaza edilen ve Hırka-i Saadet adıyla bilinen emanet, Peygamber Efendimiz'e nispet edilen mübarek emanetlerden biridir.

Hırka-i Saadet'in tarih boyunca Osmanlı padişahları tarafından büyük bir hürmetle muhafaza edildiği bilinmektedir.

Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra mukaddes emanetlerin önemli bir bölümü İstanbul'a getirilmiş ve Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmiştir.

Bugün de Hırka-i Saadet, İslâm tarihinin ve Osmanlı döneminin önemli hatıralarından biri olarak korunmaktadır.

Hırka-i Şerif Ve Veysel Karânî

Halkımız arasında Hırka-i Şerif olarak bilinen diğer hırka ise Veysel Karânî'ye nispet edilen hırkadır.

Veysel Karânî'nin asıl adı Üveys b. Âmir el-Karnî olarak nakledilir.

Yemen'in Karn bölgesinden olduğu için “Karnî” nisbesiyle tanınmıştır.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) zamanında yaşamış, fakat kendisiyle görüşememiştir. Bu nedenle sahâbî değil, tâbiînden kabul edilmiştir.

Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'e olan sevgisi ise İslâm kültüründe son derece meşhur olmuştur.

Peygamber Efendimiz'i hiç görmeden O'na büyük bir muhabbet beslemiş, annesine olan hizmeti ve bağlılığı sebebiyle de büyük bir veli olarak anılmıştır.

Veysel Karânî Neden Peygamber Efendimiz'i Göremedi?

Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'i görmek için Medine'ye gitmek istediği, ancak yaşlı ve bakıma muhtaç annesine hizmet etmekle yükümlü olduğu anlatılır.

Rivayete göre annesinden izin alarak Medine'ye gider.

Fakat Peygamber Efendimiz o sırada evde değildir.

Veysel Karânî, annesine fazla beklemeyeceğine dair söz verdiği için Peygamber Efendimiz'i beklemeden Yemen'e geri döner.

İslâm kültüründe bu olay, anne hakkına ve anneye verilen sözün önemine çok güzel bir örnek olarak anlatılmıştır.

Çünkü Veysel Karânî'nin Peygamber sevgisi, annesine karşı sorumluluğunu terk etmesine sebep olmamıştır.

Tam tersine, Peygamber Efendimiz'e olan sevgisini Allah'ın ve annesinin hakkını gözeterek yaşamıştır.

Peygamber Efendimiz'in Veysel Karânî Hakkındaki Övgüsü

Veysel Karânî hakkında hadis kaynaklarında önemli rivayetler bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Ömer'e, Yemen tarafından gelecek olan Üveys b. Âmir ile karşılaşması hâlinde ondan kendisi ve ümmeti için dua istemesini tavsiye ettiği rivayet edilir.

Bu rivayetler Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na iman eden ve O'nu seven büyük bir tâbiî olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Buradan çıkarılacak en güzel derslerden biri şudur:

Bir insanın Allah ve Resûlü'ne olan sevgisi yalnızca onları gözleriyle görmesine bağlı değildir. Gerçek sevgi, iman, sadakat ve itaatle ortaya çıkar.

Veysel Karânî'ye Hırka Verilmesi

Halk arasında ve bazı tarihî kaynaklarda, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Veysel Karânî'ye verilmek üzere hırkasını Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye teslim ettiği anlatılmaktadır.

Rivayete göre Veysel Karânî, Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Medine'ye geldiğinde kendisine Peygamber Efendimiz'in hırkası teslim edilmiştir.

Bu hırkanın daha sonraki nesiller boyunca Veysel Karânî'nin ailesinde muhafaza edildiği ve nihayet İstanbul'a getirildiği anlatılır.

Ancak burada önemli bir hususu belirtmek gerekir: Hırka-i Şerif'in Peygamber Efendimiz'e ait olduğu ve Veysel Karânî'ye intikal ettiği yönündeki anlatım, İslâm kültüründe çok meşhur olmakla birlikte, bu tür mukaddes emanetlerin tarihî zincirleri konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.

Dolayısıyla bunu kesinliği tartışmasız bir tarihî belge gibi değil, geleneksel rivayet ve tarihî aktarım çerçevesinde değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.

Hırka Ve Tasavvuf Geleneği

Hırka, zaman içerisinde tasavvuf ve tarikat geleneğinde de önemli bir sembol hâline gelmiştir.

Dervişlerin hırka giymesi, Peygamber Efendimiz'e duyulan sevgi ve bağlılığın yanında, dünyevî gösterişten uzaklaşmayı, tevazuyu ve mânevî terbiyeyi temsil eden bir sembol olarak değerlendirilmiştir.

Tasavvuf geleneğinde farklı hırka türlerinden söz edilmektedir.

Bunlar arasında:

İrade hırkası,

Tövbe hırkası,

Muhip hırkası,

Teberrük hırkası,

İrşad hırkası,

Hilâfet veya icâzet hırkası,

Tasarruf hırkası,

Sema hırkası


gibi farklı isimlendirmeler bulunmaktadır.

Bunların anlamları ve giydirilme şekilleri tarikattan tarikata değişiklik gösterebilir.

Bu konu kendi başına ayrıca ele alınabilecek kadar geniştir.

Şâban'ın On Beşinci Gecesi Ve Koyunların Kılları

Konumuzun diğer bölümünde ise Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili meşhur bir rivayet bulunmaktadır.

Rivayetin yaygın şekli şöyledir:

“Allah Teâlâ Şâban'ın on beşinci gecesi rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.”

Bu rivayet Tirmizî ve İbn Mâce gibi hadis kaynaklarında farklı lafızlarla yer almaktadır.

Burada özellikle bir kelime üzerinde durmak gerekir.

İnternette ve bazı aktarımlarda “Mudar kabilesi” şeklinde ifadeler görülebilmektedir.

Fakat hadis kaynaklarında ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan meşhur şekli “Kelb kabilesinin koyunları” şeklindedir.

Dolayısıyla “Mudar kabilesinin koyunları” şeklindeki ifadeyi hadisin asıl lafzı olarak vermek doğru değildir.

Buradaki benzetmenin sebebi, Kelb kabilesinin çok fazla koyuna sahip olmasıyla açıklanmıştır.

Şâban'ın Ortası Hakkındaki Diğer Rivayet

İbn Mâce'de yer alan başka bir rivayette ise Şâban ayının ortasındaki gece hakkında:

“Şâban'ın ortasında geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü oruçla geçirin...”

şeklinde bir rivayet nakledilmiştir.

Bu rivayette Allah'ın rahmetinin genişliğinden ve bağışlanma talebinde bulunanların affedilmesinden söz edilmektedir.

Ancak bu konudaki rivayetlerin sıhhat dereceleri hakkında hadis âlimleri arasında farklı değerlendirmeler bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Bu sebeple Şâban'ın on beşinci gecesiyle ilgili rivayetleri aktarırken, bütün rivayetleri tartışmasız sahih hadisler gibi sunmak yerine, hadis âlimlerinin değerlendirmelerini de dikkate almak daha doğru olur.

Yün, Hırka Ve Veysel Karânî Arasındaki Bağ

Bütün bu anlatılanları bir araya getirdiğimizde, yün ve hırkanın İslâm kültüründe yalnızca bir giysi olmadığını görürüz.

Yün, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) döneminde kullanılan doğal bir giysi malzemesidir.

Hırka ise hem günlük hayatta kullanılan bir elbise olmuş hem de zaman içerisinde Peygamber Efendimiz'e duyulan sevginin ve tasavvufî geleneğin sembollerinden biri hâline gelmiştir.

Veysel Karânî kıssasında ise hırka, Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na duyulan sevginin sembolü olarak anlatılmıştır.

Burada asıl önemli olan hırkanın kumaşından daha ziyade, onu anlamlı hâle getiren sevgi, iman, sadakat, edep ve Peygamber Efendimiz'e bağlılıktır.

Çünkü bir hırkaya sahip olmak insanı kendiliğinden Allah'ın sevgili kulu hâline getirmez.

Asıl olan, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ahlâkını anlamaya ve O'nun sünnetine uymaya çalışmaktır.

Sonuç

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.

Bürde kelimesi de hırka ve üzerine örtünülen elbise anlamlarında kullanılmıştır.

Kâ'b b. Züheyr'e verilen hırka ve Veysel Karânî'ye nispet edilen Hırka-i Şerif, İslâm kültüründe Peygamber Efendimiz'in hırkasıyla ilgili en meşhur hatıralar arasında yer almaktadır.

Hırka-i Saadet ise bugün Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilen mukaddes emanetler arasında bulunmaktadır.

Fakat bu emanetler hakkında konuşurken tarihî belge, hadis rivayeti ve halk arasında oluşmuş geleneksel anlatıları birbirinden ayırmak gerekir.

Aynı şekilde Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili rivayetlerde de hadis metninin doğru aktarılması önemlidir.

Özellikle:

“Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca”

şeklindeki meşhur rivayetin, internet üzerindeki bazı aktarımlarda “Mudar” olarak değiştirilmemesine dikkat edilmelidir.

Bütün bu rivayetlerin ve emanetlerin bize hatırlattığı en önemli şey ise şudur:

Peygamber Efendimiz'i sevmek, yalnızca O'na ait olduğu söylenen bir hırkayı ziyaret etmekten ibaret değildir. Asıl sevgi, O'nun getirdiği dine, güzel ahlâka, sünnete, merhamete, edebe ve Allah'a kulluğa sarılmaktır.

Allah Teâlâ bizleri Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sevgisinden, şefaatinden ve güzel ahlâkından nasiplenen kullarından eylesin.

Âmin.

Bir Karoglan Derleme Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems, 14.02.2023
   

"Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin" Sünnetmidir Yoksa Atasözümü?

Ayağını sıcak tut başını serin deyimi, ya da Türk atasözü, bazılarınca yanlış, bazılarınca Doğru bir söz olaraktan irdeleniyor.

Bu atalarca test edilmiş, ve bu söze varılmış bir söz ki, o Atalar, yani eski çağda kalmış, atalar değil sadece, Anunaküleri o piramitleri nasıl yaptıklarını, yine mu kıtasını, agartayı düşündüğümüz zaman, onların da, bizim teknolojik seviyemize ulaştıklarını, anlayabiliriz, ve onlar da öyle cahil insanlar değildi, cahil insanların sözü değil bu sözler.

şimdi bu meseleyi biraz açıklığa kavuşturursak

Peygamberimizin Arabistan gibi sıcak bir ülkede, yün takke giydiğini düşündüğümüz zaman, insan garipsiyor, ve yün öyle bir doku ki, yazın serin, kışın sıcak tutuyor, bunu Muhammed O günkü fizik ve Kimya ve biyoloji bilgisi ile nereden biliyordu, Aynen taş binalar da, duvarları taştan olan binalarda, odanın içini bir defa ısıttığın zaman, kışın sıcaklığı dışarı salmadığı için, sıcak kalıyor, Yazın da dışarısının sıcağını içeri almadığı için, serin kalıyor, bugün bunun için, İzocam diye, taşı parçalayıp toz haline getirmişler, veya kumu, yani kum cam demek, camın ana yapısı, Öyle olunca izocam, yani cam tozu, yani kum tozu ya da taş tozu, iki çeşit zaten İzocam var, bir cam parçacıklarından yapılan, bir de taş parçacıklarından yapılan, aslında ikisi de aynı, camın ana yapısıda zaten kumtaş  da aynı görevi yapıyor, bugün çatıyı İzocam la kaplatmak demek, işte ısı kaybına engel oluyor, Aynen taş binaların fonksiyonu gibi.

şimdi biraz geri dönelim konumuza, başı Serin ayağı sıcak tutmak

Bundan önceki haftalarda yaptığımız sohbette demiştik ki, kar yağması için, ya da yağmur yağması için, Aynen Çaydanlıktaki suyun kaynadığı zaman, buharın kapağı atacak derecede yükselmesi, Hatta çaydanlığı ve kapağını Fırlatması atmasına neden oluyor, çünkü suyun içindeki genleşen hava, buharlaşıp, buhar gücüyle, kapağı yukarı kaldırıyor, ve Aynen alkollü termometrelerde de, o kırmızı sıvı, sıcaklık yükselince yukarı çıkıyor, bize dereceyi gösteriyor, Soğuyunca O kırmızı gösterge Aşağı iniyor, bu bize neyi anlatır, bizim vücudumuzdaki kırmızı Sıvı ne, kan, ve tansiyon yükseldi ne demek, yani motor hararet yaptı, sıcaklıktan kanı kaynattı, kan da kaynayınca tepenin attı, sinirlendin, yaz günü sinirlenen çok olur, sıcaktan, Bir de Ramazan'da, neden Tepesi atmıştır adamın Çaydanlığın kapağı atmış, Çaydanlığın kapağı neden atıyor, kaynadığından, Peygamberimiz ne demiş, sinirlenmek şeytandandır, şeytan cehennemin hatibi diyor zaten, Kur'an'da kendisini Allah'ın ateşten yarattığını, ve insanı topraktan yarattığını, O yüzden ateşin topraktan üstün olduğunu söylüyor, o zaman hiddetlenmek şeytandandır demiş peygamberimiz, işte bir hiddetlenince, bir de vücudumuz yani Kalbimiz hararet yapıp, motor su kaynatınca, yani vücudun suyu, esas Suyu, Kan sıvısıdır, işte kalpte hararet yapınca, aynı termometredeki kırmızı sıvının yükselmesi gibi, kan beynine vuruyor, beyine vurunca, işte aklı dumura uğratıyor, işte sinirlenme ve benzeri yine şeytanın ahlakı olan hiddetlenme de, aynı şekilde Kanı tepeye fırlatıyor, ve tansiyon çıkıyor, yükseliyor, O yüzden, Peygamberimiz demiş ki, hiddetlendiğiniz zaman, ayaktaysanız oturun, oturuyorsunuz yatın, veyahut gidin güzelce abdest alın, hiddetiniz geçer demiş, Bunu Peygamberimiz nereden biliyordu ki, Allah bildirmiş olmasa, bunu bir kitapta mı okudu, Hayır, Allah ona ilham etti, ve kalbine doğdu bildi. işte Su, soğuk su, O termometredeki kırmızı sıvının alt tarafını soğuttuğumuz Zaman, birden o göstergedeki yükselen kırmızı sıvı, aşağı inmeye başlayacaktır. işte o yüzden, Peygamberimiz de galiba demiş

“Hamamdan çıkarken ayakları soğuk su ile yıkamak baş ağrısını giderir.”

(Ebu Nuaym; Muhtârü'l-Ehâdîs, s.101)

banyodan çıkmadan önce ayaklara soğuk su dökmek ne yapıyor, Aynen o Termometrenin altındaki, topurcuk kısmındaki, kırmızı sıvıyı alttan soğutunca, yükselmiş tavan yapmış kırmızı sıvı,  senmeye başlıyor, inmeye başlıyor, yani derece düşüyor, Hani kaynayan Çaydanlığın içine soğuk su dökerseniz, kaynaması biterse, buhar azaldığı için, kaynama Olmadığı için, yani kaynama durduğu için, kapak atmaz, yani tansiyon çıkmaz, yaz gününde insanların sinirli olması, sıcaklık sebebiyle, ve tansiyonun yükselmesi sebebiyle, yine açlık sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır, yine bir de şeytanın hiddetlendirmesi, sinirlendirmesi sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır.

Takke Öyle Bir Şey ki, yazın Serinlemek için kullanırız, başımıza güneşten sıcak geçmesin diye korumak için giyeriz, kışın da soğuktan üşümemek için yine şapka giyeriz, yani Multi fonksiyon.

Yani hem yaz hem kış, Aynen bunu uniseks gibi bir şey, hem erkek hem dişi deniyor ya, Bu da Multi fonksiyon hem yaz hem kış.

işte Muhammed Yaz Günü çölde, neden yün takke giyiyor, Güneşin sıcaklığı, Vücuttaki kanı kaynatıp da, tepem atmasın diye, hemde sinirlenmeyeyim, hem de Tansiyonum çıkıp, Allah korusun beyin kanaması olmasın diye, Hani Çaydanlığın Tepesi Attı mıyd,ı kapağı fırlatıp atıyor, tansiyonun çıktığı zaman, beyin kanaması, çaydanlık kapağı attı demek, işte yazın yün takke giymek, kışın yine yün takke giymek, kışın üşümemek için, Yazın da sıcaktan tansiyonun çıkmaması, ve başının zarar görmemesi için, takke, yün takke.

Gelelim ayakları sıcak tutma meselesine
Ayakların üşüdüğü zaman, ta bu üşüme, bağırsaklarına kadar uzanır, ve Bağırsaklarında gaz meydana getiriyor, abdestini tutamazsın. Ama bu kış günü için geçerli, kış günü Ayaklarını sıcak tutman lazım. yazın ayaklarını yün çorap giyersin, Yani yine aynı şekilde fakat, mayasıl denen bir hastalık meydana gelir, ayak parmakların arası yara olur, yün takke ve yün çorap aynı şekilde yazın ve kışın iyidir. fakat yazın bir yan tesiri olur, mayasır denilen, parmak aralarında yara meydana getirir, hava almadığı için, ama aynı fonksiyon, yazın serin tutmak, kışın sıcak tutmak için, yün iyidir. ve yazın banyodan çıkmadan önce, vücudun  banyo ettiğin zaman,  sıcak suyla  vücudunu, sıcak bir zamanda, daha da ısıttığın için, kanda ısınıp, tepen atma tehlikesi, yani tansiyonunun çıkma tehlikesi meydana gelir, ve banyoda düşüp bayılabilirsin, beyin kanaması geçirebilirsin, tehlikeli, O yüzden yazın sıcak suyla banyo yaptığın zaman, çıkmadan önce dizden aşağılara Soğuk su dökmek, Musluktan Akan soğuk sudan dökünmek, aynı termometredeki, alttaki tomurcuk kısmı soğutup, yükselen göstergedeki, kırmızı sıvının, aşağı sönmesi gibi, tansiyonun tependen biraz aşağı iner, kaynama durur, ayaklar O yüzden bu atasözünde ki gibi serin tutulmalı, ama ne zaman, tansiyonun çıkma tehlikesi olduğu zaman, ben buna yazın yapınca ismine "avustralya'yı soğutmak" deyimi koydum, ben bu usule. hani biz kuzeyde olduğumuz için, Avustralya altta, ve dizden aşağıya su dökmek, avustralyeyi soğutmak, bu ne için geçerli ,Biz Mevsim tarikatıyız, ve mevsim tarikatındaki müntessiplerimiz, raşidii tarikatındaki müntesiplerimiz, yazları, diziden aşağıya, banyoda soğuk su dökünmeli, Bunun sebebi de avustralya'yı soğutmak dedik. gerçekten de Avustralya da, bizde yaz iken oralarda kış olduğu için, soğuması lazım (Vahdeti vücut Meselesi) serin olması lazım, Avustralya veya Brezilya veya Afrika ve alt kısmı, Ama bu Sadece yazları, ve dedik işte kar yağması içinde, Hani bu Avusturya'da Wienachten den önce, vaynak man yani Nicolas çorabı vardır, tek çorabın içine fıstık fındık koyarlar, ve o Nikolasın gününde Nikolas dağıtır, çikolata ve benzeri işte, o yün çorap giyme Mevsiminin geldiğini insanlara anlatmak için bir seramonidir, ama insanlık bunu unutmuş, demin dediğim gibi, biz de Soğuk iken, de aşağıdaki Kutup, yani Avustralya ve Brezilya sıcak olmalı ki, oradaki su kaynayınca, Çaydanlığın kaynayan suyu yukarı çıkacak, ve yukarıda da kapağı birden açınca, soğuyan, birden soğuyan su, yağmura ya da kara dönüşecek, bulutlar öyle Deniyor zaten, birden soğuduğu zaman kar, ve soğuk oluyor, yavaş yavaş soğursa yağmura dönüyor, yani o zaman kışın da işte, O mevsim geldiği zaman, yün çorap giymek, "avustralya'yı ısıtmak" veya " çaydanlığı kaynatmak" deyimini kullanıyorum Ben bu konuda. çaydanlığı kaynatmak lazım ki, kar yağabilsin, yağmur yağabilsin.
Evet o yüzden bu atasözü atalarca deneyimlenmiş ve hakikat olan bir sözdür.
"ayağını sıcak, başını serin tut"
Bu ne zaman için geçerli, kış mevsimi için, yazın Ne yapmamız lazımmış, bizden aşağıyı tansiyon çıkmaması için, üşütmemiz soğutmamız lazımmış, ama üşüyen birisi, veya Tansiyonu düşmüş Birisi bunu yapmasın.
Yine bu deyimi yanlış anlayıp, başımı serin tutacaksın diye, klimanın altında başını tutarsan, menenjit olursun, beynin iltihaplanır, yani başını serin tut vakitsiz değil, vaktine göre. başını buzlukta klimada tut. ya da soğuk hava üfüren bir yerde dur değil. hasta olursun. onda da yanlış anlayanlar, işte aynen "kulak misafiri olmak" deyimini anlamayan birisinin, kulağa misafir mi gidilir, O bir deyim, kinaye ve benzetmedir, burada da başını serin tutmaktan kasıt, yani tansiyonun çıkmasın, ve bu Aynen bilgisayarda fazla işlem yaptığınız zaman, bilgisayarın Cipi yani Prosesörler, o altın iğnecikler ısınınca, "melting Gold" yani altının ergime noktası gibi sıcaklığa ulaşmaya başlayınca, altın eriyince, iletkenliği bozuluyor, Aynen beyninin tansiyonunun çıkması gibi, bilgisayarında beyni ısınınca, aklı dumura vuruyor, ve bilgisayar yavaşlıyor, ve yanma tehlikesi, O yüzden içine ekstra ventilatör koyarlar, bazı bilgisayarlarda, Cip ısındığı zaman Cipi soğutmak için, ventilatör üfürür, o yüzden işte, başı serin tut, Aynen bilgisayarın o altın çipini, yani Prosesörleri soğutmak gibidir, ısındığı zaman soğutmak gibidir, yoksa aklın dumura uğrar, kan beynine hücum ettiği için, aklın çalışmaz, ne demiş peygamberimiz, hiddetlenmek sinir şeytandandır ve aklı sinir örter demiş

"(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever" buyurmuştur Rabbimiz.

(Âl-i İmran, 3/ 134)

Peygamberimiz'e gelerek kendisine öğüt vermesini isteyen bir adama Resulullah (s.a.s); "Öfkelenme!" demiş ve bu sözünü birkaç kere tekrarlamıştır

(Riyazü's-Salihîn, I, 80)

Öfke anında Allah'a sığınmak ve öfkenin geçmesini istemek gerekir. Öfkeli birisini gören Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

"Ben bir kelime biliyorum ki, eğer şu adam o kelimeyi söylese muhakkak öfkesi geçer. O kelime: Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm", sözüdür"

(Müslim, Birr ve Sıla, 109)

Kibrinden dolayı öfkelenmek, kötüdür. İsa aleyhisselam öfkenin de kibirden ileri geldiğini bildiriyor. Hadis-i şerifte (Öfkelenmek imanı bozar) buyuruluyor.

(Beyheki)

Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
([Eshab-ı kiram] kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidir.)

[Fetih 29]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Ümmetimin hayırlısı demir gibi sert, dayanıklı olandır.)

[Beyheki]

(Hiddet ümmetimin seçkinlerine [iyilerine] gelen bir haslettir.)

[Taberani]

(Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillahtır.)

[İ.Ahmed]

[Hubb-i fillah Allah için sevmek, buğd-ı fillah, Allah için buğzetmek, dargın durmak demektir.]


Allahü teâlâ, öfkesini yeneni övmekte, fakat hiç öfkelenmeyeni övmemektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.)

[Buhari]

Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:

"Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir"

(Müslim, Birr ve Sıla, 107)

Müslim’deki hadis-i şerifte, (Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım) buyurdu. Fakat kızması onu haktan ayırmazdı. Öfkesini yener ve affederdi. Allahü teâlâ, iyileri şöyle övüyor:
(Onlar, bollukta ve darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler.) [A.İmran 134]

İnsanlar, kızmak, öfkelenmek yönünden farklıdır. Tirmizi’deki hadis-i şerifte, (İnsanlar çeşitli mizaçtadır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır, bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Mümin, tez kızar, tez barışır) buyuruldu. Fakat (Mümin hiç kızmaz) buyurulmadı.

Öfkeyi yenmenin fazileti ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Kim Allah rızası için öfkesini yenerse, Allahü teâlâ da ondan azabını def eder.)

[Taberani]

(Öfkesini yenen Cennete kavuşur.)

[Taberani]

(Öfkesini yeneni, Allahü teâlâ korur ve düşmanını ona boyun eğdirir.)

[Buhari]

(Öfke, şeytandandır. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Öfkelenince abdest alın!)

[Ebu Davud]

(Sinirlenen, ayakta ise otursun. Öfkesi geçmezse yan yatsın.)

[Ebu Davud]

evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olalım.

Bu bir Karoglan Raşit Tunca sağlık makalesi

Raşit Tunca

Avusturya şiremiz ilçesi, 30 Ocak 2023
   

Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak

“Şeytana sövmeyiniz” anlayışı ve şeytan karşısında müminin tavrı üzerine bir değerlendirme

İnsan hayatında zaman zaman beklenmedik sıkıntılar, aksilikler ve can sıkıcı olaylar meydana gelir. Ayağımız takılır düşeriz, elimizdeki bardak kırılır, önemli bir işimiz ters gider, arabamız çalışmaz, yetişmek istediğimiz otobüsü kaçırırız veya hiç beklemediğimiz bir anda bir problemle karşılaşırız.

Böyle zamanlarda insanın ağzından bazen:

“Hay aksi şeytan!”

gibi sözler çıkar.

Hatta bazı insanlar bununla da kalmayıp şeytana küfreder, lanet eder veya başına gelen her olumsuzluğun sebebi olarak şeytanı görür.

Peki Müslümanın böyle bir durumda tavrı nasıl olmalıdır?

“Şeytana Sövmeyiniz” Sözü Hadis Midir?

İnternette zaman zaman:

“Şeytana sövmeyiniz. Çünkü o Allah'ı biliyordu ve hakikati ezelde gördü. Seninle üzerine aldığı görev sebebiyle savaşıyor. Gafil olan, Allah'ı unutan ve yenilen sensin.”

şeklinde bir sözün hadis olduğu ileri sürülmektedir.

Ancak bu sözün bu şekliyle güvenilir hadis kaynaklarında geçtiğini doğrulayamadım.

Bu nedenle bu ifadeyi Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kesin olarak söylediği bir hadis şeklinde nakletmek doğru olmaz.

Fakat sözün içerisinde anlatılmak istenen düşünce, bazı sahih rivayetlerde bulunan bir anlayışla ilişkilendirilebilir:

İnsan, başına bir sıkıntı geldiğinde şeytanı büyütmek ve ona güç atfetmek yerine Allah'a yönelmeli, O'na sığınmalı ve O'nun adını anmalıdır.

İşte bu konuda elimizde sahih kaynaklarda yer alan önemli bir rivayet bulunmaktadır.

“Hay Aksi Şeytan” Deme!

Ebû Dâvûd'da rivayet edilen hadiste, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir yolculuk sırasında devesinin üzerinde bulunan bir sahâbînin, hayvanın ayağı tökezleyince:

“Hay aksi şeytan!”

dediğini işitir.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Hay aksi şeytan deme. Çünkü bunu söylediğin zaman şeytan büyür ve ev kadar olur. ‘Benim gücümle yaptım’ der. Fakat ‘Bismillah’ dediğin zaman şeytan küçülür, sinek kadar olur.”

(Ebû Dâvûd, Edeb, 4982)

Buradaki anlatım son derece dikkat çekicidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize, başımıza gelen her aksilikte şeytanın adını anarak onu zihnimizde büyütmek yerine Allah'ın adını anmayı öğretmektedir.

Şeytanı Büyütmek Mi, Allah'a Sığınmak Mı?

Buradaki “şeytan büyür” ifadesini, hadisin verdiği mesaj çerçevesinde değerlendirmek gerekir.

İnsan sürekli:

“Şeytan yaptı, şeytan yüzünden oldu, şeytan beni engelledi...”

diye düşündükçe, farkında olmadan şeytanı zihninde olduğundan daha güçlü bir konuma getirebilir.

Oysa müminin asıl yapması gereken, şeytanın gücüne odaklanmak değil, Allah'ın kudretine sığınmaktır.

Bu sebeple başımıza bir sıkıntı geldiğinde:

“Bismillâh”

demek, Allah'ı hatırlamak ve O'na yönelmek çok daha güzel bir tavırdır.

Kur'an-ı Kerîm'de de şeytanın vesvesesine karşı Allah'a sığınmamız emredilmektedir:

“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah'a sığın.”

(A'râf, 7/200)

Yine:

“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım.”

(Nâs, 114/1-3)

buyrulmaktadır.

Mümin Şeytanın Adını Değil Allah'ın Adını Öne Çıkarır

Burada çok ince bir nokta bulunmaktadır.

Biz çoğu zaman “Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm” diyerek şeytandan Allah'a sığınırız.

Fakat burada bile dikkat edilmesi gereken şey, asıl sığındığımız varlığın şeytan değil Allah olduğudur.

Yani mümin:

“Şeytan ne yapacak?”

diye korkuya kapılmak yerine:

“Allah benimle beraberken şeytanın bana karşı ne gücü olabilir?”

diye düşünmelidir.

Çünkü şeytanın insan üzerindeki etkisi zorlayıcı ve mutlak bir güç değildir. Kur'an-ı Kerîm'de şeytanın kendi durumunu anlatırken:

“Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.”

dediği bildirilir.

(İbrâhîm, 14/22)

Bu ayet, insanın sorumluluğunu da ortaya koymaktadır.

“Gafil Olan Sensin” Sözünün Anlamı

İşte başta sözünü ettiğimiz, hadis olarak doğrulayamadığımız ifadenin anlatmak istediği düşünceyi bu çerçevede değerlendirebiliriz.

Şeytan, insanı Allah'tan uzaklaştırmaya çalışır.

İnsan ise gaflete düşüp Allah'ı unutursa, şeytanın vesvesesine açık hâle gelir.

Bu durumda insanın yapması gereken şey şeytana küfretmek değil, kendi nefsini ve gafletini sorgulamaktır.

Çünkü şeytanın görevi insanı imtihan etmek, vesvese vermek ve kötülüğe çağırmaktır.

Fakat insanın da iradesi vardır.

Şeytan çağırabilir; fakat insan o çağrıya uymak zorunda değildir.

Şeytan vesvese verebilir; fakat insan Allah'a sığınabilir.

Şeytan günaha davet edebilir; fakat insan:

“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”

deyip Allah'a yönelebilir.

İşte mümin ile şeytan arasındaki mücadelede asıl mesele budur.

“Pis Olana Pis Demeyelim Mi?”

Burada şöyle bir soru da akla gelebilir:

“Ya Resûlallah! Pis birisine pis demeyelim de ona tertemiz bir insan mı diyelim?”

Elbette mesele böyle değildir.

Kötülüğü kötü olarak bilmek başka, kötülük yapan varlığa sürekli sövmek ve onu zihnimizde büyütmek başkadır.

İslâm bize kötülüğü güzel göstermemektedir.

Şeytanın düşman olduğunu Kur'an açıkça bildirmektedir.

“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin.”

(Fâtır, 35/6)

Dolayısıyla şeytanı düşman bilmek gerekir.

Fakat düşman bilmek ile ona sövmek aynı şey değildir.

Mümin şeytanın düşman olduğunu bilir ama mücadelesini küfür, hakaret ve öfke üzerinden değil, Allah'a sığınarak verir.

Karanlığa Küfretmek Yerine Bir Mum Yakmak

Bu noktada güzel bir sözün anlamından da faydalanabiliriz:

“Karanlığa küfretmeyi bırak, bir mum yak.”

Bu sözün kime ait olduğu konusunda farklı nispetler bulunsa da anlatmak istediği fikir oldukça açıktır.

Karanlığa küfretmek karanlığı ortadan kaldırmaz.

Aynı şekilde şeytana küfretmek de insanı Allah'a yaklaştırmaz.

Müminin yapacağı şey, karanlığa öfkelenmek değil ışığı yakmaktır.

Yani:

Günah karşısında tövbe etmek,

Gaflet karşısında Allah'ı zikretmek,

Vesvese karşısında Allah'a sığınmak,

Sıkıntı karşısında sabretmek,

Kötülük karşısında iyiliği tercih etmek,

Şeytanın daveti karşısında Allah'ın emrine sarılmaktır.


İşte asıl mücadele budur.

Şeytana Verilecek En Büyük Cevap

Bazen insan şeytana küfrederek onu yendiğini zanneder.

Oysa şeytana verilecek en güzel cevap, onun çağrısına uymamaktır.

Şeytan seni öfkelendiriyorsa sakin olmak...

Seni günaha çağırıyorsa vazgeçmek...

Seni Allah'ı unutturmaya çalışıyorsa zikretmek...

Seni ümitsizliğe düşürmek istiyorsa Allah'ın rahmetine sarılmak...

İşte şeytana karşı gerçek zafer budur.

Çünkü şeytanın istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.

Mümin ise her defasında Allah'a dönerse şeytanın istediğini gerçekleştirmemiş olur.

Şeytanı Suçlamak Kolaydır, Nefsi Sorgulamak Zordur

İnsan bazen yaptığı bir hatanın sorumluluğunu hemen şeytana yükleyebilir:

“Şeytan kandırdı.”

Fakat burada insanın kendi nefsini de hesaba çekmesi gerekir.

Çünkü şeytanın vesvesesi ile insanın iradesi birbirinden farklıdır.

Şeytan çağırır.

Nefs arzular.

Fakat karar veren insanın kendisidir.

Bu nedenle mümin yalnızca:

“Şeytan bana ne yaptı?”

diye değil:

“Ben Allah'ın emrine karşı nasıl bir tavır gösterdim?”

diye de kendisine sormalıdır.

İşte insanın gerçek muhasebesi burada başlar.

Sonuç Olarak

“Şeytana sövmeyiniz, çünkü o Allah'ı biliyordu; gafil olan sensin” şeklinde internette dolaşan sözün bu şekliyle sahih bir hadis olduğunu doğrulayamadığımız için, bunu Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) ait kesin bir hadis olarak söylemek doğru değildir.

Ancak elimizde bulunan Ebû Dâvûd rivayeti, bu konunun temel mesajını açık biçimde ortaya koymaktadır:

Başımıza bir sıkıntı geldiğinde şeytanın adını öne çıkarmak yerine Allah'ın adını anmalı ve O'na sığınmalıyız.

Şeytanı düşman bileceğiz fakat onu zihnimizde büyütmeyeceğiz.

Kötülüğü kötü bileceğiz fakat öfkemizi küfür ve hakarete dönüştürmeyeceğiz.

Bir hata yaptığımızda sadece şeytanı suçlamayacağız; kendi nefsimizi de sorgulayacağız.

Çünkü şeytanın asıl istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.

Biz ise her sıkıntıda:

“Bismillâh”

diyerek Allah'ı hatırlarsak, her vesvesede:

“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”

diyerek Allah'a sığınırsak ve her günahın ardından tövbe ederek Rabbimize dönersek, şeytanın istediğinin tam tersini yapmış oluruz.

Öyleyse şeytana sövmekle vakit kaybetmek yerine Allah'a sığınalım. Şeytanın adını büyütmek yerine Allah'ın adını yüceltelim. Çünkü müminin gerçek gücü, şeytana karşı öfkesinde değil, Allah'a olan bağlılığındadır.

Rabbimiz bizleri şeytanın vesveselerinden korusun, nefsimizin şerrinden muhafaza eylesin, her türlü gafletten uyandırsın ve kendisini unutmayan kullarından eylesin. Âmin.

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems, 30.01.2023
   

Vahiy Bitti mi Kesildi mi? Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık?

Kur'an tamamlandığı için, vahiy de, peygamberimizle birlikte, Kur'an ile birlikte kesilmiştir, artık vahiy yoktur, ilham Vardır, firaset vardır, bir de Sadık Rüya vardır diye anlatılıyor, iddia ediliyor.

Doğrumudur?

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ


Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn

MEALi

Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti.

Veya

Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”

(Nahl Suresi 68 )

Nahl suresi 68. ayette, Rabbin Bal arısına vahyetti,çayırlarda, çimenliklerde, ağaçlık olan yerlerde, yuva yap, rızkını ara, gibicesine vahyettiğini bildiriyor.

Bu ayet gösteriyor ki,

Vahiy : Vahiy Sadece, Kur'an gibi dini hükümleri içeren, namazdır, abdesttir, insan haklarıdır, ve benzeri kuralları içeren, din bilgilerini kapsayan, ve sadece Cebrail ile gelen, bir bilgi değildir. Allah arıya vahyederken, bir din indirmedi, arıların bir dini yok, onlara sadece rızkını ve yuvasını nerede yapıp, rızkını nerede arayacağını bildirdiğini belirterekten, O'nlara da vahyettim diyor. Yani vahiy : seni yönlendiren bilgi, Bu bir buluş için, icat için olabilir, yahut başın dardadır, seni kurtuluşa erdirecek bir çıkış kapısıdır, yahut bir bilgidir ki, mesela insanlar bu konuda ihtilafa düşmüştür, Allah seni, o konuda halife kılmıştır, ve senin ile o ihtilafı düzeltmek istemektedir, ve sana ilham edip(vahyedip) bu ihtilafı bu sayede çözer. ilham ile vahiyin farkı: ilham zaten meleklerden gelen ses veya frekans, vahiy direkt Allah'tan gelen, arada vasıtasız, Allah'tan gelen ses veya Frekans veya bilgiye verilen isim ki, Haşa kella, Allah öldü mü ki, vahiy kesilsin, Allah insanlara bilgi vermekten bıktı mı, usandı mı ki, insanları doğru yola iletmek için, vahiy yöntemini kullanmasın? birilerini yönlendirmesin! Allahü Teala Kuranda

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمْنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ ۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ ٱلْمُؤْمِنِينَ

Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.

Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.

(Rûm Suresi 47. Ayet)


Dostlarıma yardım etmek üzerime vacip oldu diyor, müminlere yardım etmek, yani iman eden dostlarına yardım etmek, üzerime vacip oldu diyor, bu yardım etmek sadece, Sence Mesela, adamın arabası yok, Araba almasına, ya da, savaş yapıyor, Savaş'ı yenmesine yardım etmesi mi, zannediyorsunuz. müminlerin başına Her çeşit belalar geliyor, Belki bu bela : Bir tartışmada birisinin(Mümin Birsinin) başı belada, adamı yalancı çıkarıyorlar, Allah O'nun doğru olduğunu ispat etmek için, O'na doğru bilgileri vahiy eder ilham eder, çünkü Allah'ın dostudur, Mümindir, Çünkü Müminler  Allah'ın dostudur,

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم

اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذٖينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِؕ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ

Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât, ulâike ashâbun nâr, hum fîhâ hâlidûn.

Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.

(Bakara Suresi - 257)

O hani, Peygamberimiz Miraç ettiğinde, Yahudiler geldiler, Peygamberimizi yalancı çıkarmak için, sen Allah'la görüşmeye gittin, bir de Mescidi Aksa'yı gördüm diyorsun, Hadi bakalım bize mescide Aksa'nın camları kaç tane söyle dediler. Peygamberimiz : O an gözümüzün önüne mescid-i Aksa getirildi, Ben de camlarının sayısını sayıp , onlara söyledim. diye rivayet ediyor.

Yani işte böyle bir şey, Allah bir çıkmazdan, bir kulunu, sevdiği bir kulunu, dostunu, O çıkmazdan kurtarmak, çıkarmak için, bir bilgi, bir görüntü, bir ses, Bir Hayal gösterebilir. Bunların hepsi Allah'tan direkt geldiği için, hepsi vahiy niteliğindedir, yani vahiy sadece peygamberlere de inmiyormuş.

Ben, bundan seneler önce, bir vaaz yapmıştım, vaaz da dedim ki : Ben Evimin penceresinin önüne, ekmek parçaları koyuyorum, ve yakınlardaki Kuşlar, gelip benim penceremdeki ekmekleri yiyorlar. Peki bunlar, Koskoca şehirde, benim penceremin önünde ekmek olduğunu, nereden biliyorlar. Tabii ki, Allah, onlara git, raşit'in evinin penceresini önünde, Sizin rızkınız var, diye vahyediyor. buna benzer minvalde vaaz etmiştim. Ve bunu dinleyenlerden yada okuyanlardan birisi de, Radyo dj si  "Ceyhun Yılmaz" bu sohbeti dinlemiş yada okumuş herhalde, ondan sonra, penceresinin önüne, Ekmek parçaları koymuş, ve bunu ben Facebook'ta ya da Twitter'da gördüm, Facebook'taydı herhalde, ve oradaki martılardan bir tanesi gelmiş, ve ekmekleri yemiş, Ondan sonra, o Martı ile Bu ikisi arkadaş olmuşlar,Martının ismini "Enayi" koymuş, ve "enayi geldi, yine ekmekleri aldı gitti" diyerekten video kısa videolar resimler eklemeye başladı. Yani biz ona öğrettik bu ilmi. O da Hakkal yakin tatbik etti, yaşadı bildi ve öğrendi. yani vahiy Kapanmış bitmiş değil, Allah yine o martıya da vahyetti, yani vahiy sadece arıya da değil, vahiy Martı ya, diğer hayvanlara, insanlara, evliyalara, Allah dostlarına, haala vahiy devam ediyor. vahiy sadece dini bilgiler demek değildir, bir mucit amcanın, o icadı yapabilmesi için gereken bilgiyi de, Allah yine o mucit amcaya, vahiy yoluyla bildiren, ilham yoluyla bildirendir. Hani bir nevi ilham, meleklerden gelen sese verilen isimdir, arada vasıta, yani melekler o bilgiyi Allah'tan alıp, insana verince, ilham denilir. Ama Allah'tan gelene vahiy denilir, Allah vahiy de de, yine çeşitli gönderme sistemleri kullanmış, arada vasıta olaraktan Melekleri kullanırsa, işte Cebrail ile gelmesi gibi, yahut da çan çınlama sesi gibi şeklinde diye tarif etmiş Peygamber Efendimiz.(Misal Kulak Çınlaması), yani yine, gönlüne düşen bir bilgi de, Allah'tan gelen bir vahiy olabilir, bu vahiy yani, illaki seni peygamber yapmak için gelecek bilgi değildir, peygamberlik bittiği için, seni onu bunu peygamber edecek bir bilgi değildir, yani peygamber olmak için değildir, ya da peygamberlere mahsus bir billgi de değildir her  vahiy. Evet bunu kısaca anlatmak istedim, Biraz uzun oldu ama, inşallah anlaşılmıştır.

Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi

Raşit Tunca

Schrems, 29 Ocak 2023
   

Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek

Raşidi Tarikatı Salavatı, Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir'de geçen “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadeleri

Salavatlar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) salât ve selâm getirmek, O'na olan sevgi, hürmet ve bağlılığımızı ifade etmek için okunan dualardır.

Raşidi Tarikatı'nda okunan Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir içerisinde erkekler için “Allahümme salli alâ seyyidina”, kadınlar için ise “Allahümme salli alâ seyyidetina” şeklindeki ifadelerin kullanılmasının temelinde, “seyyid” kelimesinin İslâmî kaynaklardaki anlamı ve Peygamber Efendimiz'in bu kelimeyi kullanmış olması bulunmaktadır.

Seyyid Ne Demektir?

“Seyyid” kelimesi Arapçada genel olarak efendi, önder, ileri gelen, kendisine hürmet edilen kimse gibi anlamlara gelir.

Bu kelime yalnızca peygamberler için kullanılan bir ifade değildir. Bir kimsenin toplum içerisinde saygınlığına, önderliğine veya üstün ahlâkına işaret etmek için de kullanılabilir.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:

“Hasan ve Hüseyin, Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”

buyurmuştur.

(Tirmizî, Menâkıb, 30/3768)

Buradaki “efendileri” ifadesi, Arapça “seyyid” kelimesinin karşılığıdır.

Dolayısıyla “seyyid” kelimesinin kullanılmasının, yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olduğunu düşünmek doğru değildir.

Hasan Ve Hüseyin Cennet Gençlerinin Efendileridir

Huzeyfe (r.a.) tarafından nakledilen bir rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Şu anda bana bir melek geldi ki daha evvel yeryüzüne hiç inmemişti. Bana selâm vermek ve Fâtıma'nın Cennet ehli kadınlarının, Hasan ile Hüseyin'in de Cennet ehli gençlerinin efendisi olduklarını müjdelemek için Rabbinden izin istemiş.”

(Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 391-392)

Başka rivayetlerde de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in Cennet gençlerinin efendileri oldukları bildirilmiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için “seyyid” anlamındaki “efendi” ifadesini kullanmıştır.

Bu da “seyyid” kelimesinin kullanılmasının dinen yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olmadığını göstermektedir.

Salavat Getirmek Kur'an Ve Sünnetle Sabittir

Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur:

إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ ۚ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ صَلُّوا۟ عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًا

İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.

“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de O'na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”

(Ahzâb, 33/56)

Bu ayet-i kerîme, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salât ve selâm getirmenin önemini açıkça ortaya koymaktadır.

Peygamber Efendimiz'in Öğrettiği Salavat

Sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) nasıl salavat getireceklerini bizzat O'na sormuşlardır.

Kâ'b b. Ucre'den (r.a.) rivayet edilen meşhur hadiste sahâbîler:

“Yâ Resûlallah! Sana nasıl salavat getireceğimizi bize öğret.”

demişler, bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İbrahimî salavatı öğretmiştir.

Bu salavatın meşhur şekli şöyledir:

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.

Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.


Bu hadis Buhârî ve Müslim tarafından rivayet edilmiştir.

Salavatın İçinde “Seyyidina” Demek

Buradan hareketle, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) isminin önünde “Seyyidina Muhammed” demenin, O'na hürmet ve tazim ifade eden bir kullanım olduğu anlaşılmaktadır.

Hanefî ve Şâfiî kaynaklarında, İbrahimî salavat okunurken “Muhammed” lafzından önce “Seyyidina” ifadesinin kullanılmasının mendup olduğunu belirten görüşler bulunmaktadır.

Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) Allah'ın verdiği peygamberlik ve üstün makamına uygun şekilde hürmet göstermektir.

Dolayısıyla:

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”

demek, “Allah'ım Efendimiz Muhammed'e salât eyle” anlamında bir hürmet ve tazim ifadesidir.

Raşidi Tarikatı'nda okunan salavatlarda da “Seyyidina” kelimesinin kullanılmasının temelinde bu anlayış bulunmaktadır.

Kadınlar İçin “Seyyidetina” İfadesi

Aynı şekilde “seyyid” kelimesinin kadın için kullanılan şekli olan “seyyide” kelimesi de hanımefendi, önder ve saygın kadın anlamlarında kullanılabilir.

Bu sebeple Raşidi Tarikatı'nın kadınlara yönelik salavatlarında:

“Allahümme salli alâ seyyidetina...”

şeklindeki kullanım, kadın için “efendimiz, saygıdeğer hanımefendimiz” anlamında bir hürmet ifadesi olarak anlaşılmaktadır.

Burada önemli olan, kullanılan kelimenin Allah'a ortak koşmak veya bir kulun Allah'a ait bir sıfatla nitelendirilmesi anlamına gelmemesidir. “Seyyid” kelimesi yaratılmış insanlar için de Arapça ve İslâmî literatürde kullanılan bir kelimedir.

Namazda Peygamber Efendimiz'e Salavat Getirmek

Mezhepler arasında, namazın son teşehhüdünde Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salavat getirmenin hükmü konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.

Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde son teşehhütten sonra Peygamber Efendimiz'e salavat getirmek sünnet olarak değerlendirilirken, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde son teşehhütte salavatın hükmü daha kuvvetli kabul edilmiştir.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sahâbeye bizzat salavatı öğretmiş olması, salavatın dinimizdeki önemini açıkça göstermektedir.

Bu nedenle salavat yalnızca namaz içerisinde değil, günlük hayatımızda da okunması güzel ve faziletli bir zikirdir.

Namaz Dışında Salavat Getirmek

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında O'na salât ve selâm getirmek Müslümanların güzel âdetlerinden ve faziletli amellerindendir.

Nitekim Ali (r.a.) tarafından rivayet edilen hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir.”

(Tirmizî, Daavât, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 201)

Bu hadis, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında salavat getirmenin ne kadar güzel ve önemli bir davranış olduğunu göstermektedir.

Salavat Bir Hürmet Ve Muhabbet İfadesidir

Salavat getirirken “Seyyidina Muhammed” demek, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan sevgi ve hürmeti ifade eder.

Ancak burada önemli olan, kelimelerin arkasındaki niyet ve inançtır.

Biz Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) Allah'ın kulu ve Resûlü olarak biliriz. O'na hürmet eder, O'nu sever ve O'nun Allah tarafından gönderilmiş son peygamber olduğuna iman ederiz.

Salavat ise Allah'tan Peygamber Efendimiz'e rahmet, bereket ve yücelik dilememizdir.

Bu sebeple “Seyyidina” ifadesi, Peygamber Efendimiz'e olan hürmetimizi dile getiren bir kelime olarak kullanılmaktadır.

Sonuç

Netice olarak “seyyid” kelimesi yalnızca peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Arapçada ve İslâmî literatürde efendi, önder, ileri gelen ve saygıdeğer kimse anlamlarında kullanılmaktadır.

Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında “Cennet gençlerinin efendileri” buyurması da bunun açık örneklerinden biridir.

Bu nedenle salavatlarda:

“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”

şeklinde “Seyyidina” ifadesinin kullanılması, Peygamber Efendimiz'e duyulan hürmet ve tazimi ifade etmektedir.

Raşidi Tarikatı'nın Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir içerisinde kullanılan bu ifadeler de bu anlayış çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Asıl maksat ise kelimelerin ötesinde, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) sevgi, hürmet ve salavat ile Allah'a kulluk etmektir.

Son Bir Açıklama

Burada “Seyyid” kelimesi üzerinde bir yanlış anlaşılmaya da açıklık getirmek gerekir.

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), köleliği kaldırmaya yönelik büyük bir dönüşüm gerçekleştirmiş ve insanların Allah katında kul olduklarını, üstünlüğün soyda, makamda veya servette değil takvada olduğunu bildirmiş bir Peygamberdir.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz'e hitap ederken “efendim, efendim” şeklindeki bir ifadenin, eğer köle ile efendisi arasındaki anlayışla ve insanı aşağılayan bir kulluk anlayışıyla kullanılması söz konusu olsaydı, bunun Peygamber Efendimiz'in getirdiği İslâm anlayışıyla bağdaşmayacağı açıktır.

Bazı rivayetlerde Peygamber Efendimiz'in kendisine “Seyyid” denilmesiyle ilgili farklı ifadeler nakledilmiş, bazı kaynaklarda ise “Bana seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin sıhhati tartışılmıştır. Bu mesele değerlendirilirken “seyyid” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına dikkat etmek gerekir.

Çünkü salavatlarda kullandığımız “Seyyidina” ifadesi, köle ile efendi arasındaki sosyal veya sınıfsal anlamdaki “efendi” anlayışı değildir.

Buradaki “Seyyid”, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan hürmet, tazim, sevgi ve O'nun ümmet içerisindeki yüce makamını ifade eden bir hitaptır.

Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için:

“Hasan ve Hüseyin Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”

buyurmuştur.

Dolayısıyla burada geçen “efendi” kelimesini, her yerde aynı sosyal anlamda düşünmek doğru değildir.

Bazı toplumlarda ve bazı yörelerde “seyyid” kelimesi, tarihî ve sosyal kullanımlar sebebiyle köle–efendi veya maraba–ağa ilişkisini çağrıştırabilecek şekilde anlaşılabilmektedir. Fakat Arapçadaki “seyyid” kelimesinin anlam alanı bundan çok daha geniştir.

Bu nedenle bazı kaynaklarda “Peygamber Efendimiz'e seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin değerlendirilmesinde de kelimenin hangi anlamda kullanıldığına ve rivayetin sıhhat durumuna birlikte bakmak gerekir.

Bizim salavatlarımızda kullandığımız “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” ifadesindeki “Seyyidina” kelimesi, Peygamber Efendimiz'i bir kölenin efendisi anlamında nitelemek için değil, O'na olan sevgi, hürmet ve tazimimizi ifade etmek için kullanılmaktadır.

Dolayısıyla burada herhangi bir insanı küçültme, köle–efendi anlayışını yüceltme veya insanları sınıflara ayırma amacı yoktur.

Tam tersine, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) getirdiği İslâm'ın temel mesajlarından biri, bütün insanların Allah'ın kulu olduğu ve üstünlüğün takva ile ölçüldüğüdür.

Bu açıklamayla birlikte, “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadelerinin salavatlarda hangi anlamda kullanıldığının daha iyi anlaşılacağını ümit ediyoruz.

Vesselâm.


Bir Karoglan Derleme Makalesidir

Raşit Tunca

Schrems, 25.01.2022

Kaynaklar Ve Dipnotlar

Sorularla İslamiyet

İslam ve İhsan

İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli

Tirmizî, Menâkıb, 30

İbn Mâce, Mukaddime, 11

Buhârî, Daavât

Müslim, Salât

Ahmed b. Hanbel, Müsned

Ed-Dürrü'l-Muhtâr

Neylü'l-Evtâr

El-Muğnî

Mugnî'l-Muhtâc

RAŞiT TUNCA

BAŞAĞAÇLI RAŞiT TUNCA
Raşit Tunca

FORUMUMUZDA
Dini Bilgiler...
Kültürel Bilgiler...
PNG&JPG&GiF Resimler...
Biyografiler...
Tasavvufi Vaaz Sohbetler...
Peygamberler Tarihi...
Siyeri Nebi
PSP&PSD Grafik

BOARD KISAYOLLARI

ALLAH

Allah



BAYRAK

TC.Bayrak



WEB-TUNCA


Radyo Karoglan

Foruma Misafir Olarak Gir


Forumda Neler Var


Karoglan-Raşit Tunca - Dini - islami - Dini Resim - FIKIH - Kuran - Sünnet - Tasavvuf - BAYRAK - Milli - Eğlence - PNG - JPEG - GIF - WebButtons - Vaaz - Sohbet - Siyeri Nebi - Evliyalar - Güzel Sözler - Atatürk - Karoglan Hoca - Dini Bilgi - Radyo index - Sanal Dergi




GALATASARAY

G A L A T A S A R A Y


FENERBAHÇE


F E N E R B A H C E


BEŞiKTAŞ

B E Ş i K T A Ş


TRABZONSPOR

T R A B Z O N S P O R


MiLLi TAKIM

M i L L i T A K I M


ETKiNLiKLERiMiZ


“Peygamberimiz Buyurdular ki Birbirinize Temiz ağız ile Dua edin. Bizde Sayfamızı ziyaret edenlerin ve bu bölümü ziyaret edenlerin kendilerinin Ruhaniyetine, geçmişlerinin Ruhuna Yasin Okuyup hediye ediyoruz Tıkla, ya sende oku yada okunmuş Yasinlerden Nasibini Al”
(Raşit Tunca)



MEVLANA'DAN

“ Kula Bela Gelmez Hak Yazmadıkca, Hak Bela Yazmaz Kul Azmadıkca, Hak intikamını, Kulunun Eliyle Alır da, Bilmiyenler Kul Yaptı Sanır."
(Hz. Mevlana)