<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Rashit Tunca Board - Raşit Tunca Makaleleri]]></title>
		<link>https://rashittunca.com/</link>
		<description><![CDATA[Rashit Tunca Board - https://rashittunca.com]]></description>
		<pubDate>Thu, 10 Sep 2026 23:19:36 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43971</link>
			<pubDate>Mon, 07 Sep 2026 15:50:02 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43971</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263800" target="_blank" title="">İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir.jpg</a> (Boyut: 1.08 MB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir</span></span><br />
<br />
İlim ve bilgi, yalnızca elde bulunan bir şey değildir. Bir bilginin gerçek değeri; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">anlaşılması, bilinmesi, doğru kullanılması, doğru kişiye aktarılması ve içindeki yeni imkânların keşfedilmesiyle</span> ortaya çıkar.<br />
<br />
Bir insan bir şeyin değerini bilmiyorsa, o şeyi elinde bulundursa bile onun gerçek değerinden faydalanamayabilir.<br />
<br />
Hatta daha da kötüsü, değerini bilmediği bir şeyi yanlış yorumlayabilir, yanlış kullanabilir ve başkalarına da yanlış aktarabilir.<br />
<br />
İşte bu nedenle:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi değerini bilmeyene anlatırsan, ilim yalnızca anlaşılmamış olmaz; yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa zamanla yozlaşabilir.</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cevahirin Kadrini Sarraf Bilir</span></span><br />
<br />
Atalarımız:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cevahirin kadrini sarraf bilir."</span><br />
<br />
demişlerdir.<br />
<br />
Çünkü herkes aynı şeye baktığında aynı değeri göremez.<br />
<br />
Sarraf altına baktığında onun ayarını, gramını, saflığını, piyasa değerini ve mücevher olarak kullanılmasını görür.<br />
<br />
Fakat bir mühendis altına baktığında başka bir özellik görür.<br />
<br />
Mühendis altının <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iletkenliğini, korozyona dayanıklılığını ve teknolojik alanlarda kullanılabilecek özelliklerini</span> görür.<br />
<br />
Demek ki aynı altın, farklı bilgi seviyesindeki insanlar için farklı değerler taşıyabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Her Zaman Bugün Bildiğimiz Kadar Değerli miydi?</span></span><br />
<br />
Burada çok önemli bir nokta vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin bugünkü değerini bilmek, onun bütün değerini bilmek değildir.</span><br />
<br />
Altının elektrik iletkenliği, insanlar bunu keşfetmeden önce de vardı.<br />
<br />
İnsanlar altının bu özelliğini bilmiyordu.<br />
<br />
Teknoloji henüz o seviyeye ulaşmadığı için altının bu özelliğinden yararlanamıyorlardı.<br />
<br />
Sarraf altına baktığında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bu değerli bir madendir; para olur, ticaret yapılır, kolye olur, bilezik olur."</span><br />
<br />
diye bakıyordu.<br />
<br />
Fakat bugün mühendis altına baktığında başka özelliklerini de görüyor.<br />
<br />
Elektronik ve teknoloji alanlarında kullanılabilecek değerini görüyor.<br />
<br />
Yani <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">altının özelliği sonradan oluşmadı; insan onun daha önce bilmediği bir özelliğini keşfetti.</span><br />
<br />
Böylece altının kullanım alanı ve insan açısından taşıdığı değer arttı.<br />
<br />
Bu bize çok önemli bir şey öğretir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin bugün bildiğimiz değerinin, onun taşıdığı bütün değer olduğunu sanmamak gerekir.</span><br />
<br />
Belki yarın onun başka bir özelliği daha keşfedilecektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnkaların Altına Bakışı ve İspanyolların Altına Bakışı</span></span><br />
<br />
Buna tarihî bir örnek olarak İnkalarla ilgili anlatılanları da düşünebiliriz.<br />
<br />
İnkaların altını bildikleri, kullandıkları ve altın eşyalara sahip oldukları bilinmektedir. Fakat onların altına bakışı ile İspanyolların altına bakışı aynı değildi.<br />
<br />
Bazı tarihî anlatımlarda, İnkaların altını daha çok <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">süs, eşya ve ihtişam unsuru</span> olarak gördükleri; hatta altın eşyaları ve süsleri günlük hayatlarında kullandıkları anlatılır.<br />
<br />
Öyle ki bazı anlatımlarda altının, insanların gözünde bugünkü anlamıyla sadece ekonomik bir servet olarak görülmediğini göstermek için, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">altın süslerin hayvanlara bile takılabildiğinden</span> söz edilir.<br />
<br />
Fakat İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde altına çok farklı bir gözle baktılar.<br />
<br />
Onlar altını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">büyük bir ekonomik servet</span> olarak görüyorlardı.<br />
<br />
Dolayısıyla aynı maddeye iki farklı toplum, iki farklı değer anlayışıyla bakıyordu.<br />
<br />
İspanyollar için altın ele geçirilmesi gereken büyük bir servetti.<br />
<br />
Bu altın uğruna İnka devletinin büyük bir yıkıma uğraması ve insanların öldürülmesi, tarihin en acı olaylarından biri olarak karşımıza çıkar.<br />
<br />
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın aynı altındı; fakat ona yüklenen değer ve ondan beklenen fayda farklıydı.</span><br />
<br />
Bir taraf onu süs ve ihtişam olarak görürken, diğer taraf onu büyük bir ekonomik servet olarak görüyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ata Altını Verirsen Ne Anlar?</span></span><br />
<br />
Şimdi daha basit bir örnek düşünelim.<br />
<br />
Bir ata altın bir lira verseniz, at onun altın olduğunu bilmez.<br />
<br />
Altını önüne koyarsınız; at onu yiyecek sanmaz, yemeye çalışmaz, ekonomik değerini de bilmez.<br />
<br />
Çünkü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">değer, o değeri anlayabilecek bir bilinç gerektirir.</span><br />
<br />
Altını bilen insan için altın servettir.<br />
<br />
Ata göre ise altın ile sıradan bir metal parçası arasında hiçbir ekonomik fark yoktur.<br />
<br />
Bu örnek bize şunu gösterir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin değerli olması ile o değerin karşıdaki tarafından anlaşılması aynı şey değildir.</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Yumurtlayan Tavuk Meselesi</span></span><br />
<br />
"Altın yumurtlayan tavuğu öldürmek" sözü de tam olarak bunu anlatır.<br />
<br />
Bir insanın elinde bir tavuk olduğunu düşünelim.<br />
<br />
Bu tavuk her gün <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bir tane altın yumurta</span> yumurtlamaktadır.<br />
<br />
Adam her gün bir altın yumurta almak yerine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bu tavuğun karnında kim bilir kaç tane altın vardır. Ben tavuğu keseyim, karnındaki bütün altınlara bir anda sahip olayım."</span><br />
<br />
diye düşünür.<br />
<br />
Tavuğu keser.<br />
<br />
Fakat tavuğun karnında düşündüğü gibi altınlar yoktur.<br />
<br />
Adam hem tavuğu öldürmüştür hem de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">her gün bir altın yumurta üreten kaynağı yok etmiştir.</span><br />
<br />
Halbuki tavuk yaşasaydı, her gün bir altın yumurta vermeye devam edecekti.<br />
<br />
Buradaki hata, adamın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kaynağın gelecekte üreteceği değeri anlayamamasıdır.</span><br />
<br />
O sadece elindeki bugünkü kazancı düşünmüş, sürekli üretilecek değeri görememiştir.<br />
<br />
İlimde de buna benzer bir durum olabilir.<br />
<br />
Bir ilmin sadece bugün verdiği sonucu görüp, onun ileride ortaya çıkarabileceği yeni bilgileri ve yeni faydaları görememek, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">altın yumurtlayan tavuğu kesmeye</span> benzer.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ehline Verilmeyen İlim Zayidir</span></span><br />
<br />
Bu nedenle:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ehline verilmeyen ilim zayidir."</span><br />
<br />
anlayışı çok önemlidir.<br />
<br />
Çünkü ilmi taşıyan kişinin onu anlayabilecek kapasitede olması gerekir.<br />
<br />
Bir ilim ehil olmayan bir insanın eline geçtiğinde, o kişi onu kendi anlayış seviyesine göre değerlendirebilir.<br />
<br />
Anlamadığı yeri kendi düşüncesine göre tamamlar.<br />
<br />
Bilmediği kısmı tahmin eder.<br />
<br />
Sonra tahminini bilgi zanneder.<br />
<br />
Ardından bunu başkasına aktarır.<br />
<br />
Böylece:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hakikat → eksik anlayış → yanlış yorum → yanlış aktarım → yozlaşma</span><br />
<br />
şeklinde bir süreç başlayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İncileri Domuzların Önüne Atmayın Benzetmesi</span></span><br />
<br />
İncil'de geçen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"incileri domuzların önüne atmayın"</span> şeklindeki benzetme de bu açıdan düşündürücüdür.<br />
<br />
Burada mesele incinin fiziksel olarak değerini kaybetmesi değildir.<br />
<br />
Mesele, karşısındaki varlığın incinin ne olduğunu ve değerini anlayamamasıdır.<br />
<br />
İnciyi bilen kişi onu kıymetli görür.<br />
<br />
Bilmeyen ise onu sıradan bir taş gibi görebilir.<br />
<br />
İlimde de durum böyledir.<br />
<br />
İlimden anlayan kişi bir cümlenin içinde büyük bir hakikat görebilir.<br />
<br />
Başka biri aynı cümleyi okuyup hiçbir şey anlamayabilir.<br />
<br />
Daha kötüsü, anlamadığı halde onu yanlış yorumlayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ali'ye Nispet Edilen Ölçü</span></span><br />
<br />
Hz. Ali'ye nispet edilen:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri anlatın."</span><br />
<br />
şeklindeki söz de bu anlayışla birlikte değerlendirilebilir.<br />
<br />
Çünkü her insanın anlayış seviyesi aynı değildir.<br />
<br />
Bir kimseye anlayamayacağı bir şeyi anlatmak, bazen onu aydınlatmak yerine daha fazla karıştırabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlaşılmayan bilgi yanlış anlaşılmaya müsaittir.</span><br />
<br />
Bu yüzden ilim sadece bilmekle değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kime, ne kadar ve nasıl anlatılacağını bilmekle</span> de ilgilidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balık Suyun İçinde Yaşar Ama Suyu Arar</span></span><br />
<br />
Bunun başka bir güzel örneği de balık ve sudur.<br />
<br />
Balık bütün hayatını suyun içinde geçirir.<br />
<br />
Fakat balığa:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Su nedir?"</span><br />
<br />
diye sorsaydık, belki de suyu tarif etmekte zorlanacaktı.<br />
<br />
Çünkü sürekli içinde bulunduğu şeyin değerini ve varlığını fark etmek her zaman kolay değildir.<br />
<br />
İnsan da böyledir.<br />
<br />
Bazen insanın içinde bulunduğu ortamda bulunan bir bilgi, bir nimet veya bir imkân, o kadar sıradanlaşır ki insan onun gerçek değerini göremez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bazen insan, içinde yaşadığı şeyin değerini ancak onu dışarıdan gören bir başkasının göstermesiyle fark eder.</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlardaki Keşfedilmemiş Yetenekler</span></span><br />
<br />
Aynı durum insanlardaki yetenekler için de geçerlidir.<br />
<br />
Bir köyde yaşayan bir genç düşünelim.<br />
<br />
Hayvan güdüyor, tarlada çalışıyor ve sıradan bir hayat yaşıyor.<br />
<br />
Çevresindeki insanlar onun çok güzel sesini, oyunculuk kabiliyetini, zekâsını veya başka bir yeteneğini fark etmeyebilir.<br />
<br />
Sonra bir gün bir yönetmen veya yetenek keşfeden başka bir insan gelir ve onda daha önce kimsenin görmediği bir kabiliyet keşfeder.<br />
<br />
O yetenek o gün yaratılmış değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yetenek zaten vardı.</span><br />
<br />
Fakat daha önce kimse onu keşfetmemişti.<br />
<br />
Keşfedildiğinde ise yeteneğin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">görünürlüğü, kullanımı ve toplum içindeki değerlendirilmesi</span> değişir.<br />
<br />
Demek ki bir şeyin değerinin ortaya çıkması ile o değerin var olması her zaman aynı şey değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Çamurun İçinde Altındır; İlimde İse Anlam da Vardır</span></span><br />
<br />
Altını çamurun içine atsanız, altın yine altındır.<br />
<br />
Onu çıkarır, temizler ve tekrar kullanırsınız.<br />
<br />
Fakat ilim biraz farklıdır.<br />
<br />
Çünkü ilmin yalnızca maddi bir varlığı yoktur.<br />
<br />
İlmin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">anlamı, yorumu, aktarımı ve uygulanması</span> vardır.<br />
<br />
Altın yanlış yere konulduğunda fiziksel olarak değerini kaybetmeyebilir.<br />
<br />
Ama ilim yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa, bilgiyle birlikte <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">anlam da değişebilir.</span><br />
<br />
Bir insan doğru bir bilgiyi yanlış anlayabilir.<br />
<br />
Sonra kendi yanlış anlayışını doğru bilgi gibi başkasına aktarabilir.<br />
<br />
Bir sonraki kişi onu daha da farklı yorumlayabilir.<br />
<br />
Böylece başlangıçtaki hakikat, aktarım zincirinde değişebilir.<br />
<br />
İşte buna <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilmin yozlaşması</span> diyebiliriz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Değer Sadece Bilinmez, Keşfedilir</span></span><br />
<br />
Sarraf altına bakar ve onun değerli bir maden olduğunu bilir.<br />
<br />
Mühendis altına bakar ve onun iletkenliğini görür.<br />
<br />
Teknoloji uzmanı başka bir kullanım alanını keşfeder.<br />
<br />
Bilim insanı daha önce bilinmeyen başka bir özelliğini ortaya çıkarabilir.<br />
<br />
Bunların hepsi aynı altındır.<br />
<br />
Fakat herkes onun <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">aynı değerini</span> görmez.<br />
<br />
Bu nedenle:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin bugün bildiğimiz değerini bilmek, onun taşıdığı bütün değeri bilmek değildir.</span></span><br />
<br />
Altının iletkenliği, biz onu keşfetmeden önce de vardı.<br />
<br />
İnsanlardaki yetenekler de keşfedilmeden önce vardı.<br />
<br />
İlimdeki hakikatler de biz onları anlamadan önce vardı.<br />
<br />
Biz onları yaratmıyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onları keşfediyoruz.</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonuç</span></span><br />
<br />
Bütün bu örneklerin ortak noktası şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin değeri, onu gören kişinin bilgi ve anlayış seviyesine göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir.</span><br />
<br />
Sarraf altının bir değerini bilir.<br />
<br />
Mühendis başka bir değerini bilir.<br />
<br />
Teknoloji ilerledikçe yeni değerleri keşfedilir.<br />
<br />
İnsanların yetenekleri vardır; fakat bazen onları kimse keşfetmez.<br />
<br />
İnka altını kullanır; İspanyol onu ekonomik servet olarak görür.<br />
<br />
Ata altın verirsen onun değerini bilmez.<br />
<br />
Altın yumurtlayan tavuğu kesen kişi ise tavuğun her gün ürettiği değeri göremediği için kaynağı yok eder.<br />
<br />
Balık suyun içinde yaşar ama suyun değerini fark etmekte zorlanabilir.<br />
<br />
Bütün bunlar bize aynı gerçeği gösterir:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Değer sadece var olan bir şey değildir; anlaşılır, kullanılır, keşfedilir ve geliştirilir.</span></span><br />
<br />
İlimde ise bu konu daha da önemlidir.<br />
<br />
Çünkü ilim yanlış kişiye, yanlış şekilde anlatılırsa yalnızca değerinin anlaşılmaması söz konusu olmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yanlış anlaşılabilir, yanlış yorumlanabilir, yanlış aktarılabilir ve zamanla yozlaşabilir.</span><br />
<br />
Bu yüzden ilmi değerini bilmeyene anlatırken dikkat etmek gerekir.<br />
<br />
Çünkü karşındaki kişi bugün senin anlattığın ilmin değerini görmeyebilir.<br />
<br />
Belki de onun göremediği yerde, yarının büyük keşfi vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altının bugün bildiğimiz değerinden daha fazlasını taşıması gibi, bugün bildiğimiz bir ilmin de henüz keşfedilmemiş başka değerleri olabilir.</span><br />
<br />
Bu nedenle ilmi korumak, sadece onu saklamak değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onu doğru anlamak, doğru kişiye ulaştırmak, doğru aktarmak ve içindeki henüz keşfedilmemiş değerlerin ortaya çıkmasına imkân vermektir.</span><br />
<br />
Çünkü:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bugün bildiğimiz ilim, yarın keşfedilecek hakikatlerin yanında belki sadece ilk altın yumurtadır.</span></span><br />
<br />
Ve altın yumurtlayan tavuğu kesmemek gerekir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çokluk ve Kıtlık Değeri Nasıl Değiştirir?</span></span><br />
<br />
Bir şeyin değerini belirleyen unsurlardan biri de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ne kadar bulunduğudur.</span><br />
<br />
Kömür madenini düşünelim.<br />
<br />
Yer altında büyük miktarlarda kömür bulunur ve madenlerden tonlarca kömür çıkarılır. Bol bulunan bir maden olduğu için kömürün birim değeri, altın gibi nadir bulunan madenlerle aynı değildir. Tonlarca kömür çıkarılıp satılabilir ve genellikle daha düşük bir birim fiyat üzerinden değerlendirilir.<br />
<br />
Altın ise çok daha az bulunan bir madendir. Bu nedenle az miktardaki altına bile yüksek bir değer atfedilir.<br />
<br />
Elmas ise daha da nadir bulunan değerli taşlardan biridir. Dünyada bulunma miktarının azlığı, onun değerinin yüksek olmasında önemli bir etkendir.<br />
<br />
Burada ortaya çıkan gerçek şudur:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin çokluğu, onun değerini düşürebilir; azlığı ise değerini yükseltebilir.</span></span><br />
<br />
Elbette yalnızca az bulunmak tek başına değeri belirlemez. Bir şeyin kullanım alanı, özellikleri, insanların ona olan ihtiyacı ve ona verilen ekonomik değer de önemlidir.<br />
<br />
Fakat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çokluk ile kıtlık arasındaki fark, değer üzerinde doğrudan etkili olabilir.</span><br />
<br />
Tonlarca kömür ile birkaç gram altını yan yana koyduğumuzda, miktar bakımından kömür açıkça daha fazladır.<br />
<br />
Fakat değer bakımından birkaç gram altın, tonlarca kömürden çok daha kıymetli olabilir.<br />
<br />
Demek ki:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çok olan her zaman daha değerli değildir; az olan da taşıdığı özellikler ve kıtlığı sebebiyle çok daha yüksek bir değere sahip olabilir.</span><br />
<br />
Bu durum ilim açısından da düşündürücüdür.<br />
<br />
Bir bilgi çok fazla insanın elinde bulunabilir ve herkes tarafından tekrar edilebilir. Böyle bir bilgi zamanla sıradanlaşabilir.<br />
<br />
Fakat çok az kişinin fark ettiği, anladığı veya keşfettiği bir bilgi, çok daha büyük bir değer taşıyabilir.<br />
<br />
Bu nedenle ilimde de yalnızca <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"ne kadar bilgi var?"</span> diye bakmak yeterli değildir.<br />
<br />
Asıl soru şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bu bilginin içinde ne kadar cevher var ve bu cevheri kim görebiliyor?"</span><br />
<br />
Tıpkı tonlarca kömürün arasında az miktardaki altının farklı değer taşıması gibi, çok miktarda bilginin arasında bulunan küçük bir hakikat de çok büyük bir değer taşıyabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çokluk değeri sıradanlaştırabilir; kıtlık ise değeri yükseltebilir.</span></span><br />
<br />
Bu yüzden bir ilmin veya bilginin değerini yalnızca ne kadar yaygın olduğuna bakarak ölçmek doğru değildir. Bazen herkesin bildiği şey sıradanlaşırken, çok az kişinin fark ettiği bir hakikat geleceğin en değerli bilgisi haline gelebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İLMİN AKTARILMASI VE ZAMANI</span></span><br />
<br />
İlim yalnızca bir kişinin bir şeyi bilmesi değildir. Bilinen ilmin, anlayabilecek olan insanlara aktarılması ve ondan sonra gelenlerin de bu bilgiyi daha ileriye taşıması gerekir.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinde bulunanlara, bulunmayanlara bildirmelerini ve anlatmalarını emretmesi de bu bakımdan çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. Yani kişi kendisine ulaşan bilgiyi sadece kendisinde saklamamalı, onu kendisinden sonra gelecek olanlara da aktarmalıdır.<br />
<br />
Fakat burada çok önemli bir mesele daha vardır:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir bilgiyi aktarmak kadar, o bilgiyi kime ve hangi zamanda aktardığın da önemlidir.</span></span><br />
<br />
Çünkü bir ilmi, onu anlayabilecek insanlara anlatırsan o ilim gelişir. Anlayamayacak bir insana anlatırsan, aynı bilgi onun açısından hiçbir değer ifade etmeyebilir.<br />
<br />
Mesela Fatih Sultan Mehmet'in yaşadığı zamana gidip kendisine Mercedes otomobillerden, cep telefonlarından veya bilgisayarlardan bahsettiğimizi düşünelim.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet bunların isimlerini bilmediği için, yalnızca isimlerini söylememizin onun açısından bir ilmi değeri olmayacaktır. Çünkü o dönemde bu teknolojilerin ne olduğunu, hangi maddelerden meydana geldiğini, nasıl üretildiğini ve hangi sistemlerle çalıştığını açıklayabilecek bir teknoloji altyapısı henüz bulunmamaktadır.<br />
<br />
Fakat Fatih Sultan Mehmet'e:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İleride insanların kendi kendine hareket eden araçlar yapacağını, bunun nasıl yapılabileceğini ve hangi prensiplerle çalışacağını”</span></span><br />
<br />
anlatabilecek bir bilgi verirsek, mesele değişir.<br />
<br />
Çünkü burada artık yalnızca gelecekte ortaya çıkacak bir eşyanın adını söylemek değil, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">o eşyanın nasıl meydana getirilebileceğine dair bir ilim aktarılmış</span></span> olur.<br />
<br />
Aynı şekilde bilgisayarın veya cep telefonunun adını söylemek tek başına bir ilim değildir. Fakat hesaplama sistemlerinin nasıl çalıştığını, bilgilerin nasıl işlenebileceğini, elektronik devrelerin nasıl kurulabileceğini ve bu sistemlerin nasıl geliştirilebileceğini anlatmak bir ilimdir.<br />
<br />
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlim, yalnızca bilinen şeyin adını söylemek değil, bilinmeyen şeyi anlayabilecek hale getirecek bilgiyi aktarabilmektir.</span></span><br />
<br />
Bir insanın zamanında çok değerli olan bir bilgisi, başka bir zamanda aynı değeri taşımayabilir. Çünkü ihtiyaçlar, imkânlar ve insanların anlayış seviyeleri değişmektedir.<br />
<br />
Bunu maden örneğiyle de açıklayabiliriz.<br />
<br />
Bir madenden tonlarca kömür çıkarılabilir. Kömür çok miktarda bulunabilir ve bu nedenle birim değeri düşük olabilir. Altın ise daha az bulunur ve bu nedenle daha yüksek değere sahip olabilir. Elmas ise daha da nadir bulunduğu için çok yüksek bir değer kazanabilir.<br />
<br />
Burada <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çokluk ve azlık, değerin oluşmasında etkili olmaktadır.</span></span><br />
<br />
İlimde de buna benzer bir durum vardır.<br />
<br />
Bir bilgi çok kolay anlaşılabiliyor ve herkes tarafından zaten biliniyorsa, o bilginin yeni bir keşif olarak değeri azalabilir. Fakat daha önce bilinmeyen bir şeyi açıklayan, insanlara yeni bir yol gösteren veya mevcut bilgiyi daha ileriye taşıyan bir ilim daha büyük bir değer kazanabilir.<br />
<br />
Ancak ilmin değeri yalnızca bilginin kendisinde değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi anlayacak insan, ilmin aktarılacağı zaman ve o ilmin kullanılabileceği şartlar da önemlidir.</span></span><br />
<br />
Bir kişiye zamanından çok önce bir bilgi verirseniz, o kişi onu anlayamayabilir. Çünkü o bilgiyi uygulayabileceği araçlara ve altyapıya sahip olmayabilir.<br />
<br />
Fakat aynı bilgi, zamanı geldiğinde başka bir insana anlatıldığında çok büyük bir değer kazanabilir.<br />
<br />
Bu sebeple ilim yalnızca <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bilmek”</span></span> değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bilmek, anlatmak, anlayabilecek kişiyi bulmak, doğru zamanda aktarmak ve kendisinden sonra gelen kişinin bu bilgiyi daha ileriye taşımasını sağlamak da ilmin bir parçasıdır.</span></span><br />
<br />
Veda Hutbesindeki “burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin” anlayışını da bu açıdan değerlendirdiğimizde, bilginin bir kişide kalmaması ve nesilden nesile aktarılması gerektiğini görürüz.<br />
<br />
Fakat aktarılan kişi, kendisinden önce gelenin bilgisine yalnızca sahip olmakla yetinmemelidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Belki sizden daha iyi anlatan, sizden daha iyi anlayan ve sizin bıraktığınız bilgiyi daha ileriye taşıyan birileri çıkacaktır.</span></span><br />
<br />
Bu kötü bir şey değildir.<br />
<br />
Tam tersine, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilmin gelişmesi budur.</span></span><br />
<br />
Bir önceki insan bilgiyi bulur, sonraki insan onu anlar, ondan sonraki geliştirir ve daha sonraki nesil belki de o bilgiden bambaşka bir keşfe ulaşır.<br />
<br />
Bu nedenle gerçek ilim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ben buldum, bundan sonrası yoktur”</span></span> demek değildir.<br />
<br />
Gerçek ilim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Benim ulaştığım bilgi budur; benden sonra gelenler bunu daha iyi anlayabilir, daha iyi anlatabilir ve daha ileriye taşıyabilir”</span></span> diyebilmektir.<br />
<br />
Çünkü insanın görevi ilmi kendisinde bitirmek değil, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kendisine ulaşan ilmi anlayabilecek olana ulaştırmak ve gelecek nesillere bir basamak bırakmaktır.</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlim böylece kişiden kişiye, zamandan zamana ve nesilden nesile ilerler.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
<br />
Schrems – Avusturya 07 Eylül 2026<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Karoglan Hoca</span><br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263800" target="_blank" title="">İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir.jpg</a> (Boyut: 1.08 MB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir</span></span><br />
<br />
İlim ve bilgi, yalnızca elde bulunan bir şey değildir. Bir bilginin gerçek değeri; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">anlaşılması, bilinmesi, doğru kullanılması, doğru kişiye aktarılması ve içindeki yeni imkânların keşfedilmesiyle</span> ortaya çıkar.<br />
<br />
Bir insan bir şeyin değerini bilmiyorsa, o şeyi elinde bulundursa bile onun gerçek değerinden faydalanamayabilir.<br />
<br />
Hatta daha da kötüsü, değerini bilmediği bir şeyi yanlış yorumlayabilir, yanlış kullanabilir ve başkalarına da yanlış aktarabilir.<br />
<br />
İşte bu nedenle:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi değerini bilmeyene anlatırsan, ilim yalnızca anlaşılmamış olmaz; yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa zamanla yozlaşabilir.</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Cevahirin Kadrini Sarraf Bilir</span></span><br />
<br />
Atalarımız:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cevahirin kadrini sarraf bilir."</span><br />
<br />
demişlerdir.<br />
<br />
Çünkü herkes aynı şeye baktığında aynı değeri göremez.<br />
<br />
Sarraf altına baktığında onun ayarını, gramını, saflığını, piyasa değerini ve mücevher olarak kullanılmasını görür.<br />
<br />
Fakat bir mühendis altına baktığında başka bir özellik görür.<br />
<br />
Mühendis altının <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iletkenliğini, korozyona dayanıklılığını ve teknolojik alanlarda kullanılabilecek özelliklerini</span> görür.<br />
<br />
Demek ki aynı altın, farklı bilgi seviyesindeki insanlar için farklı değerler taşıyabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Her Zaman Bugün Bildiğimiz Kadar Değerli miydi?</span></span><br />
<br />
Burada çok önemli bir nokta vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin bugünkü değerini bilmek, onun bütün değerini bilmek değildir.</span><br />
<br />
Altının elektrik iletkenliği, insanlar bunu keşfetmeden önce de vardı.<br />
<br />
İnsanlar altının bu özelliğini bilmiyordu.<br />
<br />
Teknoloji henüz o seviyeye ulaşmadığı için altının bu özelliğinden yararlanamıyorlardı.<br />
<br />
Sarraf altına baktığında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bu değerli bir madendir; para olur, ticaret yapılır, kolye olur, bilezik olur."</span><br />
<br />
diye bakıyordu.<br />
<br />
Fakat bugün mühendis altına baktığında başka özelliklerini de görüyor.<br />
<br />
Elektronik ve teknoloji alanlarında kullanılabilecek değerini görüyor.<br />
<br />
Yani <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">altının özelliği sonradan oluşmadı; insan onun daha önce bilmediği bir özelliğini keşfetti.</span><br />
<br />
Böylece altının kullanım alanı ve insan açısından taşıdığı değer arttı.<br />
<br />
Bu bize çok önemli bir şey öğretir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin bugün bildiğimiz değerinin, onun taşıdığı bütün değer olduğunu sanmamak gerekir.</span><br />
<br />
Belki yarın onun başka bir özelliği daha keşfedilecektir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnkaların Altına Bakışı ve İspanyolların Altına Bakışı</span></span><br />
<br />
Buna tarihî bir örnek olarak İnkalarla ilgili anlatılanları da düşünebiliriz.<br />
<br />
İnkaların altını bildikleri, kullandıkları ve altın eşyalara sahip oldukları bilinmektedir. Fakat onların altına bakışı ile İspanyolların altına bakışı aynı değildi.<br />
<br />
Bazı tarihî anlatımlarda, İnkaların altını daha çok <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">süs, eşya ve ihtişam unsuru</span> olarak gördükleri; hatta altın eşyaları ve süsleri günlük hayatlarında kullandıkları anlatılır.<br />
<br />
Öyle ki bazı anlatımlarda altının, insanların gözünde bugünkü anlamıyla sadece ekonomik bir servet olarak görülmediğini göstermek için, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">altın süslerin hayvanlara bile takılabildiğinden</span> söz edilir.<br />
<br />
Fakat İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde altına çok farklı bir gözle baktılar.<br />
<br />
Onlar altını <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">büyük bir ekonomik servet</span> olarak görüyorlardı.<br />
<br />
Dolayısıyla aynı maddeye iki farklı toplum, iki farklı değer anlayışıyla bakıyordu.<br />
<br />
İspanyollar için altın ele geçirilmesi gereken büyük bir servetti.<br />
<br />
Bu altın uğruna İnka devletinin büyük bir yıkıma uğraması ve insanların öldürülmesi, tarihin en acı olaylarından biri olarak karşımıza çıkar.<br />
<br />
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın aynı altındı; fakat ona yüklenen değer ve ondan beklenen fayda farklıydı.</span><br />
<br />
Bir taraf onu süs ve ihtişam olarak görürken, diğer taraf onu büyük bir ekonomik servet olarak görüyordu.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ata Altını Verirsen Ne Anlar?</span></span><br />
<br />
Şimdi daha basit bir örnek düşünelim.<br />
<br />
Bir ata altın bir lira verseniz, at onun altın olduğunu bilmez.<br />
<br />
Altını önüne koyarsınız; at onu yiyecek sanmaz, yemeye çalışmaz, ekonomik değerini de bilmez.<br />
<br />
Çünkü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">değer, o değeri anlayabilecek bir bilinç gerektirir.</span><br />
<br />
Altını bilen insan için altın servettir.<br />
<br />
Ata göre ise altın ile sıradan bir metal parçası arasında hiçbir ekonomik fark yoktur.<br />
<br />
Bu örnek bize şunu gösterir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin değerli olması ile o değerin karşıdaki tarafından anlaşılması aynı şey değildir.</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Yumurtlayan Tavuk Meselesi</span></span><br />
<br />
"Altın yumurtlayan tavuğu öldürmek" sözü de tam olarak bunu anlatır.<br />
<br />
Bir insanın elinde bir tavuk olduğunu düşünelim.<br />
<br />
Bu tavuk her gün <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bir tane altın yumurta</span> yumurtlamaktadır.<br />
<br />
Adam her gün bir altın yumurta almak yerine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bu tavuğun karnında kim bilir kaç tane altın vardır. Ben tavuğu keseyim, karnındaki bütün altınlara bir anda sahip olayım."</span><br />
<br />
diye düşünür.<br />
<br />
Tavuğu keser.<br />
<br />
Fakat tavuğun karnında düşündüğü gibi altınlar yoktur.<br />
<br />
Adam hem tavuğu öldürmüştür hem de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">her gün bir altın yumurta üreten kaynağı yok etmiştir.</span><br />
<br />
Halbuki tavuk yaşasaydı, her gün bir altın yumurta vermeye devam edecekti.<br />
<br />
Buradaki hata, adamın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kaynağın gelecekte üreteceği değeri anlayamamasıdır.</span><br />
<br />
O sadece elindeki bugünkü kazancı düşünmüş, sürekli üretilecek değeri görememiştir.<br />
<br />
İlimde de buna benzer bir durum olabilir.<br />
<br />
Bir ilmin sadece bugün verdiği sonucu görüp, onun ileride ortaya çıkarabileceği yeni bilgileri ve yeni faydaları görememek, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">altın yumurtlayan tavuğu kesmeye</span> benzer.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ehline Verilmeyen İlim Zayidir</span></span><br />
<br />
Bu nedenle:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ehline verilmeyen ilim zayidir."</span><br />
<br />
anlayışı çok önemlidir.<br />
<br />
Çünkü ilmi taşıyan kişinin onu anlayabilecek kapasitede olması gerekir.<br />
<br />
Bir ilim ehil olmayan bir insanın eline geçtiğinde, o kişi onu kendi anlayış seviyesine göre değerlendirebilir.<br />
<br />
Anlamadığı yeri kendi düşüncesine göre tamamlar.<br />
<br />
Bilmediği kısmı tahmin eder.<br />
<br />
Sonra tahminini bilgi zanneder.<br />
<br />
Ardından bunu başkasına aktarır.<br />
<br />
Böylece:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hakikat → eksik anlayış → yanlış yorum → yanlış aktarım → yozlaşma</span><br />
<br />
şeklinde bir süreç başlayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İncileri Domuzların Önüne Atmayın Benzetmesi</span></span><br />
<br />
İncil'de geçen <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"incileri domuzların önüne atmayın"</span> şeklindeki benzetme de bu açıdan düşündürücüdür.<br />
<br />
Burada mesele incinin fiziksel olarak değerini kaybetmesi değildir.<br />
<br />
Mesele, karşısındaki varlığın incinin ne olduğunu ve değerini anlayamamasıdır.<br />
<br />
İnciyi bilen kişi onu kıymetli görür.<br />
<br />
Bilmeyen ise onu sıradan bir taş gibi görebilir.<br />
<br />
İlimde de durum böyledir.<br />
<br />
İlimden anlayan kişi bir cümlenin içinde büyük bir hakikat görebilir.<br />
<br />
Başka biri aynı cümleyi okuyup hiçbir şey anlamayabilir.<br />
<br />
Daha kötüsü, anlamadığı halde onu yanlış yorumlayabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Ali'ye Nispet Edilen Ölçü</span></span><br />
<br />
Hz. Ali'ye nispet edilen:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri anlatın."</span><br />
<br />
şeklindeki söz de bu anlayışla birlikte değerlendirilebilir.<br />
<br />
Çünkü her insanın anlayış seviyesi aynı değildir.<br />
<br />
Bir kimseye anlayamayacağı bir şeyi anlatmak, bazen onu aydınlatmak yerine daha fazla karıştırabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlaşılmayan bilgi yanlış anlaşılmaya müsaittir.</span><br />
<br />
Bu yüzden ilim sadece bilmekle değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kime, ne kadar ve nasıl anlatılacağını bilmekle</span> de ilgilidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Balık Suyun İçinde Yaşar Ama Suyu Arar</span></span><br />
<br />
Bunun başka bir güzel örneği de balık ve sudur.<br />
<br />
Balık bütün hayatını suyun içinde geçirir.<br />
<br />
Fakat balığa:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Su nedir?"</span><br />
<br />
diye sorsaydık, belki de suyu tarif etmekte zorlanacaktı.<br />
<br />
Çünkü sürekli içinde bulunduğu şeyin değerini ve varlığını fark etmek her zaman kolay değildir.<br />
<br />
İnsan da böyledir.<br />
<br />
Bazen insanın içinde bulunduğu ortamda bulunan bir bilgi, bir nimet veya bir imkân, o kadar sıradanlaşır ki insan onun gerçek değerini göremez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bazen insan, içinde yaşadığı şeyin değerini ancak onu dışarıdan gören bir başkasının göstermesiyle fark eder.</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsanlardaki Keşfedilmemiş Yetenekler</span></span><br />
<br />
Aynı durum insanlardaki yetenekler için de geçerlidir.<br />
<br />
Bir köyde yaşayan bir genç düşünelim.<br />
<br />
Hayvan güdüyor, tarlada çalışıyor ve sıradan bir hayat yaşıyor.<br />
<br />
Çevresindeki insanlar onun çok güzel sesini, oyunculuk kabiliyetini, zekâsını veya başka bir yeteneğini fark etmeyebilir.<br />
<br />
Sonra bir gün bir yönetmen veya yetenek keşfeden başka bir insan gelir ve onda daha önce kimsenin görmediği bir kabiliyet keşfeder.<br />
<br />
O yetenek o gün yaratılmış değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yetenek zaten vardı.</span><br />
<br />
Fakat daha önce kimse onu keşfetmemişti.<br />
<br />
Keşfedildiğinde ise yeteneğin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">görünürlüğü, kullanımı ve toplum içindeki değerlendirilmesi</span> değişir.<br />
<br />
Demek ki bir şeyin değerinin ortaya çıkması ile o değerin var olması her zaman aynı şey değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altın Çamurun İçinde Altındır; İlimde İse Anlam da Vardır</span></span><br />
<br />
Altını çamurun içine atsanız, altın yine altındır.<br />
<br />
Onu çıkarır, temizler ve tekrar kullanırsınız.<br />
<br />
Fakat ilim biraz farklıdır.<br />
<br />
Çünkü ilmin yalnızca maddi bir varlığı yoktur.<br />
<br />
İlmin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">anlamı, yorumu, aktarımı ve uygulanması</span> vardır.<br />
<br />
Altın yanlış yere konulduğunda fiziksel olarak değerini kaybetmeyebilir.<br />
<br />
Ama ilim yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa, bilgiyle birlikte <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">anlam da değişebilir.</span><br />
<br />
Bir insan doğru bir bilgiyi yanlış anlayabilir.<br />
<br />
Sonra kendi yanlış anlayışını doğru bilgi gibi başkasına aktarabilir.<br />
<br />
Bir sonraki kişi onu daha da farklı yorumlayabilir.<br />
<br />
Böylece başlangıçtaki hakikat, aktarım zincirinde değişebilir.<br />
<br />
İşte buna <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilmin yozlaşması</span> diyebiliriz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Değer Sadece Bilinmez, Keşfedilir</span></span><br />
<br />
Sarraf altına bakar ve onun değerli bir maden olduğunu bilir.<br />
<br />
Mühendis altına bakar ve onun iletkenliğini görür.<br />
<br />
Teknoloji uzmanı başka bir kullanım alanını keşfeder.<br />
<br />
Bilim insanı daha önce bilinmeyen başka bir özelliğini ortaya çıkarabilir.<br />
<br />
Bunların hepsi aynı altındır.<br />
<br />
Fakat herkes onun <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">aynı değerini</span> görmez.<br />
<br />
Bu nedenle:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin bugün bildiğimiz değerini bilmek, onun taşıdığı bütün değeri bilmek değildir.</span></span><br />
<br />
Altının iletkenliği, biz onu keşfetmeden önce de vardı.<br />
<br />
İnsanlardaki yetenekler de keşfedilmeden önce vardı.<br />
<br />
İlimdeki hakikatler de biz onları anlamadan önce vardı.<br />
<br />
Biz onları yaratmıyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onları keşfediyoruz.</span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sonuç</span></span><br />
<br />
Bütün bu örneklerin ortak noktası şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin değeri, onu gören kişinin bilgi ve anlayış seviyesine göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir.</span><br />
<br />
Sarraf altının bir değerini bilir.<br />
<br />
Mühendis başka bir değerini bilir.<br />
<br />
Teknoloji ilerledikçe yeni değerleri keşfedilir.<br />
<br />
İnsanların yetenekleri vardır; fakat bazen onları kimse keşfetmez.<br />
<br />
İnka altını kullanır; İspanyol onu ekonomik servet olarak görür.<br />
<br />
Ata altın verirsen onun değerini bilmez.<br />
<br />
Altın yumurtlayan tavuğu kesen kişi ise tavuğun her gün ürettiği değeri göremediği için kaynağı yok eder.<br />
<br />
Balık suyun içinde yaşar ama suyun değerini fark etmekte zorlanabilir.<br />
<br />
Bütün bunlar bize aynı gerçeği gösterir:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Değer sadece var olan bir şey değildir; anlaşılır, kullanılır, keşfedilir ve geliştirilir.</span></span><br />
<br />
İlimde ise bu konu daha da önemlidir.<br />
<br />
Çünkü ilim yanlış kişiye, yanlış şekilde anlatılırsa yalnızca değerinin anlaşılmaması söz konusu olmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yanlış anlaşılabilir, yanlış yorumlanabilir, yanlış aktarılabilir ve zamanla yozlaşabilir.</span><br />
<br />
Bu yüzden ilmi değerini bilmeyene anlatırken dikkat etmek gerekir.<br />
<br />
Çünkü karşındaki kişi bugün senin anlattığın ilmin değerini görmeyebilir.<br />
<br />
Belki de onun göremediği yerde, yarının büyük keşfi vardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Altının bugün bildiğimiz değerinden daha fazlasını taşıması gibi, bugün bildiğimiz bir ilmin de henüz keşfedilmemiş başka değerleri olabilir.</span><br />
<br />
Bu nedenle ilmi korumak, sadece onu saklamak değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onu doğru anlamak, doğru kişiye ulaştırmak, doğru aktarmak ve içindeki henüz keşfedilmemiş değerlerin ortaya çıkmasına imkân vermektir.</span><br />
<br />
Çünkü:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bugün bildiğimiz ilim, yarın keşfedilecek hakikatlerin yanında belki sadece ilk altın yumurtadır.</span></span><br />
<br />
Ve altın yumurtlayan tavuğu kesmemek gerekir.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çokluk ve Kıtlık Değeri Nasıl Değiştirir?</span></span><br />
<br />
Bir şeyin değerini belirleyen unsurlardan biri de <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ne kadar bulunduğudur.</span><br />
<br />
Kömür madenini düşünelim.<br />
<br />
Yer altında büyük miktarlarda kömür bulunur ve madenlerden tonlarca kömür çıkarılır. Bol bulunan bir maden olduğu için kömürün birim değeri, altın gibi nadir bulunan madenlerle aynı değildir. Tonlarca kömür çıkarılıp satılabilir ve genellikle daha düşük bir birim fiyat üzerinden değerlendirilir.<br />
<br />
Altın ise çok daha az bulunan bir madendir. Bu nedenle az miktardaki altına bile yüksek bir değer atfedilir.<br />
<br />
Elmas ise daha da nadir bulunan değerli taşlardan biridir. Dünyada bulunma miktarının azlığı, onun değerinin yüksek olmasında önemli bir etkendir.<br />
<br />
Burada ortaya çıkan gerçek şudur:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir şeyin çokluğu, onun değerini düşürebilir; azlığı ise değerini yükseltebilir.</span></span><br />
<br />
Elbette yalnızca az bulunmak tek başına değeri belirlemez. Bir şeyin kullanım alanı, özellikleri, insanların ona olan ihtiyacı ve ona verilen ekonomik değer de önemlidir.<br />
<br />
Fakat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çokluk ile kıtlık arasındaki fark, değer üzerinde doğrudan etkili olabilir.</span><br />
<br />
Tonlarca kömür ile birkaç gram altını yan yana koyduğumuzda, miktar bakımından kömür açıkça daha fazladır.<br />
<br />
Fakat değer bakımından birkaç gram altın, tonlarca kömürden çok daha kıymetli olabilir.<br />
<br />
Demek ki:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çok olan her zaman daha değerli değildir; az olan da taşıdığı özellikler ve kıtlığı sebebiyle çok daha yüksek bir değere sahip olabilir.</span><br />
<br />
Bu durum ilim açısından da düşündürücüdür.<br />
<br />
Bir bilgi çok fazla insanın elinde bulunabilir ve herkes tarafından tekrar edilebilir. Böyle bir bilgi zamanla sıradanlaşabilir.<br />
<br />
Fakat çok az kişinin fark ettiği, anladığı veya keşfettiği bir bilgi, çok daha büyük bir değer taşıyabilir.<br />
<br />
Bu nedenle ilimde de yalnızca <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"ne kadar bilgi var?"</span> diye bakmak yeterli değildir.<br />
<br />
Asıl soru şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bu bilginin içinde ne kadar cevher var ve bu cevheri kim görebiliyor?"</span><br />
<br />
Tıpkı tonlarca kömürün arasında az miktardaki altının farklı değer taşıması gibi, çok miktarda bilginin arasında bulunan küçük bir hakikat de çok büyük bir değer taşıyabilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Çokluk değeri sıradanlaştırabilir; kıtlık ise değeri yükseltebilir.</span></span><br />
<br />
Bu yüzden bir ilmin veya bilginin değerini yalnızca ne kadar yaygın olduğuna bakarak ölçmek doğru değildir. Bazen herkesin bildiği şey sıradanlaşırken, çok az kişinin fark ettiği bir hakikat geleceğin en değerli bilgisi haline gelebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İLMİN AKTARILMASI VE ZAMANI</span></span><br />
<br />
İlim yalnızca bir kişinin bir şeyi bilmesi değildir. Bilinen ilmin, anlayabilecek olan insanlara aktarılması ve ondan sonra gelenlerin de bu bilgiyi daha ileriye taşıması gerekir.<br />
<br />
Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinde bulunanlara, bulunmayanlara bildirmelerini ve anlatmalarını emretmesi de bu bakımdan çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. Yani kişi kendisine ulaşan bilgiyi sadece kendisinde saklamamalı, onu kendisinden sonra gelecek olanlara da aktarmalıdır.<br />
<br />
Fakat burada çok önemli bir mesele daha vardır:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir bilgiyi aktarmak kadar, o bilgiyi kime ve hangi zamanda aktardığın da önemlidir.</span></span><br />
<br />
Çünkü bir ilmi, onu anlayabilecek insanlara anlatırsan o ilim gelişir. Anlayamayacak bir insana anlatırsan, aynı bilgi onun açısından hiçbir değer ifade etmeyebilir.<br />
<br />
Mesela Fatih Sultan Mehmet'in yaşadığı zamana gidip kendisine Mercedes otomobillerden, cep telefonlarından veya bilgisayarlardan bahsettiğimizi düşünelim.<br />
<br />
Fatih Sultan Mehmet bunların isimlerini bilmediği için, yalnızca isimlerini söylememizin onun açısından bir ilmi değeri olmayacaktır. Çünkü o dönemde bu teknolojilerin ne olduğunu, hangi maddelerden meydana geldiğini, nasıl üretildiğini ve hangi sistemlerle çalıştığını açıklayabilecek bir teknoloji altyapısı henüz bulunmamaktadır.<br />
<br />
Fakat Fatih Sultan Mehmet'e:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İleride insanların kendi kendine hareket eden araçlar yapacağını, bunun nasıl yapılabileceğini ve hangi prensiplerle çalışacağını”</span></span><br />
<br />
anlatabilecek bir bilgi verirsek, mesele değişir.<br />
<br />
Çünkü burada artık yalnızca gelecekte ortaya çıkacak bir eşyanın adını söylemek değil, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">o eşyanın nasıl meydana getirilebileceğine dair bir ilim aktarılmış</span></span> olur.<br />
<br />
Aynı şekilde bilgisayarın veya cep telefonunun adını söylemek tek başına bir ilim değildir. Fakat hesaplama sistemlerinin nasıl çalıştığını, bilgilerin nasıl işlenebileceğini, elektronik devrelerin nasıl kurulabileceğini ve bu sistemlerin nasıl geliştirilebileceğini anlatmak bir ilimdir.<br />
<br />
Buradan şu sonucu çıkarabiliriz:<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlim, yalnızca bilinen şeyin adını söylemek değil, bilinmeyen şeyi anlayabilecek hale getirecek bilgiyi aktarabilmektir.</span></span><br />
<br />
Bir insanın zamanında çok değerli olan bir bilgisi, başka bir zamanda aynı değeri taşımayabilir. Çünkü ihtiyaçlar, imkânlar ve insanların anlayış seviyeleri değişmektedir.<br />
<br />
Bunu maden örneğiyle de açıklayabiliriz.<br />
<br />
Bir madenden tonlarca kömür çıkarılabilir. Kömür çok miktarda bulunabilir ve bu nedenle birim değeri düşük olabilir. Altın ise daha az bulunur ve bu nedenle daha yüksek değere sahip olabilir. Elmas ise daha da nadir bulunduğu için çok yüksek bir değer kazanabilir.<br />
<br />
Burada <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">çokluk ve azlık, değerin oluşmasında etkili olmaktadır.</span></span><br />
<br />
İlimde de buna benzer bir durum vardır.<br />
<br />
Bir bilgi çok kolay anlaşılabiliyor ve herkes tarafından zaten biliniyorsa, o bilginin yeni bir keşif olarak değeri azalabilir. Fakat daha önce bilinmeyen bir şeyi açıklayan, insanlara yeni bir yol gösteren veya mevcut bilgiyi daha ileriye taşıyan bir ilim daha büyük bir değer kazanabilir.<br />
<br />
Ancak ilmin değeri yalnızca bilginin kendisinde değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlmi anlayacak insan, ilmin aktarılacağı zaman ve o ilmin kullanılabileceği şartlar da önemlidir.</span></span><br />
<br />
Bir kişiye zamanından çok önce bir bilgi verirseniz, o kişi onu anlayamayabilir. Çünkü o bilgiyi uygulayabileceği araçlara ve altyapıya sahip olmayabilir.<br />
<br />
Fakat aynı bilgi, zamanı geldiğinde başka bir insana anlatıldığında çok büyük bir değer kazanabilir.<br />
<br />
Bu sebeple ilim yalnızca <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bilmek”</span></span> değildir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bilmek, anlatmak, anlayabilecek kişiyi bulmak, doğru zamanda aktarmak ve kendisinden sonra gelen kişinin bu bilgiyi daha ileriye taşımasını sağlamak da ilmin bir parçasıdır.</span></span><br />
<br />
Veda Hutbesindeki “burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin” anlayışını da bu açıdan değerlendirdiğimizde, bilginin bir kişide kalmaması ve nesilden nesile aktarılması gerektiğini görürüz.<br />
<br />
Fakat aktarılan kişi, kendisinden önce gelenin bilgisine yalnızca sahip olmakla yetinmemelidir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Belki sizden daha iyi anlatan, sizden daha iyi anlayan ve sizin bıraktığınız bilgiyi daha ileriye taşıyan birileri çıkacaktır.</span></span><br />
<br />
Bu kötü bir şey değildir.<br />
<br />
Tam tersine, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ilmin gelişmesi budur.</span></span><br />
<br />
Bir önceki insan bilgiyi bulur, sonraki insan onu anlar, ondan sonraki geliştirir ve daha sonraki nesil belki de o bilgiden bambaşka bir keşfe ulaşır.<br />
<br />
Bu nedenle gerçek ilim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ben buldum, bundan sonrası yoktur”</span></span> demek değildir.<br />
<br />
Gerçek ilim, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Benim ulaştığım bilgi budur; benden sonra gelenler bunu daha iyi anlayabilir, daha iyi anlatabilir ve daha ileriye taşıyabilir”</span></span> diyebilmektir.<br />
<br />
Çünkü insanın görevi ilmi kendisinde bitirmek değil, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kendisine ulaşan ilmi anlayabilecek olana ulaştırmak ve gelecek nesillere bir basamak bırakmaktır.</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İlim böylece kişiden kişiye, zamandan zamana ve nesilden nesile ilerler.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
<br />
Schrems – Avusturya 07 Eylül 2026<br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Karoglan Hoca</span><br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hem Seyyid Hem Şerif Olanlar: Necîbü’t-Tarafeyn]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43966</link>
			<pubDate>Mon, 07 Sep 2026 00:46:45 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43966</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263797" target="_blank" title="">Hem Seyyid Hem Şerif Olanlar Necîbü’t-Tarafeyn.jpg</a> (Boyut: 1.11 MB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">HEM SEYYİD HEM ŞERİF OLANLAR: NECÎBÜ’T-TARAFEYN</span></span></span><br />
<br />
İslam tarihinde ve kültüründe Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mübarek soyundan gelen kişilere hürmet göstermek, imanın ve vefanın bir gereği kabul edilmiştir. Peygamber Efendimizin temiz soyu, kızı Hz. Fatıma ve damadı Hz. Ali vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kutsal sülale içerisinde hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’in soyundan gelen özel bir zümre vardır ki, İslam literatüründe onlara çok seçkin unvanlarla hitap edilir. İşte üç bölümde bu şerefli soyun tanımı, hitap şekilleri ve dualardaki yeri:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. BÖLÜM: Hem Seyyid Hem Şerif Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
Bilindiği üzere İslam geleneğinde Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Şerif</span></span>, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyid</span></span> unvanı verilir. Eğer bir kimsenin hem anne hem de baba tarafı Peygamber Efendimizin bu iki torununa birden dayanıyorsa, yani soyunda hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin varsa, bu kişilere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyid-i Şerif</span></span> denir.<br />
<br />
Tarihsel ve edebi metinlerde bu çifte asalet mirasını taşıyan kişileri ifade etmek için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Necîbü’t-tarafeyn</span></span> tabiri kullanılır. Bu kelime, "iki tarafı da asil, anne ve baba tarafından soyu tertemiz olan" anlamına gelmektedir. Osmanlı arşivlerinde ve dini metinlerde ise bu mübarek ailelerden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Hânedan-ı Müşerref</span></span> (şereflendirilmiş, onurlandırılmış hane) veya Sülale-i Tahire (temiz soy) olarak bahsedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. BÖLÜM: Bu Soydan Gelenlere Nasıl Hitap Edilir?</span></span></span><br />
<br />
Halk arasında veya resmi yazışmalarda bu çifte şerefe sahip olan kişilere saygı ve tazim amacıyla belirli unvanlarla seslenilir. Doğrudan yüzlerine hitap ederken ya da onlardan bahsederken şu kelimeler tercih edilir:<br />
<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyidinâ ve Eşrâfinâ:</span></span> "Efendimiz ve en şereflilerimiz" anlamına gelen bu kalıp, hem Seyyidlik hem de Şeriflik makamını aynı anda selamlayan en edebi ve en doğru hitap şeklidir.<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyidim / Efendim:</span></span> Günlük dilde hem sevgi hem saygı içeren, en yaygın hitap kelimesidir.<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Şerif Efendi / Şerif Bey:</span></span> Soyun Şeriflik boyutunu öne çıkaran saygın bir sesleniştir.<br />
<br />
"Müşerref" kelimesi ise bir hitap sözü değil, o kimselerin "şerefli bir soydan geldiğini" belirtmek için kullanılan bir sıfattır. Bir kimsenin yüzüne "Müşerref" diye hitap edilmez, ancak arkasından "Müşerref bir sülaleye mensuptur" şeklinde hürmetle anılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. BÖLÜM: Dualarda ve Salavatlarda Kullanımı</span></span></span><br />
<br />
Bu asil soyu ve Peygamber Efendimizi bir arada anan, klasik İslami metinlerde ve dualarda sıkça karşılaşılan en meşhur salavat kalıbı şu şekildedir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okunuşu:</span> "Allāhümme salli ve sellim ve bârik alâ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">seyyidinâ</span></span> ve mevlânâ ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">eşrâfinâ</span></span> Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span> "Allah'ım! Efendimiz, mevlamız ve en şereflimiz olan Muhammed’e, O'nun bütün aline (soylu ailesine) ve ashabına salat eyle, selam eyle ve onları mübarek kıl."<br />
<br />
Eğer bu soyun yaşayan temsilcilerine veya toplu halde Ehl-i Beyt'e hitaben bir dua ya da övgü cümlesi kurulacaksa doğrudan şu nida kullanılır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okunuşu:</span> "Yâ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyidinâ</span></span> ve yâ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Eşrâfenâ</span></span>..."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span> "Ey Efendilerimiz ve ey Şeriflerimiz (En Şereflilerimiz)..."<br />
<br />
Bu hitaplar, asırlar boyunca İslam ümmetinin Peygamber emanetine gösterdiği derin muhabbetin ve sadakatin en güzel nişanesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Hasan Hüseyin İsminin Kültürel Anlamı</span></span><br />
<br />
Halkımız, Seyyid ve Şerif olan bu iki kutlu soyu birbirinden ayırmamak ve her iki imama olan sevgisini tek bir isimde birleştirmek için çocuklarına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Hasanhüseyin</span></span> adını koymuştur. Bu tercih sadece bir isim değil; Ehl-i Beyt'e olan bağlılığın, birlik ve beraberliğin bir sembolüdür.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
Schrems, 07.09.2026</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263797" target="_blank" title="">Hem Seyyid Hem Şerif Olanlar Necîbü’t-Tarafeyn.jpg</a> (Boyut: 1.11 MB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">HEM SEYYİD HEM ŞERİF OLANLAR: NECÎBÜ’T-TARAFEYN</span></span></span><br />
<br />
İslam tarihinde ve kültüründe Hz. Muhammed'in (s.a.v.) mübarek soyundan gelen kişilere hürmet göstermek, imanın ve vefanın bir gereği kabul edilmiştir. Peygamber Efendimizin temiz soyu, kızı Hz. Fatıma ve damadı Hz. Ali vasıtasıyla günümüze kadar ulaşmıştır. Bu kutsal sülale içerisinde hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin’in soyundan gelen özel bir zümre vardır ki, İslam literatüründe onlara çok seçkin unvanlarla hitap edilir. İşte üç bölümde bu şerefli soyun tanımı, hitap şekilleri ve dualardaki yeri:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">1. BÖLÜM: Hem Seyyid Hem Şerif Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
Bilindiği üzere İslam geleneğinde Hz. Hasan’ın soyundan gelenlere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Şerif</span></span>, Hz. Hüseyin’in soyundan gelenlere ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyid</span></span> unvanı verilir. Eğer bir kimsenin hem anne hem de baba tarafı Peygamber Efendimizin bu iki torununa birden dayanıyorsa, yani soyunda hem Hz. Hasan hem de Hz. Hüseyin varsa, bu kişilere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyid-i Şerif</span></span> denir.<br />
<br />
Tarihsel ve edebi metinlerde bu çifte asalet mirasını taşıyan kişileri ifade etmek için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Necîbü’t-tarafeyn</span></span> tabiri kullanılır. Bu kelime, "iki tarafı da asil, anne ve baba tarafından soyu tertemiz olan" anlamına gelmektedir. Osmanlı arşivlerinde ve dini metinlerde ise bu mübarek ailelerden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Hânedan-ı Müşerref</span></span> (şereflendirilmiş, onurlandırılmış hane) veya Sülale-i Tahire (temiz soy) olarak bahsedilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">2. BÖLÜM: Bu Soydan Gelenlere Nasıl Hitap Edilir?</span></span></span><br />
<br />
Halk arasında veya resmi yazışmalarda bu çifte şerefe sahip olan kişilere saygı ve tazim amacıyla belirli unvanlarla seslenilir. Doğrudan yüzlerine hitap ederken ya da onlardan bahsederken şu kelimeler tercih edilir:<br />
<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyidinâ ve Eşrâfinâ:</span></span> "Efendimiz ve en şereflilerimiz" anlamına gelen bu kalıp, hem Seyyidlik hem de Şeriflik makamını aynı anda selamlayan en edebi ve en doğru hitap şeklidir.<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyidim / Efendim:</span></span> Günlük dilde hem sevgi hem saygı içeren, en yaygın hitap kelimesidir.<br />
- <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Şerif Efendi / Şerif Bey:</span></span> Soyun Şeriflik boyutunu öne çıkaran saygın bir sesleniştir.<br />
<br />
"Müşerref" kelimesi ise bir hitap sözü değil, o kimselerin "şerefli bir soydan geldiğini" belirtmek için kullanılan bir sıfattır. Bir kimsenin yüzüne "Müşerref" diye hitap edilmez, ancak arkasından "Müşerref bir sülaleye mensuptur" şeklinde hürmetle anılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">3. BÖLÜM: Dualarda ve Salavatlarda Kullanımı</span></span></span><br />
<br />
Bu asil soyu ve Peygamber Efendimizi bir arada anan, klasik İslami metinlerde ve dualarda sıkça karşılaşılan en meşhur salavat kalıbı şu şekildedir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okunuşu:</span> "Allāhümme salli ve sellim ve bârik alâ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">seyyidinâ</span></span> ve mevlânâ ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">eşrâfinâ</span></span> Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn."<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span> "Allah'ım! Efendimiz, mevlamız ve en şereflimiz olan Muhammed’e, O'nun bütün aline (soylu ailesine) ve ashabına salat eyle, selam eyle ve onları mübarek kıl."<br />
<br />
Eğer bu soyun yaşayan temsilcilerine veya toplu halde Ehl-i Beyt'e hitaben bir dua ya da övgü cümlesi kurulacaksa doğrudan şu nida kullanılır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Okunuşu:</span> "Yâ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Seyyidinâ</span></span> ve yâ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Eşrâfenâ</span></span>..."<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span> "Ey Efendilerimiz ve ey Şeriflerimiz (En Şereflilerimiz)..."<br />
<br />
Bu hitaplar, asırlar boyunca İslam ümmetinin Peygamber emanetine gösterdiği derin muhabbetin ve sadakatin en güzel nişanesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Hasan Hüseyin İsminin Kültürel Anlamı</span></span><br />
<br />
Halkımız, Seyyid ve Şerif olan bu iki kutlu soyu birbirinden ayırmamak ve her iki imama olan sevgisini tek bir isimde birleştirmek için çocuklarına <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: Red;" class="mycode_color">Hasanhüseyin</span></span> adını koymuştur. Bu tercih sadece bir isim değil; Ehl-i Beyt'e olan bağlılığın, birlik ve beraberliğin bir sembolüdür.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
Schrems, 07.09.2026</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43962</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 21:05:09 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43962</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263769" target="_blank" title="">Peygamberimizin Beni Nefsimin Eline Bırakma Meselesi ve imamlar Meselesi.jpg</a> (Boyut: 1.05 MB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi</span></span><br />
<br />
Selamünaleyküm<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuşlar ki</span></span><br />
<br />
"Ey Rabbim, beni göz açıp kapayasaya kadar, nefsimin eline bırakma, ve beni en yakın akrabama bile muhtaç etme"<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ebu Dâvûd , "Edeb",110)</span></span><br />
<br />
<br />
Taife Akrabalarının yanına gidip de, taşlandığı vakit, rencide edildiği vakit, oradan dönerken Bu duayı yapmış.<br />
<br />
Şimdi Peygamberimizin burada bahsettiği "nefsimin eline bırakma dediği" yerdeki nefis hangi nefis? Nefsin katmanları var, nefis bir çeşit nefis değil ki, tasavvuf ehli Bunu bilir ki, Kur'an'da da ayetlerle sabittir, Yusuf Aleyhisselam'ın söylediği sözdeki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">nefsi emmare</span></span><br />
kötülüğü emreden bir nefis vardır, ondan daha aşağısı kötülükten zevk alan nefis emmara bir sui<br />
<br />
<br />
وَمَآ أُبَرِّئُ نَفْسِىٓ ۚ إِنَّ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ٱلنَّفْسَ لَأَمَّارَةٌۢ بِٱلسُّوٓءِ</span></span> إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّىٓ ۚ إِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ<br />
<br />
<br />
Ve mâ uberriu nefsî, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">innen nefse le emmâretun bis sûı</span></span> illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm<br />
<br />
“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi (Yusuf).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Yûsuf Suresi 53)</span></span><br />
<br />
Ondan bir yukarısı,  emmare nefisten bir Yukarısı, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"levvame nefistir"</span></span>  ki hata yaptığını bilen nefistir ve Hatasından dolayı pişman olur şöyle şöyle yaptım da şöyle şöyle oldu Keşke yapmasaydım da olmasaydı diyebilen nefis <br />
<br />
فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ ۚ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۖ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ<br />
<br />
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ<br />
<br />
Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev´âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn<br />
<br />
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn<br />
<br />
Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.<br />
<br />
(Hz Adem ile Havva) Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Araf Suresi 22-23. Ayet)</span></span><br />
<br />
<br />
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ<br />
<br />
ثُمَّ ٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ<br />
<br />
Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.<br />
Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.<br />
<br />
Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.<br />
<br />
Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tâhâ Suresi 121-122. Ayet)</span></span><br />
<br />
Ondan bir üstteki nefis <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">"nefsi mülhime"</span></span> dir ki, meleklerin tiyo verdiği nefis, yani daha doğrusu, ilk Melek grubu, vicdanının sesini duyan nefis.<br />
Bu konuya delilimiz de Peygamberimize bedevinin bir tanesi gelir, yani çölde yaşayan, Deve güden, ve şehire az inen, bizim Yörük dediğimiz, çölün yörükleri olan, Bedevi  birisi gelir ve Peygamberimize der ki :<br />
<br />
"Ya Muhammed, sen peygamber'mişsin, ben kabul ettim, Bana dinden öyle bir şey öğret ki, ben onunla, çölde develerimle olduğum zaman, ibadetimi yapabileyim, ama ben buraya her zaman gelip gidemem, Bana özel bir şey ver ki, ben onunla ibadettiğim zaman, buraya herzaman gelip gitmeme gerek kalmasın" babında, minvalinde bir dua ve istek yapar.<br />
Peygamberimiz de ona cevaben der ki:<br />
<br />
"Bir şey yapacağın zaman, vicdanına bak, kalbine bak, eğer kalbin veya vicdanın onu doğruluyorsa, onu yap, Eğer vicdanın ve kalbin o na yanlış diyorsa, o nu yapma, o'ndan sakın" demiş.<br />
<br />
Yani bedevinin dini Diyaneti Hepsi bu hadis.<br />
O Bedevi ve Bedevi gibileri, cennete kavuşturacak güzel amel, işte tek bir amel, yani nefsi mülhime dir diyor, yani ilham alan nefis, kimden Vicdan meleğinden.<br />
<br />
Yine Peygamberimiz buyurmuşlar :<br />
<br />
"Allah'tan korkmuyorsan, kullardan da Utanmıyorsan, dilediğini yap" demiş <br />
yani vicdan polisin çalışmıyorsa, İstediğini yap o zaman, yani bu sana İstediğini yapmaya Cevaz değil, bilhass,a öyle yaparsan, kendi cehennemini hazırlarsın, demektir bu.<br />
<br />
O ndan da bir üst nefis <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">"nefsi mutmainne"</span></span> dir ki, yani artık tatmin olmuş, Doymuş nefis.<br />
 Kur'an'da Ayet vardır Kalpler ancak Zikir ile doyar<br />
<br />
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ<br />
<br />
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb<br />
<br />
 Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olanlardır. Haberiniz olsun; kalbleri yalnızca Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tatmin olmak</span> :</span> Doymak manasında, Kalpelrin gıdası zikirdir minvalinde yani..<br />
<br />
<br />
Mide ancak yemek içmekle doyar, böbrek su içmekle doyar, beyin şeker ile doyar, saçlar yağ ile doyar, ferç uzuvları sex yapmak ile doyar, gözler güzele bakmak ile doyar, ama kalp Zikir ile doyarmış.<br />
<br />
Öyle olunca belli süre zikir fikir ile meşgul olduğun zaman, işte nefsi mülhime'den sonraki makam olan, mutmain ve makamına yükselirsin, artık bir üst meleğin Sesini duymaya başlarsın, Yani Allah'ın oldurduğu şeylerden şüphe etmezsin, kalbin mutmaindir yani,<br />
olan olaylara pozitif gözle bakaraktan dersin ki :<br />
 "Vardır bir hikmeti, ben bilmiyorum şimdi ama, Öyle olduysa, vardır bir hikmeti"<br />
 meselesine gelmiş oluruz.<br />
<br />
Allah yanlış yapmaz, Allah hata yapmaz, Kader, yani kadere inanmak, burada başlar, gerçek olaraktan kadere inanmak burada başlar, Yani takdirin Allah'ın olduğuna inanmak, burada başlar, mutmain de nefisten sonra, neydi imanın altı şartından birisi "Hayri ve şerrihi minallahi Teala"  yani hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna iman etmek, ancak mutmain nefis olduktan sonra başlar, ve artık o zaman üst Melek grubu, atomların Sesini duymaya başlarsın, yani sana Bu sefer işaretler,  sadece ilham, ses ile olmaz, görüntülü, ses, video, insan, hayvan, kuş, kurt, toprak, taş,.. her şey Sana işaret ve tiyo verebilir, yani Sen onların sözünü tuttukça, onlar sana ilham etmeye, bilgi vermeye devam ederler, ne zaman onların sözünden çıktın, ve onlara itiraz ettin, ya da duymazlıktan geldin, onlar da seni bırakırlar.<br />
<br />
O'ndan da bir üstteki Nefesin Makamı, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">"Raziye ve Marziye" nefis</span></span>lerdir ki, kur'an-ı Kerim'de bu  Bir önceki ile birlikte bu üç nefis, Fecir suresinde geçer,<br />
<br />
يَٰٓأَيَّتُهَا ٱلنَّفْسُ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ٱلْمُطْمَئِنَّةُ</span></span>  ٱرْجِعِىٓ إِلَىٰ رَبِّكِ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً</span></span> فَٱدْخُلِى فِى عِبَٰدِى وَٱدْخُلِى جَنَّتِى<br />
<br />
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.<br />
<br />
 Ey Doymuş nefis Dön Rabbine, Sen Rabbinden razı, Rabbinde senden razı olarak gir cennete ya da cennetime ayeti <br />
<br />
(Allah, şöyle der : ) “Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayet)</span></span><br />
<br />
Burada bunu örneklendirirsek, açıklarsak :<br />
<br />
Mesela dışarıda, doğada kaldın, ve sıcak, ağzın dilin kurudu, susadın, suyunda yok, Oradan bir Kervan geçiyordu, sana baktılar ki, susamış, halinden bildiler, çıkardılar bir bardak su verdiler, soğuk su, içtin suyu, susuzluğun gitti, Sen onlardan razı oldun, ve dedin ki <br />
<br />
"Allah sizden razı olsun"<br />
<br />
 işte sen Onların yaptığı amelden razı, onlar da, sana su verip, senin susuzluğunu gidermekten razı, ve su girdi canına da, artık tekrar cennete kavuştun, dünyada yaşam buldun, örnek bu şekilde, yani şimdi ikisi de razı değil mi, Sen ondan razı, O da senden razı, O da senin susuzluğunu giderdiğinden memnun, Allah'a karşı bir ibadet, bir güzellik, bir hayır yaptığından dolayı memnun, Sen de ondan memnunsun, işte gir cennete artık, cennette güzel güzel yaşayın. Bu da iki nefis makamının örnekle açıklamasıydı, yani bunların üstünde de nefisler var, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nefsi Kamil, nefsi Safiye, İhsan makamı, marifet Makamı.</span></span>.<br />
Belki 124.000 dereceye kadar çıkabilirsin, çünkü 124.000 peygamberin her birisinin derecesi farklı, neden "Musa kelimullah" ta "İbrahim halilullah" ve Muhammed de "Habibi Allah" aynı mı, hepsi aynı olsaydı, hepsini habiballah ya da kelimallah derdik, birine kelimallah diyoruz, öbürüne halilullah, öbürüne habib Allah diyoruz, o zaman demek ki hepsinin Allah katında kat sayıları farklı, O yüzden 124.000 peygamber olduğuna göre, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">124 bin nefis makamı</span></span> olabilir, bu bir keşfi bilgidir delillendiremem.<br />
<br />
 şimdi Peygamberimizin orada dediği, "beni nefsimin eline bırakma" dediği nefis, Bunlardan hangisi olabilir, sizce Raziye Nefisin eline bırakma der mi, Öyle Rabb'inden razı olan, ona yapılan hayırdan razı olan birisinden birisinin yanında bırakma diyebilir mi, yahut da bak yukardaki örnekete, o razı olmuş ki, ona bir hayır yapmışlar, onun yanından olmak istemezsen, Suyu veren kimse olmaz, beni onun yaninda bırakma dediğin zaman, Marziye Raziye makamına bırakma dediği zaman, susadığın zaman su verip de, ondan Su içince,  susayana su verdim, suya kandırdım(doyurdum) diye mutlu olacak insan bulamazsın denek olur. Demek ki Peygamberimiz orada "beni nefsimin eline bırakma dediği nefis" aynı Hz Yusuf'un da sızlandığı, vaveylan ettigi emmare nefis, kötülüğü emreden nefisten bahsediyor, Yukarıdaki nefis makamlarından değil, oradaki (Taifte) onun akrabaları, çocuklara emredip, onu taşlatıyorlar, yani o nefis o düşmüş Nefis makamına  onun akrabaları düşmüş, emmare nefis makamındalar, kötülük emrediyorlar, onların eline bırakma diye Ondan dolayı öyle diyor peygamberimiz o düşmüş nefisten dolayı.<br />
<br />
Yine nefis meselesinde, nefsin ile başbaşa seni hiç bırakmazsa,  insan eşiyle birlikte olamaz, nefsi uyanmaz, cima edemez, İnsanoğlu çoğalamaz, çocuk yapamaz, çünkü : <br />
"Allah beni görüyor, bana bakıyor" diye aklından bunu çıkaramazsan, Allah bakarken, nasıl soyunupda hanımın ile cima yapacaksın, nefsin de uyanmaz, korkusundan uyanmaz, nefsin korkudan uyanmaz hale gelir, eşinle birlikte olamazsın, hanımın da uyanmaz, birlikte olamaz seninle, Ondan sonra çocuk da olmaz. Yani Allah bizi bir an unutturuyor, nefsimiz ile başbaşa bırakıyor da, nefsimiz uyanıyor, Çocuk yapıyoruz İnsanoğlu soyu ürüyor, Yani bu duanın gerçek manasını bilmeyen kimseler, Bu duayı yapmasın, dilden değildir, Bu dua kalptendir, ve manasını bilmek lazım.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmamlar Meselesi</span></span><br />
<br />
Yine İmamlar meselesine gelince, geçen haftalarda sohbetimizde bahsettik, Ben cahillerin imamı olmak istemiyorum, Ben akıllı insanların imamı olmak istiyorum. o yüzden Kur'an'daki o ayeti, o Zikiri Ben okumam, onu Nihat Hatipoğlu okumuş, cahil cühela'nın imamı olmuş diye biraz laf etmiştim. Ve küstürdük birilerini galiba, Yani buradan kastım, yani Ebu Cehil gibi cahilden bahsetmiyorum, yani eğitim almamış, nasıl diyeyim şimdi, Nihat Hoca bir konuyu anlatıyor, 30 kişi 40 kişi var, hepsi dinliyorlar, fakat 15 dakika sonra aynı soruyu öbür taraftan birisi kalkıyor, o da soruyor, oraya niye geldin, niye dinlemiyorsun, Niye anlamadın, yahut niye aynı soruyu soruyorsun, Hoca da diyor az önce sormuştunuz zaten, ya da geçen hafta söylemiştik bu soruyu sordulardı diyor.. Şimdi yani, bu cahillik değil de ne acaba bu? Tamam Nihat hoca profesördür, Üniversitede ders veriyordur, Üniversite öğrencileri de vardır Onun, ama işte yaptığı bir duayı, Ben onun dilinden duymuştum, o ayeti arıyorum vermiyor google şimdi,  beni müttakilerin imamı et ayetini veriyor O da neredeymiş Furkan suresinde  geçen ayeti veriyor, <br />
<br />
<br />
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا<br />
<br />
 Türkçe Okunuşu * Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)<br />
1. Ömer Çelik Meali Onlar: “Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzü aydınlatacak, gönlümüzü sevindirecek sâlih kimseler ihsân eyle! Bizi takvâ sahiplerine önder yap!” diye duâ ederler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Furkân Suresi 74. Ayet)</span></span><br />
<br />
<br />
Furkan sonrasında geçen benim müttakilerin Allah'a yakın gelenlerin imamı eyle ayetini veriyor , Halbuki ben Nihat hocanın dilinden başka bir buna benzer dua duydum. benim Bilmem kimlere (müslümanlara olabilir mesela) imam et diye bir dua var, ayet var. ben onu okurken duydum onun dilinden. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesela : </span></span><br />
<br />
Yani şimdi çiftçilik yapanlar bilir ki, annat diye bir şey vardır, sapları kaldırıp patozun içine atmak için toplar biraraya, <br />
ondan daha küçüklere toplamak için tırmık vardır, Tarladaki yere dökülen boynu kırılmış başakları toplarsın Onunla da, <br />
<br />
Bütün sapları annat ile toplarsın bir araya getirirsin, tırmıklada boynu kırılmış başakları bir araya getirirsin, <br />
<br />
ondan sonra patozun içine atarsın, patozun içinde, patoz onları parcalar, sonra, sap ile samanın ayrıldığı yere gelir, <br />
<br />
yani burada da kalbur göreve girer, <br />
<br />
Kalbur kalbur samanları ölçmek içindir, kalbur bir elektir ve biraz büyük bir gözelidir (delikleri büyük yani), O da saman ölçerken kullanılır ki, mesela iki kalbur saman ver dersin. ve yani üstte saman kalır  onunla elediğin zaman saman aşagi geçmez, aşagiya buğday  geçer, samanlar üstte kalır,<br />
<br />
Ondan biraz incesi vardır, O nunla da, unu ellersin, kepekler üstte kalır, işte dediğim burada ki, Sen kimin imamı oldun, kepeklerin mi? bütün sapların mı? boynu kırık başakların mı? ya da buğdayın mı? kimin imamısın sen, ya o da pasta unu, en ince  elekten geçmiş un, üstündeki en ince kepeği de almışsın, neydi o nişasta, nişasta eleği, Sen eliğin hangisisin, nesin kimin imamısın, Sen kimleri bir araya getirdin topladın, senin içinde kimler var, Mesela şimdi Celal Hoca diye birisi var, Profesör, oda ama evrimci coğrafyacı Bilmem neci, Sen dinci, öteki tıpçı, herkesin farklı bir grubu var,cem eğittiği  bir grubu var, imamı olduğu grubu var, o gün diyor sizi imamlarınız ile çağırırız :<br />
<br />
<br />
يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِاِمَامِهِمْۚ</span></span> فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا <br />
<br />
Yevme ned’û kulle unâsin bi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">imâmihim</span></span>, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ<br />
<br />
<br />
Bütün insanları kendi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">önderleriyle (imamlarıyla)</span></span> birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(İsrâ Suresi 71. Ayet)</span></span><br />
<br />
Sen boynu kırıp başakların imamı mı olmamışsun, yahut da, sap ile samanin karıştığı yerde mi kalmışsın, un musun, ekmeğin imamımısın, kimin imamısın, o gün kimleri topladın, altında kimleri Cem ettin, işte  dönüp arkaya  bakmak lazım, yani döneceksin ardına bakacaksın, Ben kimlerin imamıyım diye, ama yinede şükretmek lazım, nice peygamberler varmış ki, arkasında bir tane ümmeti, inanan ümmeti olmayan peygamberler varmış, bugün kü insanların hepsi, arkasına cemaat toplamış, 1000 kere şükretsin, Yani bir tane cemaati olmayan peygamber varmış, peygamber bizim bugünkü insanların 50 kat 100 kat büyüğü, Öyle ki peygamberin cemaatı yok, bugün kü adamın 3 kişi 5 kişi En azından Facebook arkadaşı Twitter arkadaşı var, yani evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olduk vesselam <br />
<br />
<br />
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
<br />
Schrems,17.02.2023</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263769" target="_blank" title="">Peygamberimizin Beni Nefsimin Eline Bırakma Meselesi ve imamlar Meselesi.jpg</a> (Boyut: 1.05 MB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamberimizin "Beni Nefsimin Eline Bırakma" Meselesi ve imamlar Meselesi</span></span><br />
<br />
Selamünaleyküm<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz bir hadisi şeriflerinde buyurmuşlar ki</span></span><br />
<br />
"Ey Rabbim, beni göz açıp kapayasaya kadar, nefsimin eline bırakma, ve beni en yakın akrabama bile muhtaç etme"<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ebu Dâvûd , "Edeb",110)</span></span><br />
<br />
<br />
Taife Akrabalarının yanına gidip de, taşlandığı vakit, rencide edildiği vakit, oradan dönerken Bu duayı yapmış.<br />
<br />
Şimdi Peygamberimizin burada bahsettiği "nefsimin eline bırakma dediği" yerdeki nefis hangi nefis? Nefsin katmanları var, nefis bir çeşit nefis değil ki, tasavvuf ehli Bunu bilir ki, Kur'an'da da ayetlerle sabittir, Yusuf Aleyhisselam'ın söylediği sözdeki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">nefsi emmare</span></span><br />
kötülüğü emreden bir nefis vardır, ondan daha aşağısı kötülükten zevk alan nefis emmara bir sui<br />
<br />
<br />
وَمَآ أُبَرِّئُ نَفْسِىٓ ۚ إِنَّ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ٱلنَّفْسَ لَأَمَّارَةٌۢ بِٱلسُّوٓءِ</span></span> إِلَّا مَا رَحِمَ رَبِّىٓ ۚ إِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَّحِيمٌ<br />
<br />
<br />
Ve mâ uberriu nefsî, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">innen nefse le emmâretun bis sûı</span></span> illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm<br />
<br />
“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” dedi (Yusuf).<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Yûsuf Suresi 53)</span></span><br />
<br />
Ondan bir yukarısı,  emmare nefisten bir Yukarısı, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"levvame nefistir"</span></span>  ki hata yaptığını bilen nefistir ve Hatasından dolayı pişman olur şöyle şöyle yaptım da şöyle şöyle oldu Keşke yapmasaydım da olmasaydı diyebilen nefis <br />
<br />
فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ ۚ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۖ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ<br />
<br />
قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَآ أَنفُسَنَا وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ ٱلْخَٰسِرِينَ<br />
<br />
Fedellâhumâ bi gurûr(gurûrin), fe lemmâ zâkâş şecerete bedet lehumâ sev´âtuhumâ ve tafikâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneh(cenneti), ve nâdâhumâ rabbuhumâ e lem enhekumâ an tilkumeş şecereti ve ekul lekumâ inneş şeytâne lekumâ aduvvun mubîn<br />
<br />
Kâlâ rabbenâ zalemnâ enfusenâ ve in lem tagfirlenâ ve terhamnâ le nekûnenne minel hâsirîn<br />
<br />
Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.<br />
<br />
(Hz Adem ile Havva) Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Araf Suresi 22-23. Ayet)</span></span><br />
<br />
<br />
فَأَكَلَا مِنْهَا فَبَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ ۚ وَعَصَىٰٓ ءَادَمُ رَبَّهُۥ فَغَوَىٰ<br />
<br />
ثُمَّ ٱجْتَبَٰهُ رَبُّهُۥ فَتَابَ عَلَيْهِ وَهَدَىٰ<br />
<br />
Fe ekelâ minhâ fe bedet lehumâ sev’âtuhumâ ve tafıkâ yahsıfâni aleyhimâ min varakıl cenneti ve asâ âdemu rabbehu fe gavâ.<br />
Summectebâhu rabbuhu fe tâbe aleyhi ve hedâ.<br />
<br />
Bunun üzerine onlar (Âdem ve eşi Havva) o ağacın meyvesinden yediler. Bu sebeple ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yaprağından üzerlerine örtmeye başladılar. Âdem, Rabbine isyan etti ve yolunu şaşırdı.<br />
<br />
Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tâhâ Suresi 121-122. Ayet)</span></span><br />
<br />
Ondan bir üstteki nefis <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">"nefsi mülhime"</span></span> dir ki, meleklerin tiyo verdiği nefis, yani daha doğrusu, ilk Melek grubu, vicdanının sesini duyan nefis.<br />
Bu konuya delilimiz de Peygamberimize bedevinin bir tanesi gelir, yani çölde yaşayan, Deve güden, ve şehire az inen, bizim Yörük dediğimiz, çölün yörükleri olan, Bedevi  birisi gelir ve Peygamberimize der ki :<br />
<br />
"Ya Muhammed, sen peygamber'mişsin, ben kabul ettim, Bana dinden öyle bir şey öğret ki, ben onunla, çölde develerimle olduğum zaman, ibadetimi yapabileyim, ama ben buraya her zaman gelip gidemem, Bana özel bir şey ver ki, ben onunla ibadettiğim zaman, buraya herzaman gelip gitmeme gerek kalmasın" babında, minvalinde bir dua ve istek yapar.<br />
Peygamberimiz de ona cevaben der ki:<br />
<br />
"Bir şey yapacağın zaman, vicdanına bak, kalbine bak, eğer kalbin veya vicdanın onu doğruluyorsa, onu yap, Eğer vicdanın ve kalbin o na yanlış diyorsa, o nu yapma, o'ndan sakın" demiş.<br />
<br />
Yani bedevinin dini Diyaneti Hepsi bu hadis.<br />
O Bedevi ve Bedevi gibileri, cennete kavuşturacak güzel amel, işte tek bir amel, yani nefsi mülhime dir diyor, yani ilham alan nefis, kimden Vicdan meleğinden.<br />
<br />
Yine Peygamberimiz buyurmuşlar :<br />
<br />
"Allah'tan korkmuyorsan, kullardan da Utanmıyorsan, dilediğini yap" demiş <br />
yani vicdan polisin çalışmıyorsa, İstediğini yap o zaman, yani bu sana İstediğini yapmaya Cevaz değil, bilhass,a öyle yaparsan, kendi cehennemini hazırlarsın, demektir bu.<br />
<br />
O ndan da bir üst nefis <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">"nefsi mutmainne"</span></span> dir ki, yani artık tatmin olmuş, Doymuş nefis.<br />
 Kur'an'da Ayet vardır Kalpler ancak Zikir ile doyar<br />
<br />
ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ ٱللَّهِ ۗ أَلَا بِذِكْرِ ٱللَّهِ تَطْمَئِنُّ ٱلْقُلُوبُ<br />
<br />
Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh(zikrillâhi) e lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb<br />
<br />
 Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olanlardır. Haberiniz olsun; kalbleri yalnızca Allah´ın zikriyle mutmain (tatmin) olur. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tatmin olmak</span> :</span> Doymak manasında, Kalpelrin gıdası zikirdir minvalinde yani..<br />
<br />
<br />
Mide ancak yemek içmekle doyar, böbrek su içmekle doyar, beyin şeker ile doyar, saçlar yağ ile doyar, ferç uzuvları sex yapmak ile doyar, gözler güzele bakmak ile doyar, ama kalp Zikir ile doyarmış.<br />
<br />
Öyle olunca belli süre zikir fikir ile meşgul olduğun zaman, işte nefsi mülhime'den sonraki makam olan, mutmain ve makamına yükselirsin, artık bir üst meleğin Sesini duymaya başlarsın, Yani Allah'ın oldurduğu şeylerden şüphe etmezsin, kalbin mutmaindir yani,<br />
olan olaylara pozitif gözle bakaraktan dersin ki :<br />
 "Vardır bir hikmeti, ben bilmiyorum şimdi ama, Öyle olduysa, vardır bir hikmeti"<br />
 meselesine gelmiş oluruz.<br />
<br />
Allah yanlış yapmaz, Allah hata yapmaz, Kader, yani kadere inanmak, burada başlar, gerçek olaraktan kadere inanmak burada başlar, Yani takdirin Allah'ın olduğuna inanmak, burada başlar, mutmain de nefisten sonra, neydi imanın altı şartından birisi "Hayri ve şerrihi minallahi Teala"  yani hayrın da şerrin de Allah'tan olduğuna iman etmek, ancak mutmain nefis olduktan sonra başlar, ve artık o zaman üst Melek grubu, atomların Sesini duymaya başlarsın, yani sana Bu sefer işaretler,  sadece ilham, ses ile olmaz, görüntülü, ses, video, insan, hayvan, kuş, kurt, toprak, taş,.. her şey Sana işaret ve tiyo verebilir, yani Sen onların sözünü tuttukça, onlar sana ilham etmeye, bilgi vermeye devam ederler, ne zaman onların sözünden çıktın, ve onlara itiraz ettin, ya da duymazlıktan geldin, onlar da seni bırakırlar.<br />
<br />
O'ndan da bir üstteki Nefesin Makamı, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">"Raziye ve Marziye" nefis</span></span>lerdir ki, kur'an-ı Kerim'de bu  Bir önceki ile birlikte bu üç nefis, Fecir suresinde geçer,<br />
<br />
يَٰٓأَيَّتُهَا ٱلنَّفْسُ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">ٱلْمُطْمَئِنَّةُ</span></span>  ٱرْجِعِىٓ إِلَىٰ رَبِّكِ <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">رَاضِيَةً مَّرْضِيَّةً</span></span> فَٱدْخُلِى فِى عِبَٰدِى وَٱدْخُلِى جَنَّتِى<br />
<br />
Yâ eyyetuhen nefsul mutmainneh. İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh. Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.<br />
<br />
 Ey Doymuş nefis Dön Rabbine, Sen Rabbinden razı, Rabbinde senden razı olarak gir cennete ya da cennetime ayeti <br />
<br />
(Allah, şöyle der : ) “Ey huzur içinde olan nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabbine dön! (İyi) kullarımın arasına gir. Cennetime gir.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Fecr Suresi 27-28-29-30. Ayet)</span></span><br />
<br />
Burada bunu örneklendirirsek, açıklarsak :<br />
<br />
Mesela dışarıda, doğada kaldın, ve sıcak, ağzın dilin kurudu, susadın, suyunda yok, Oradan bir Kervan geçiyordu, sana baktılar ki, susamış, halinden bildiler, çıkardılar bir bardak su verdiler, soğuk su, içtin suyu, susuzluğun gitti, Sen onlardan razı oldun, ve dedin ki <br />
<br />
"Allah sizden razı olsun"<br />
<br />
 işte sen Onların yaptığı amelden razı, onlar da, sana su verip, senin susuzluğunu gidermekten razı, ve su girdi canına da, artık tekrar cennete kavuştun, dünyada yaşam buldun, örnek bu şekilde, yani şimdi ikisi de razı değil mi, Sen ondan razı, O da senden razı, O da senin susuzluğunu giderdiğinden memnun, Allah'a karşı bir ibadet, bir güzellik, bir hayır yaptığından dolayı memnun, Sen de ondan memnunsun, işte gir cennete artık, cennette güzel güzel yaşayın. Bu da iki nefis makamının örnekle açıklamasıydı, yani bunların üstünde de nefisler var, <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">nefsi Kamil, nefsi Safiye, İhsan makamı, marifet Makamı.</span></span>.<br />
Belki 124.000 dereceye kadar çıkabilirsin, çünkü 124.000 peygamberin her birisinin derecesi farklı, neden "Musa kelimullah" ta "İbrahim halilullah" ve Muhammed de "Habibi Allah" aynı mı, hepsi aynı olsaydı, hepsini habiballah ya da kelimallah derdik, birine kelimallah diyoruz, öbürüne halilullah, öbürüne habib Allah diyoruz, o zaman demek ki hepsinin Allah katında kat sayıları farklı, O yüzden 124.000 peygamber olduğuna göre, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">124 bin nefis makamı</span></span> olabilir, bu bir keşfi bilgidir delillendiremem.<br />
<br />
 şimdi Peygamberimizin orada dediği, "beni nefsimin eline bırakma" dediği nefis, Bunlardan hangisi olabilir, sizce Raziye Nefisin eline bırakma der mi, Öyle Rabb'inden razı olan, ona yapılan hayırdan razı olan birisinden birisinin yanında bırakma diyebilir mi, yahut da bak yukardaki örnekete, o razı olmuş ki, ona bir hayır yapmışlar, onun yanından olmak istemezsen, Suyu veren kimse olmaz, beni onun yaninda bırakma dediğin zaman, Marziye Raziye makamına bırakma dediği zaman, susadığın zaman su verip de, ondan Su içince,  susayana su verdim, suya kandırdım(doyurdum) diye mutlu olacak insan bulamazsın denek olur. Demek ki Peygamberimiz orada "beni nefsimin eline bırakma dediği nefis" aynı Hz Yusuf'un da sızlandığı, vaveylan ettigi emmare nefis, kötülüğü emreden nefisten bahsediyor, Yukarıdaki nefis makamlarından değil, oradaki (Taifte) onun akrabaları, çocuklara emredip, onu taşlatıyorlar, yani o nefis o düşmüş Nefis makamına  onun akrabaları düşmüş, emmare nefis makamındalar, kötülük emrediyorlar, onların eline bırakma diye Ondan dolayı öyle diyor peygamberimiz o düşmüş nefisten dolayı.<br />
<br />
Yine nefis meselesinde, nefsin ile başbaşa seni hiç bırakmazsa,  insan eşiyle birlikte olamaz, nefsi uyanmaz, cima edemez, İnsanoğlu çoğalamaz, çocuk yapamaz, çünkü : <br />
"Allah beni görüyor, bana bakıyor" diye aklından bunu çıkaramazsan, Allah bakarken, nasıl soyunupda hanımın ile cima yapacaksın, nefsin de uyanmaz, korkusundan uyanmaz, nefsin korkudan uyanmaz hale gelir, eşinle birlikte olamazsın, hanımın da uyanmaz, birlikte olamaz seninle, Ondan sonra çocuk da olmaz. Yani Allah bizi bir an unutturuyor, nefsimiz ile başbaşa bırakıyor da, nefsimiz uyanıyor, Çocuk yapıyoruz İnsanoğlu soyu ürüyor, Yani bu duanın gerçek manasını bilmeyen kimseler, Bu duayı yapmasın, dilden değildir, Bu dua kalptendir, ve manasını bilmek lazım.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İmamlar Meselesi</span></span><br />
<br />
Yine İmamlar meselesine gelince, geçen haftalarda sohbetimizde bahsettik, Ben cahillerin imamı olmak istemiyorum, Ben akıllı insanların imamı olmak istiyorum. o yüzden Kur'an'daki o ayeti, o Zikiri Ben okumam, onu Nihat Hatipoğlu okumuş, cahil cühela'nın imamı olmuş diye biraz laf etmiştim. Ve küstürdük birilerini galiba, Yani buradan kastım, yani Ebu Cehil gibi cahilden bahsetmiyorum, yani eğitim almamış, nasıl diyeyim şimdi, Nihat Hoca bir konuyu anlatıyor, 30 kişi 40 kişi var, hepsi dinliyorlar, fakat 15 dakika sonra aynı soruyu öbür taraftan birisi kalkıyor, o da soruyor, oraya niye geldin, niye dinlemiyorsun, Niye anlamadın, yahut niye aynı soruyu soruyorsun, Hoca da diyor az önce sormuştunuz zaten, ya da geçen hafta söylemiştik bu soruyu sordulardı diyor.. Şimdi yani, bu cahillik değil de ne acaba bu? Tamam Nihat hoca profesördür, Üniversitede ders veriyordur, Üniversite öğrencileri de vardır Onun, ama işte yaptığı bir duayı, Ben onun dilinden duymuştum, o ayeti arıyorum vermiyor google şimdi,  beni müttakilerin imamı et ayetini veriyor O da neredeymiş Furkan suresinde  geçen ayeti veriyor, <br />
<br />
<br />
وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّق۪ينَ اِمَامًا<br />
<br />
 Türkçe Okunuşu * Velleżîne yekûlûne rabbenâ heb lenâ min ezvâcinâ veżurriyyâtinâ kurrate a’yunin vec’alnâ lilmuttekîne imâmâ(n)<br />
1. Ömer Çelik Meali Onlar: “Ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve zürriyetimizden gözümüzü aydınlatacak, gönlümüzü sevindirecek sâlih kimseler ihsân eyle! Bizi takvâ sahiplerine önder yap!” diye duâ ederler.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Furkân Suresi 74. Ayet)</span></span><br />
<br />
<br />
Furkan sonrasında geçen benim müttakilerin Allah'a yakın gelenlerin imamı eyle ayetini veriyor , Halbuki ben Nihat hocanın dilinden başka bir buna benzer dua duydum. benim Bilmem kimlere (müslümanlara olabilir mesela) imam et diye bir dua var, ayet var. ben onu okurken duydum onun dilinden. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mesela : </span></span><br />
<br />
Yani şimdi çiftçilik yapanlar bilir ki, annat diye bir şey vardır, sapları kaldırıp patozun içine atmak için toplar biraraya, <br />
ondan daha küçüklere toplamak için tırmık vardır, Tarladaki yere dökülen boynu kırılmış başakları toplarsın Onunla da, <br />
<br />
Bütün sapları annat ile toplarsın bir araya getirirsin, tırmıklada boynu kırılmış başakları bir araya getirirsin, <br />
<br />
ondan sonra patozun içine atarsın, patozun içinde, patoz onları parcalar, sonra, sap ile samanın ayrıldığı yere gelir, <br />
<br />
yani burada da kalbur göreve girer, <br />
<br />
Kalbur kalbur samanları ölçmek içindir, kalbur bir elektir ve biraz büyük bir gözelidir (delikleri büyük yani), O da saman ölçerken kullanılır ki, mesela iki kalbur saman ver dersin. ve yani üstte saman kalır  onunla elediğin zaman saman aşagi geçmez, aşagiya buğday  geçer, samanlar üstte kalır,<br />
<br />
Ondan biraz incesi vardır, O nunla da, unu ellersin, kepekler üstte kalır, işte dediğim burada ki, Sen kimin imamı oldun, kepeklerin mi? bütün sapların mı? boynu kırık başakların mı? ya da buğdayın mı? kimin imamısın sen, ya o da pasta unu, en ince  elekten geçmiş un, üstündeki en ince kepeği de almışsın, neydi o nişasta, nişasta eleği, Sen eliğin hangisisin, nesin kimin imamısın, Sen kimleri bir araya getirdin topladın, senin içinde kimler var, Mesela şimdi Celal Hoca diye birisi var, Profesör, oda ama evrimci coğrafyacı Bilmem neci, Sen dinci, öteki tıpçı, herkesin farklı bir grubu var,cem eğittiği  bir grubu var, imamı olduğu grubu var, o gün diyor sizi imamlarınız ile çağırırız :<br />
<br />
<br />
يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِاِمَامِهِمْۚ</span></span> فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلًا <br />
<br />
Yevme ned’û kulle unâsin bi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">imâmihim</span></span>, fe men ûtiye kitâbehû bi yemînihî fe ulâike yakreûne kitâbehum ve lâ yuzlemûne fetîlâ<br />
<br />
<br />
Bütün insanları kendi <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">önderleriyle (imamlarıyla)</span></span> birlikte çağıracağımız günü hatırla. (O gün) her kime kitabı sağından verilirse, işte onlar kitaplarını okurlar ve kıl kadar haksızlığa uğratılmazlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(İsrâ Suresi 71. Ayet)</span></span><br />
<br />
Sen boynu kırıp başakların imamı mı olmamışsun, yahut da, sap ile samanin karıştığı yerde mi kalmışsın, un musun, ekmeğin imamımısın, kimin imamısın, o gün kimleri topladın, altında kimleri Cem ettin, işte  dönüp arkaya  bakmak lazım, yani döneceksin ardına bakacaksın, Ben kimlerin imamıyım diye, ama yinede şükretmek lazım, nice peygamberler varmış ki, arkasında bir tane ümmeti, inanan ümmeti olmayan peygamberler varmış, bugün kü insanların hepsi, arkasına cemaat toplamış, 1000 kere şükretsin, Yani bir tane cemaati olmayan peygamber varmış, peygamber bizim bugünkü insanların 50 kat 100 kat büyüğü, Öyle ki peygamberin cemaatı yok, bugün kü adamın 3 kişi 5 kişi En azından Facebook arkadaşı Twitter arkadaşı var, yani evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olduk vesselam <br />
<br />
<br />
Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
<br />
Schrems,17.02.2023</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43961</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:57:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43961</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263768" target="_blank" title="">Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği.jpg</a> (Boyut: 1.09 MB / İndirmeler: 2)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz'in yün giymesi, hırkaları ve Hırka-i Şerif ile Hırka-i Saadet üzerine bir değerlendirme</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun zaman zaman yünden yapılmış elbiseler ve hırkalar giydiğini görmekteyiz.<br />
<br />
Bugün halkımız arasında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hırka-i Şerif</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hırka-i Saadet</span> adıyla tanınan bazı mübarek emanetler de, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hırkalarıyla ilgili tarihî ve dinî hatıranın günümüze kadar ulaşmış örneklerindendir.<br />
<br />
Burada öncelikle “hırka”, “bürde” ve “yün” kelimelerinin anlamlarına bakmak gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bürde Ve Hırka Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
“Bürde”, Arapça'da genel olarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">örtünmek, üzerine almak veya giyinmek için kullanılan elbise ve özellikle hırka</span> anlamında kullanılmıştır.<br />
<br />
Hırka ise dış elbisenin üzerine giyilen, çoğunlukla önü açık, kollu bir giysidir. Tarih boyunca yün, pamuk ve benzeri çeşitli malzemelerden yapılmıştır.<br />
<br />
Yün, eski dönemlerde özellikle soğuk iklimlerde ve çobanlık hayatının yaygın olduğu bölgelerde çok kullanılan bir malzeme olmuştur.<br />
<br />
Bu nedenle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Peygamber Efendimiz hiç yün giymezdi”</span> şeklindeki bir düşünce doğru değildir.<br />
<br />
Bilakis hadis ve siyer kaynaklarında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) çeşitli zamanlarda yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in Giydiği Bürde</span></span><br />
<br />
Sehl b. Sa'd'dan (r.a.) nakledilen meşhur rivayette, bir kadın Peygamber Efendimiz'e kendi elleriyle dokuduğu bir bürde getirir.<br />
<br />
Kadın:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Resûlallah! Bunu kendi elimle dokudum, sana giydirmek için getirdim.”</span><br />
<br />
der.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) de buna ihtiyacı olduğu için elbiseyi kabul ettiği aktarılır.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber Efendimiz bu bürdeyi giyerek sahâbenin yanına çıkar.<br />
<br />
Sahâbîlerden biri, Peygamber Efendimiz'in üzerindeki bu güzel elbiseyi görünce:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Resûlallah! Bu ne kadar güzel! Bunu bana verseniz.”</span><br />
<br />
der.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Olur.”</span><br />
<br />
buyurur.<br />
<br />
Daha sonra evine döner ve bürdeyi o sahâbîye gönderir.<br />
<br />
Sahâbe bu davranışı biraz garip karşılar. Çünkü Peygamber Efendimiz'in bizzat giydiği ve ihtiyacı olduğu bir elbiseyi istemesini uygun görmezler.<br />
<br />
Fakat o sahâbî:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Vallahi, onu giymek için istemedim. Öldüğüm zaman kefenim olsun diye istedim.”</span><br />
<br />
diye açıklama yapar.<br />
<br />
Rivayete göre gerçekten de o bürde, vefat ettiğinde kendisine kefen olmuştur.<br />
<br />
Bu olay, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine gelen bir isteği, elinde imkân bulunduğu ölçüde geri çevirmemesi bakımından da dikkat çekicidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî ve diğer hadis kaynaklarında benzer rivayetler bulunmaktadır.)</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kâ'b Bin Züheyr Ve Kasîde-i Bürde</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in hırkalarıyla ilgili en meşhur olaylardan biri de Arap şairlerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kâ'b b. Züheyr</span> ile ilgilidir.<br />
<br />
Kâ'b b. Züheyr, başlangıçta İslâm'a karşı şiirleri bulunan kişilerden biriydi. Daha sonra Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelerek Müslüman olduğu ve meşhur kasidesini okuduğu rivayet edilir.<br />
<br />
Bu kasidede Peygamber Efendimiz'i öven ve O'nun hak yolun rehberi olduğunu anlatan beyitler bulunuyordu.<br />
<br />
Rivayete göre Kâ'b b. Züheyr kasidesini tamamladığında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerindeki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bürdeyi, yani hırkayı</span> çıkararak Kâ'b'a vermiştir.<br />
<br />
Bu olay sebebiyle daha sonra <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kasîde-i Bürde”</span> adıyla meşhur olan eser, İslâm edebiyatında çok önemli bir yer kazanmıştır.<br />
<br />
Buradaki “Bürde” kelimesi de hırka anlamında kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hırka-i Saadet</span></span><br />
<br />
İstanbul'da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi</span>'nde muhafaza edilen ve Hırka-i Saadet adıyla bilinen emanet, Peygamber Efendimiz'e nispet edilen mübarek emanetlerden biridir.<br />
<br />
Hırka-i Saadet'in tarih boyunca Osmanlı padişahları tarafından büyük bir hürmetle muhafaza edildiği bilinmektedir.<br />
<br />
Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra mukaddes emanetlerin önemli bir bölümü İstanbul'a getirilmiş ve Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmiştir.<br />
<br />
Bugün de Hırka-i Saadet, İslâm tarihinin ve Osmanlı döneminin önemli hatıralarından biri olarak korunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hırka-i Şerif Ve Veysel Karânî</span></span><br />
<br />
Halkımız arasında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hırka-i Şerif</span> olarak bilinen diğer hırka ise Veysel Karânî'ye nispet edilen hırkadır.<br />
<br />
Veysel Karânî'nin asıl adı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Üveys b. Âmir el-Karnî</span> olarak nakledilir.<br />
<br />
Yemen'in Karn bölgesinden olduğu için “Karnî” nisbesiyle tanınmıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) zamanında yaşamış, fakat kendisiyle görüşememiştir. Bu nedenle sahâbî değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tâbiînden</span> kabul edilmiştir.<br />
<br />
Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'e olan sevgisi ise İslâm kültüründe son derece meşhur olmuştur.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'i hiç görmeden O'na büyük bir muhabbet beslemiş, annesine olan hizmeti ve bağlılığı sebebiyle de büyük bir veli olarak anılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Veysel Karânî Neden Peygamber Efendimiz'i Göremedi?</span></span><br />
<br />
Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'i görmek için Medine'ye gitmek istediği, ancak yaşlı ve bakıma muhtaç annesine hizmet etmekle yükümlü olduğu anlatılır.<br />
<br />
Rivayete göre annesinden izin alarak Medine'ye gider.<br />
<br />
Fakat Peygamber Efendimiz o sırada evde değildir.<br />
<br />
Veysel Karânî, annesine fazla beklemeyeceğine dair söz verdiği için Peygamber Efendimiz'i beklemeden Yemen'e geri döner.<br />
<br />
İslâm kültüründe bu olay, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">anne hakkına ve anneye verilen sözün önemine</span></span> çok güzel bir örnek olarak anlatılmıştır.<br />
<br />
Çünkü Veysel Karânî'nin Peygamber sevgisi, annesine karşı sorumluluğunu terk etmesine sebep olmamıştır.<br />
<br />
Tam tersine, Peygamber Efendimiz'e olan sevgisini Allah'ın ve annesinin hakkını gözeterek yaşamıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in Veysel Karânî Hakkındaki Övgüsü</span></span><br />
<br />
Veysel Karânî hakkında hadis kaynaklarında önemli rivayetler bulunmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Ömer'e, Yemen tarafından gelecek olan Üveys b. Âmir ile karşılaşması hâlinde ondan kendisi ve ümmeti için dua istemesini tavsiye ettiği rivayet edilir.<br />
<br />
Bu rivayetler Veysel Karânî'nin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na iman eden ve O'nu seven büyük bir tâbiî</span> olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.<br />
<br />
Buradan çıkarılacak en güzel derslerden biri şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir insanın Allah ve Resûlü'ne olan sevgisi yalnızca onları gözleriyle görmesine bağlı değildir. Gerçek sevgi, iman, sadakat ve itaatle ortaya çıkar.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Veysel Karânî'ye Hırka Verilmesi</span></span><br />
<br />
Halk arasında ve bazı tarihî kaynaklarda, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Veysel Karânî'ye verilmek üzere hırkasını Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye teslim ettiği anlatılmaktadır.<br />
<br />
Rivayete göre Veysel Karânî, Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Medine'ye geldiğinde kendisine Peygamber Efendimiz'in hırkası teslim edilmiştir.<br />
<br />
Bu hırkanın daha sonraki nesiller boyunca Veysel Karânî'nin ailesinde muhafaza edildiği ve nihayet İstanbul'a getirildiği anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ancak burada önemli bir hususu belirtmek gerekir: Hırka-i Şerif'in Peygamber Efendimiz'e ait olduğu ve Veysel Karânî'ye intikal ettiği yönündeki anlatım, İslâm kültüründe çok meşhur olmakla birlikte, bu tür mukaddes emanetlerin tarihî zincirleri konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.</span></span><br />
<br />
Dolayısıyla bunu kesinliği tartışmasız bir tarihî belge gibi değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geleneksel rivayet ve tarihî aktarım</span> çerçevesinde değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hırka Ve Tasavvuf Geleneği</span></span><br />
<br />
Hırka, zaman içerisinde tasavvuf ve tarikat geleneğinde de önemli bir sembol hâline gelmiştir.<br />
<br />
Dervişlerin hırka giymesi, Peygamber Efendimiz'e duyulan sevgi ve bağlılığın yanında, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünyevî gösterişten uzaklaşmayı, tevazuyu ve mânevî terbiyeyi</span> temsil eden bir sembol olarak değerlendirilmiştir.<br />
<br />
Tasavvuf geleneğinde farklı hırka türlerinden söz edilmektedir.<br />
<br />
Bunlar arasında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İrade hırkası,<br />
<br />
Tövbe hırkası,<br />
<br />
Muhip hırkası,<br />
<br />
Teberrük hırkası,<br />
<br />
İrşad hırkası,<br />
<br />
Hilâfet veya icâzet hırkası,<br />
<br />
Tasarruf hırkası,<br />
<br />
Sema hırkası</span><br />
<br />
gibi farklı isimlendirmeler bulunmaktadır.<br />
<br />
Bunların anlamları ve giydirilme şekilleri tarikattan tarikata değişiklik gösterebilir.<br />
<br />
Bu konu kendi başına ayrıca ele alınabilecek kadar geniştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şâban'ın On Beşinci Gecesi Ve Koyunların Kılları</span></span><br />
<br />
Konumuzun diğer bölümünde ise Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili meşhur bir rivayet bulunmaktadır.<br />
<br />
Rivayetin yaygın şekli şöyledir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allah Teâlâ Şâban'ın on beşinci gecesi rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.”</span></span><br />
<br />
Bu rivayet <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tirmizî ve İbn Mâce</span> gibi hadis kaynaklarında farklı lafızlarla yer almaktadır.<br />
<br />
Burada özellikle bir kelime üzerinde durmak gerekir.<br />
<br />
İnternette ve bazı aktarımlarda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mudar kabilesi”</span> şeklinde ifadeler görülebilmektedir.<br />
<br />
Fakat hadis kaynaklarında ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan meşhur şekli <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kelb kabilesinin koyunları”</span> şeklindedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Dolayısıyla “Mudar kabilesinin koyunları” şeklindeki ifadeyi hadisin asıl lafzı olarak vermek doğru değildir.</span></span><br />
<br />
Buradaki benzetmenin sebebi, Kelb kabilesinin çok fazla koyuna sahip olmasıyla açıklanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şâban'ın Ortası Hakkındaki Diğer Rivayet</span></span><br />
<br />
İbn Mâce'de yer alan başka bir rivayette ise Şâban ayının ortasındaki gece hakkında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şâban'ın ortasında geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü oruçla geçirin...”</span><br />
<br />
şeklinde bir rivayet nakledilmiştir.<br />
<br />
Bu rivayette Allah'ın rahmetinin genişliğinden ve bağışlanma talebinde bulunanların affedilmesinden söz edilmektedir.<br />
<br />
Ancak bu konudaki rivayetlerin sıhhat dereceleri hakkında hadis âlimleri arasında farklı değerlendirmeler bulunduğunu da belirtmek gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bu sebeple Şâban'ın on beşinci gecesiyle ilgili rivayetleri aktarırken, bütün rivayetleri tartışmasız sahih hadisler gibi sunmak yerine, hadis âlimlerinin değerlendirmelerini de dikkate almak daha doğru olur.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Yün, Hırka Ve Veysel Karânî Arasındaki Bağ</span></span><br />
<br />
Bütün bu anlatılanları bir araya getirdiğimizde, yün ve hırkanın İslâm kültüründe yalnızca bir giysi olmadığını görürüz.<br />
<br />
Yün, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) döneminde kullanılan doğal bir giysi malzemesidir.<br />
<br />
Hırka ise hem günlük hayatta kullanılan bir elbise olmuş hem de zaman içerisinde Peygamber Efendimiz'e duyulan sevginin ve tasavvufî geleneğin sembollerinden biri hâline gelmiştir.<br />
<br />
Veysel Karânî kıssasında ise hırka, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na duyulan sevginin</span> sembolü olarak anlatılmıştır.<br />
<br />
Burada asıl önemli olan hırkanın kumaşından daha ziyade, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">onu anlamlı hâle getiren sevgi, iman, sadakat, edep ve Peygamber Efendimiz'e bağlılıktır.</span></span><br />
<br />
Çünkü bir hırkaya sahip olmak insanı kendiliğinden Allah'ın sevgili kulu hâline getirmez.<br />
<br />
Asıl olan, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ahlâkını anlamaya ve O'nun sünnetine uymaya çalışmaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.<br />
<br />
Bürde kelimesi de hırka ve üzerine örtünülen elbise anlamlarında kullanılmıştır.<br />
<br />
Kâ'b b. Züheyr'e verilen hırka ve Veysel Karânî'ye nispet edilen Hırka-i Şerif, İslâm kültüründe Peygamber Efendimiz'in hırkasıyla ilgili en meşhur hatıralar arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Hırka-i Saadet ise bugün Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilen mukaddes emanetler arasında bulunmaktadır.<br />
<br />
Fakat bu emanetler hakkında konuşurken <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tarihî belge, hadis rivayeti ve halk arasında oluşmuş geleneksel anlatıları birbirinden ayırmak</span> gerekir.<br />
<br />
Aynı şekilde Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili rivayetlerde de hadis metninin doğru aktarılması önemlidir.<br />
<br />
Özellikle:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca”</span></span><br />
<br />
şeklindeki meşhur rivayetin, internet üzerindeki bazı aktarımlarda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mudar”</span> olarak değiştirilmemesine dikkat edilmelidir.<br />
<br />
Bütün bu rivayetlerin ve emanetlerin bize hatırlattığı en önemli şey ise şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'i sevmek, yalnızca O'na ait olduğu söylenen bir hırkayı ziyaret etmekten ibaret değildir. Asıl sevgi, O'nun getirdiği dine, güzel ahlâka, sünnete, merhamete, edebe ve Allah'a kulluğa sarılmaktır.</span></span><br />
<br />
Allah Teâlâ bizleri Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sevgisinden, şefaatinden ve güzel ahlâkından nasiplenen kullarından eylesin.<br />
<br />
Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir Karoglan Derleme Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 14.02.2023</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263768" target="_blank" title="">Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği.jpg</a> (Boyut: 1.09 MB / İndirmeler: 2)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hz Muhammed Ve Hırka Geleneği</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz'in yün giymesi, hırkaları ve Hırka-i Şerif ile Hırka-i Saadet üzerine bir değerlendirme</span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun zaman zaman yünden yapılmış elbiseler ve hırkalar giydiğini görmekteyiz.<br />
<br />
Bugün halkımız arasında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hırka-i Şerif</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hırka-i Saadet</span> adıyla tanınan bazı mübarek emanetler de, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hırkalarıyla ilgili tarihî ve dinî hatıranın günümüze kadar ulaşmış örneklerindendir.<br />
<br />
Burada öncelikle “hırka”, “bürde” ve “yün” kelimelerinin anlamlarına bakmak gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bürde Ve Hırka Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
“Bürde”, Arapça'da genel olarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">örtünmek, üzerine almak veya giyinmek için kullanılan elbise ve özellikle hırka</span> anlamında kullanılmıştır.<br />
<br />
Hırka ise dış elbisenin üzerine giyilen, çoğunlukla önü açık, kollu bir giysidir. Tarih boyunca yün, pamuk ve benzeri çeşitli malzemelerden yapılmıştır.<br />
<br />
Yün, eski dönemlerde özellikle soğuk iklimlerde ve çobanlık hayatının yaygın olduğu bölgelerde çok kullanılan bir malzeme olmuştur.<br />
<br />
Bu nedenle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Peygamber Efendimiz hiç yün giymezdi”</span> şeklindeki bir düşünce doğru değildir.<br />
<br />
Bilakis hadis ve siyer kaynaklarında Hz. Peygamber'in (s.a.v.) çeşitli zamanlarda yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in Giydiği Bürde</span></span><br />
<br />
Sehl b. Sa'd'dan (r.a.) nakledilen meşhur rivayette, bir kadın Peygamber Efendimiz'e kendi elleriyle dokuduğu bir bürde getirir.<br />
<br />
Kadın:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Resûlallah! Bunu kendi elimle dokudum, sana giydirmek için getirdim.”</span><br />
<br />
der.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) de buna ihtiyacı olduğu için elbiseyi kabul ettiği aktarılır.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber Efendimiz bu bürdeyi giyerek sahâbenin yanına çıkar.<br />
<br />
Sahâbîlerden biri, Peygamber Efendimiz'in üzerindeki bu güzel elbiseyi görünce:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Resûlallah! Bu ne kadar güzel! Bunu bana verseniz.”</span><br />
<br />
der.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Olur.”</span><br />
<br />
buyurur.<br />
<br />
Daha sonra evine döner ve bürdeyi o sahâbîye gönderir.<br />
<br />
Sahâbe bu davranışı biraz garip karşılar. Çünkü Peygamber Efendimiz'in bizzat giydiği ve ihtiyacı olduğu bir elbiseyi istemesini uygun görmezler.<br />
<br />
Fakat o sahâbî:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Vallahi, onu giymek için istemedim. Öldüğüm zaman kefenim olsun diye istedim.”</span><br />
<br />
diye açıklama yapar.<br />
<br />
Rivayete göre gerçekten de o bürde, vefat ettiğinde kendisine kefen olmuştur.<br />
<br />
Bu olay, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kendisine gelen bir isteği, elinde imkân bulunduğu ölçüde geri çevirmemesi bakımından da dikkat çekicidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî ve diğer hadis kaynaklarında benzer rivayetler bulunmaktadır.)</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kâ'b Bin Züheyr Ve Kasîde-i Bürde</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in hırkalarıyla ilgili en meşhur olaylardan biri de Arap şairlerinden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kâ'b b. Züheyr</span> ile ilgilidir.<br />
<br />
Kâ'b b. Züheyr, başlangıçta İslâm'a karşı şiirleri bulunan kişilerden biriydi. Daha sonra Peygamber Efendimiz'in huzuruna gelerek Müslüman olduğu ve meşhur kasidesini okuduğu rivayet edilir.<br />
<br />
Bu kasidede Peygamber Efendimiz'i öven ve O'nun hak yolun rehberi olduğunu anlatan beyitler bulunuyordu.<br />
<br />
Rivayete göre Kâ'b b. Züheyr kasidesini tamamladığında Peygamber Efendimiz (s.a.v.) üzerindeki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bürdeyi, yani hırkayı</span> çıkararak Kâ'b'a vermiştir.<br />
<br />
Bu olay sebebiyle daha sonra <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kasîde-i Bürde”</span> adıyla meşhur olan eser, İslâm edebiyatında çok önemli bir yer kazanmıştır.<br />
<br />
Buradaki “Bürde” kelimesi de hırka anlamında kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hırka-i Saadet</span></span><br />
<br />
İstanbul'da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Topkapı Sarayı Hırka-i Saadet Dairesi</span>'nde muhafaza edilen ve Hırka-i Saadet adıyla bilinen emanet, Peygamber Efendimiz'e nispet edilen mübarek emanetlerden biridir.<br />
<br />
Hırka-i Saadet'in tarih boyunca Osmanlı padişahları tarafından büyük bir hürmetle muhafaza edildiği bilinmektedir.<br />
<br />
Mısır'ın Osmanlılar tarafından fethinden sonra mukaddes emanetlerin önemli bir bölümü İstanbul'a getirilmiş ve Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmiştir.<br />
<br />
Bugün de Hırka-i Saadet, İslâm tarihinin ve Osmanlı döneminin önemli hatıralarından biri olarak korunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hırka-i Şerif Ve Veysel Karânî</span></span><br />
<br />
Halkımız arasında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hırka-i Şerif</span> olarak bilinen diğer hırka ise Veysel Karânî'ye nispet edilen hırkadır.<br />
<br />
Veysel Karânî'nin asıl adı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Üveys b. Âmir el-Karnî</span> olarak nakledilir.<br />
<br />
Yemen'in Karn bölgesinden olduğu için “Karnî” nisbesiyle tanınmıştır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) zamanında yaşamış, fakat kendisiyle görüşememiştir. Bu nedenle sahâbî değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tâbiînden</span> kabul edilmiştir.<br />
<br />
Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'e olan sevgisi ise İslâm kültüründe son derece meşhur olmuştur.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'i hiç görmeden O'na büyük bir muhabbet beslemiş, annesine olan hizmeti ve bağlılığı sebebiyle de büyük bir veli olarak anılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Veysel Karânî Neden Peygamber Efendimiz'i Göremedi?</span></span><br />
<br />
Veysel Karânî'nin Peygamber Efendimiz'i görmek için Medine'ye gitmek istediği, ancak yaşlı ve bakıma muhtaç annesine hizmet etmekle yükümlü olduğu anlatılır.<br />
<br />
Rivayete göre annesinden izin alarak Medine'ye gider.<br />
<br />
Fakat Peygamber Efendimiz o sırada evde değildir.<br />
<br />
Veysel Karânî, annesine fazla beklemeyeceğine dair söz verdiği için Peygamber Efendimiz'i beklemeden Yemen'e geri döner.<br />
<br />
İslâm kültüründe bu olay, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">anne hakkına ve anneye verilen sözün önemine</span></span> çok güzel bir örnek olarak anlatılmıştır.<br />
<br />
Çünkü Veysel Karânî'nin Peygamber sevgisi, annesine karşı sorumluluğunu terk etmesine sebep olmamıştır.<br />
<br />
Tam tersine, Peygamber Efendimiz'e olan sevgisini Allah'ın ve annesinin hakkını gözeterek yaşamıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in Veysel Karânî Hakkındaki Övgüsü</span></span><br />
<br />
Veysel Karânî hakkında hadis kaynaklarında önemli rivayetler bulunmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Ömer'e, Yemen tarafından gelecek olan Üveys b. Âmir ile karşılaşması hâlinde ondan kendisi ve ümmeti için dua istemesini tavsiye ettiği rivayet edilir.<br />
<br />
Bu rivayetler Veysel Karânî'nin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na iman eden ve O'nu seven büyük bir tâbiî</span> olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.<br />
<br />
Buradan çıkarılacak en güzel derslerden biri şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir insanın Allah ve Resûlü'ne olan sevgisi yalnızca onları gözleriyle görmesine bağlı değildir. Gerçek sevgi, iman, sadakat ve itaatle ortaya çıkar.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Veysel Karânî'ye Hırka Verilmesi</span></span><br />
<br />
Halk arasında ve bazı tarihî kaynaklarda, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Veysel Karânî'ye verilmek üzere hırkasını Hz. Ömer ve Hz. Ali'ye teslim ettiği anlatılmaktadır.<br />
<br />
Rivayete göre Veysel Karânî, Hz. Ömer'in halifeliği döneminde Medine'ye geldiğinde kendisine Peygamber Efendimiz'in hırkası teslim edilmiştir.<br />
<br />
Bu hırkanın daha sonraki nesiller boyunca Veysel Karânî'nin ailesinde muhafaza edildiği ve nihayet İstanbul'a getirildiği anlatılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ancak burada önemli bir hususu belirtmek gerekir: Hırka-i Şerif'in Peygamber Efendimiz'e ait olduğu ve Veysel Karânî'ye intikal ettiği yönündeki anlatım, İslâm kültüründe çok meşhur olmakla birlikte, bu tür mukaddes emanetlerin tarihî zincirleri konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.</span></span><br />
<br />
Dolayısıyla bunu kesinliği tartışmasız bir tarihî belge gibi değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">geleneksel rivayet ve tarihî aktarım</span> çerçevesinde değerlendirmek daha ihtiyatlıdır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hırka Ve Tasavvuf Geleneği</span></span><br />
<br />
Hırka, zaman içerisinde tasavvuf ve tarikat geleneğinde de önemli bir sembol hâline gelmiştir.<br />
<br />
Dervişlerin hırka giymesi, Peygamber Efendimiz'e duyulan sevgi ve bağlılığın yanında, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünyevî gösterişten uzaklaşmayı, tevazuyu ve mânevî terbiyeyi</span> temsil eden bir sembol olarak değerlendirilmiştir.<br />
<br />
Tasavvuf geleneğinde farklı hırka türlerinden söz edilmektedir.<br />
<br />
Bunlar arasında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İrade hırkası,<br />
<br />
Tövbe hırkası,<br />
<br />
Muhip hırkası,<br />
<br />
Teberrük hırkası,<br />
<br />
İrşad hırkası,<br />
<br />
Hilâfet veya icâzet hırkası,<br />
<br />
Tasarruf hırkası,<br />
<br />
Sema hırkası</span><br />
<br />
gibi farklı isimlendirmeler bulunmaktadır.<br />
<br />
Bunların anlamları ve giydirilme şekilleri tarikattan tarikata değişiklik gösterebilir.<br />
<br />
Bu konu kendi başına ayrıca ele alınabilecek kadar geniştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şâban'ın On Beşinci Gecesi Ve Koyunların Kılları</span></span><br />
<br />
Konumuzun diğer bölümünde ise Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili meşhur bir rivayet bulunmaktadır.<br />
<br />
Rivayetin yaygın şekli şöyledir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allah Teâlâ Şâban'ın on beşinci gecesi rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar.”</span></span><br />
<br />
Bu rivayet <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tirmizî ve İbn Mâce</span> gibi hadis kaynaklarında farklı lafızlarla yer almaktadır.<br />
<br />
Burada özellikle bir kelime üzerinde durmak gerekir.<br />
<br />
İnternette ve bazı aktarımlarda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mudar kabilesi”</span> şeklinde ifadeler görülebilmektedir.<br />
<br />
Fakat hadis kaynaklarında ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nde yer alan meşhur şekli <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kelb kabilesinin koyunları”</span> şeklindedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Dolayısıyla “Mudar kabilesinin koyunları” şeklindeki ifadeyi hadisin asıl lafzı olarak vermek doğru değildir.</span></span><br />
<br />
Buradaki benzetmenin sebebi, Kelb kabilesinin çok fazla koyuna sahip olmasıyla açıklanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şâban'ın Ortası Hakkındaki Diğer Rivayet</span></span><br />
<br />
İbn Mâce'de yer alan başka bir rivayette ise Şâban ayının ortasındaki gece hakkında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şâban'ın ortasında geceyi ibadetle geçirin, gündüzünü oruçla geçirin...”</span><br />
<br />
şeklinde bir rivayet nakledilmiştir.<br />
<br />
Bu rivayette Allah'ın rahmetinin genişliğinden ve bağışlanma talebinde bulunanların affedilmesinden söz edilmektedir.<br />
<br />
Ancak bu konudaki rivayetlerin sıhhat dereceleri hakkında hadis âlimleri arasında farklı değerlendirmeler bulunduğunu da belirtmek gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bu sebeple Şâban'ın on beşinci gecesiyle ilgili rivayetleri aktarırken, bütün rivayetleri tartışmasız sahih hadisler gibi sunmak yerine, hadis âlimlerinin değerlendirmelerini de dikkate almak daha doğru olur.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Yün, Hırka Ve Veysel Karânî Arasındaki Bağ</span></span><br />
<br />
Bütün bu anlatılanları bir araya getirdiğimizde, yün ve hırkanın İslâm kültüründe yalnızca bir giysi olmadığını görürüz.<br />
<br />
Yün, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) döneminde kullanılan doğal bir giysi malzemesidir.<br />
<br />
Hırka ise hem günlük hayatta kullanılan bir elbise olmuş hem de zaman içerisinde Peygamber Efendimiz'e duyulan sevginin ve tasavvufî geleneğin sembollerinden biri hâline gelmiştir.<br />
<br />
Veysel Karânî kıssasında ise hırka, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Peygamber Efendimiz'i görmeden O'na duyulan sevginin</span> sembolü olarak anlatılmıştır.<br />
<br />
Burada asıl önemli olan hırkanın kumaşından daha ziyade, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">onu anlamlı hâle getiren sevgi, iman, sadakat, edep ve Peygamber Efendimiz'e bağlılıktır.</span></span><br />
<br />
Çünkü bir hırkaya sahip olmak insanı kendiliğinden Allah'ın sevgili kulu hâline getirmez.<br />
<br />
Asıl olan, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ahlâkını anlamaya ve O'nun sünnetine uymaya çalışmaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yünlü elbiseler ve hırkalar kullandığına dair rivayetler bulunmaktadır.<br />
<br />
Bürde kelimesi de hırka ve üzerine örtünülen elbise anlamlarında kullanılmıştır.<br />
<br />
Kâ'b b. Züheyr'e verilen hırka ve Veysel Karânî'ye nispet edilen Hırka-i Şerif, İslâm kültüründe Peygamber Efendimiz'in hırkasıyla ilgili en meşhur hatıralar arasında yer almaktadır.<br />
<br />
Hırka-i Saadet ise bugün Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilen mukaddes emanetler arasında bulunmaktadır.<br />
<br />
Fakat bu emanetler hakkında konuşurken <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tarihî belge, hadis rivayeti ve halk arasında oluşmuş geleneksel anlatıları birbirinden ayırmak</span> gerekir.<br />
<br />
Aynı şekilde Şâban ayının on beşinci gecesiyle ilgili rivayetlerde de hadis metninin doğru aktarılması önemlidir.<br />
<br />
Özellikle:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Kelb kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca”</span></span><br />
<br />
şeklindeki meşhur rivayetin, internet üzerindeki bazı aktarımlarda <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mudar”</span> olarak değiştirilmemesine dikkat edilmelidir.<br />
<br />
Bütün bu rivayetlerin ve emanetlerin bize hatırlattığı en önemli şey ise şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'i sevmek, yalnızca O'na ait olduğu söylenen bir hırkayı ziyaret etmekten ibaret değildir. Asıl sevgi, O'nun getirdiği dine, güzel ahlâka, sünnete, merhamete, edebe ve Allah'a kulluğa sarılmaktır.</span></span><br />
<br />
Allah Teâlâ bizleri Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sevgisinden, şefaatinden ve güzel ahlâkından nasiplenen kullarından eylesin.<br />
<br />
Âmin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir Karoglan Derleme Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 14.02.2023</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA["Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin" Sünnetmidir Atasözümü?]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43960</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:51:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43960</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263767" target="_blank" title="">Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin  Sünnetmidir Atasözümü.jpg</a> (Boyut: 974.3 KB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin" Sünnetmidir Yoksa Atasözümü?</span></span><br />
<br />
Ayağını sıcak tut başını serin deyimi, ya da Türk atasözü, bazılarınca yanlış, bazılarınca Doğru bir söz olaraktan irdeleniyor.<br />
<br />
Bu atalarca test edilmiş, ve bu söze varılmış bir söz ki, o Atalar, yani eski çağda kalmış, atalar değil sadece, Anunaküleri o piramitleri nasıl yaptıklarını, yine mu kıtasını, agartayı düşündüğümüz zaman, onların da, bizim teknolojik seviyemize ulaştıklarını, anlayabiliriz, ve onlar da öyle cahil insanlar değildi, cahil insanların sözü değil bu sözler.<br />
 <br />
şimdi bu meseleyi biraz açıklığa kavuşturursak<br />
<br />
Peygamberimizin Arabistan gibi sıcak bir ülkede, yün takke giydiğini düşündüğümüz zaman, insan garipsiyor, ve yün öyle bir doku ki, yazın serin, kışın sıcak tutuyor, bunu Muhammed O günkü fizik ve Kimya ve biyoloji bilgisi ile nereden biliyordu, Aynen taş binalar da, duvarları taştan olan binalarda, odanın içini bir defa ısıttığın zaman, kışın sıcaklığı dışarı salmadığı için, sıcak kalıyor, Yazın da dışarısının sıcağını içeri almadığı için, serin kalıyor, bugün bunun için, İzocam diye, taşı parçalayıp toz haline getirmişler, veya kumu, yani kum cam demek, camın ana yapısı, Öyle olunca izocam, yani cam tozu, yani kum tozu ya da taş tozu, iki çeşit zaten İzocam var, bir cam parçacıklarından yapılan, bir de taş parçacıklarından yapılan, aslında ikisi de aynı, camın ana yapısıda zaten kumtaş  da aynı görevi yapıyor, bugün çatıyı İzocam la kaplatmak demek, işte ısı kaybına engel oluyor, Aynen taş binaların fonksiyonu gibi.<br />
 <br />
şimdi biraz geri dönelim konumuza, başı Serin ayağı sıcak tutmak<br />
<br />
Bundan önceki haftalarda yaptığımız sohbette demiştik ki, kar yağması için, ya da yağmur yağması için, Aynen Çaydanlıktaki suyun kaynadığı zaman, buharın kapağı atacak derecede yükselmesi, Hatta çaydanlığı ve kapağını Fırlatması atmasına neden oluyor, çünkü suyun içindeki genleşen hava, buharlaşıp, buhar gücüyle, kapağı yukarı kaldırıyor, ve Aynen alkollü termometrelerde de, o kırmızı sıvı, sıcaklık yükselince yukarı çıkıyor, bize dereceyi gösteriyor, Soğuyunca O kırmızı gösterge Aşağı iniyor, bu bize neyi anlatır, bizim vücudumuzdaki kırmızı Sıvı ne, kan, ve tansiyon yükseldi ne demek, yani motor hararet yaptı, sıcaklıktan kanı kaynattı, kan da kaynayınca tepenin attı, sinirlendin, yaz günü sinirlenen çok olur, sıcaktan, Bir de Ramazan'da, neden Tepesi atmıştır adamın Çaydanlığın kapağı atmış, Çaydanlığın kapağı neden atıyor, kaynadığından, Peygamberimiz ne demiş, sinirlenmek şeytandandır, şeytan cehennemin hatibi diyor zaten, Kur'an'da kendisini Allah'ın ateşten yarattığını, ve insanı topraktan yarattığını, O yüzden ateşin topraktan üstün olduğunu söylüyor, o zaman hiddetlenmek şeytandandır demiş peygamberimiz, işte bir hiddetlenince, bir de vücudumuz yani Kalbimiz hararet yapıp, motor su kaynatınca, yani vücudun suyu, esas Suyu, Kan sıvısıdır, işte kalpte hararet yapınca, aynı termometredeki kırmızı sıvının yükselmesi gibi, kan beynine vuruyor, beyine vurunca, işte aklı dumura uğratıyor, işte sinirlenme ve benzeri yine şeytanın ahlakı olan hiddetlenme de, aynı şekilde Kanı tepeye fırlatıyor, ve tansiyon çıkıyor, yükseliyor, O yüzden, Peygamberimiz demiş ki, hiddetlendiğiniz zaman, ayaktaysanız oturun, oturuyorsunuz yatın, veyahut gidin güzelce abdest alın, hiddetiniz geçer demiş, Bunu Peygamberimiz nereden biliyordu ki, Allah bildirmiş olmasa, bunu bir kitapta mı okudu, Hayır, Allah ona ilham etti, ve kalbine doğdu bildi. işte Su, soğuk su, O termometredeki kırmızı sıvının alt tarafını soğuttuğumuz Zaman, birden o göstergedeki yükselen kırmızı sıvı, aşağı inmeye başlayacaktır. işte o yüzden, Peygamberimiz de galiba demiş <br />
<br />
“Hamamdan çıkarken ayakları soğuk su ile yıkamak baş ağrısını giderir.” <br />
<br />
(Ebu Nuaym; Muhtârü'l-Ehâdîs, s.101)<br />
<br />
banyodan çıkmadan önce ayaklara soğuk su dökmek ne yapıyor, Aynen o Termometrenin altındaki, topurcuk kısmındaki, kırmızı sıvıyı alttan soğutunca, yükselmiş tavan yapmış kırmızı sıvı,  senmeye başlıyor, inmeye başlıyor, yani derece düşüyor, Hani kaynayan Çaydanlığın içine soğuk su dökerseniz, kaynaması biterse, buhar azaldığı için, kaynama Olmadığı için, yani kaynama durduğu için, kapak atmaz, yani tansiyon çıkmaz, yaz gününde insanların sinirli olması, sıcaklık sebebiyle, ve tansiyonun yükselmesi sebebiyle, yine açlık sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır, yine bir de şeytanın hiddetlendirmesi, sinirlendirmesi sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır. <br />
<br />
Takke Öyle Bir Şey ki, yazın Serinlemek için kullanırız, başımıza güneşten sıcak geçmesin diye korumak için giyeriz, kışın da soğuktan üşümemek için yine şapka giyeriz, yani Multi fonksiyon.<br />
<br />
 Yani hem yaz hem kış, Aynen bunu uniseks gibi bir şey, hem erkek hem dişi deniyor ya, Bu da Multi fonksiyon hem yaz hem kış.<br />
<br />
 işte Muhammed Yaz Günü çölde, neden yün takke giyiyor, Güneşin sıcaklığı, Vücuttaki kanı kaynatıp da, tepem atmasın diye, hemde sinirlenmeyeyim, hem de Tansiyonum çıkıp, Allah korusun beyin kanaması olmasın diye, Hani Çaydanlığın Tepesi Attı mıyd,ı kapağı fırlatıp atıyor, tansiyonun çıktığı zaman, beyin kanaması, çaydanlık kapağı attı demek, işte yazın yün takke giymek, kışın yine yün takke giymek, kışın üşümemek için, Yazın da sıcaktan tansiyonun çıkmaması, ve başının zarar görmemesi için, takke, yün takke.<br />
<br />
Gelelim ayakları sıcak tutma meselesine<br />
Ayakların üşüdüğü zaman, ta bu üşüme, bağırsaklarına kadar uzanır, ve Bağırsaklarında gaz meydana getiriyor, abdestini tutamazsın. Ama bu kış günü için geçerli, kış günü Ayaklarını sıcak tutman lazım. yazın ayaklarını yün çorap giyersin, Yani yine aynı şekilde fakat, mayasıl denen bir hastalık meydana gelir, ayak parmakların arası yara olur, yün takke ve yün çorap aynı şekilde yazın ve kışın iyidir. fakat yazın bir yan tesiri olur, mayasır denilen, parmak aralarında yara meydana getirir, hava almadığı için, ama aynı fonksiyon, yazın serin tutmak, kışın sıcak tutmak için, yün iyidir. ve yazın banyodan çıkmadan önce, vücudun  banyo ettiğin zaman,  sıcak suyla  vücudunu, sıcak bir zamanda, daha da ısıttığın için, kanda ısınıp, tepen atma tehlikesi, yani tansiyonunun çıkma tehlikesi meydana gelir, ve banyoda düşüp bayılabilirsin, beyin kanaması geçirebilirsin, tehlikeli, O yüzden yazın sıcak suyla banyo yaptığın zaman, çıkmadan önce dizden aşağılara Soğuk su dökmek, Musluktan Akan soğuk sudan dökünmek, aynı termometredeki, alttaki tomurcuk kısmı soğutup, yükselen göstergedeki, kırmızı sıvının, aşağı sönmesi gibi, tansiyonun tependen biraz aşağı iner, kaynama durur, ayaklar O yüzden bu atasözünde ki gibi serin tutulmalı, ama ne zaman, tansiyonun çıkma tehlikesi olduğu zaman, ben buna yazın yapınca ismine "avustralya'yı soğutmak" deyimi koydum, ben bu usule. hani biz kuzeyde olduğumuz için, Avustralya altta, ve dizden aşağıya su dökmek, avustralyeyi soğutmak, bu ne için geçerli ,Biz Mevsim tarikatıyız, ve mevsim tarikatındaki müntessiplerimiz, raşidii tarikatındaki müntesiplerimiz, yazları, diziden aşağıya, banyoda soğuk su dökünmeli, Bunun sebebi de avustralya'yı soğutmak dedik. gerçekten de Avustralya da, bizde yaz iken oralarda kış olduğu için, soğuması lazım (Vahdeti vücut Meselesi) serin olması lazım, Avustralya veya Brezilya veya Afrika ve alt kısmı, Ama bu Sadece yazları, ve dedik işte kar yağması içinde, Hani bu Avusturya'da Wienachten den önce, vaynak man yani Nicolas çorabı vardır, tek çorabın içine fıstık fındık koyarlar, ve o Nikolasın gününde Nikolas dağıtır, çikolata ve benzeri işte, o yün çorap giyme Mevsiminin geldiğini insanlara anlatmak için bir seramonidir, ama insanlık bunu unutmuş, demin dediğim gibi, biz de Soğuk iken, de aşağıdaki Kutup, yani Avustralya ve Brezilya sıcak olmalı ki, oradaki su kaynayınca, Çaydanlığın kaynayan suyu yukarı çıkacak, ve yukarıda da kapağı birden açınca, soğuyan, birden soğuyan su, yağmura ya da kara dönüşecek, bulutlar öyle Deniyor zaten, birden soğuduğu zaman kar, ve soğuk oluyor, yavaş yavaş soğursa yağmura dönüyor, yani o zaman kışın da işte, O mevsim geldiği zaman, yün çorap giymek, "avustralya'yı ısıtmak" veya " çaydanlığı kaynatmak" deyimini kullanıyorum Ben bu konuda. çaydanlığı kaynatmak lazım ki, kar yağabilsin, yağmur yağabilsin.<br />
 Evet o yüzden bu atasözü atalarca deneyimlenmiş ve hakikat olan bir sözdür.<br />
"ayağını sıcak, başını serin tut"<br />
 Bu ne zaman için geçerli, kış mevsimi için, yazın Ne yapmamız lazımmış, bizden aşağıyı tansiyon çıkmaması için, üşütmemiz soğutmamız lazımmış, ama üşüyen birisi, veya Tansiyonu düşmüş Birisi bunu yapmasın.<br />
Yine bu deyimi yanlış anlayıp, başımı serin tutacaksın diye, klimanın altında başını tutarsan, menenjit olursun, beynin iltihaplanır, yani başını serin tut vakitsiz değil, vaktine göre. başını buzlukta klimada tut. ya da soğuk hava üfüren bir yerde dur değil. hasta olursun. onda da yanlış anlayanlar, işte aynen "kulak misafiri olmak" deyimini anlamayan birisinin, kulağa misafir mi gidilir, O bir deyim, kinaye ve benzetmedir, burada da başını serin tutmaktan kasıt, yani tansiyonun çıkmasın, ve bu Aynen bilgisayarda fazla işlem yaptığınız zaman, bilgisayarın Cipi yani Prosesörler, o altın iğnecikler ısınınca, "melting Gold" yani altının ergime noktası gibi sıcaklığa ulaşmaya başlayınca, altın eriyince, iletkenliği bozuluyor, Aynen beyninin tansiyonunun çıkması gibi, bilgisayarında beyni ısınınca, aklı dumura vuruyor, ve bilgisayar yavaşlıyor, ve yanma tehlikesi, O yüzden içine ekstra ventilatör koyarlar, bazı bilgisayarlarda, Cip ısındığı zaman Cipi soğutmak için, ventilatör üfürür, o yüzden işte, başı serin tut, Aynen bilgisayarın o altın çipini, yani Prosesörleri soğutmak gibidir, ısındığı zaman soğutmak gibidir, yoksa aklın dumura uğrar, kan beynine hücum ettiği için, aklın çalışmaz, ne demiş peygamberimiz, hiddetlenmek sinir şeytandandır ve aklı sinir örter demiş <br />
<br />
"(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever" buyurmuştur Rabbimiz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Âl-i İmran, 3/ 134) </span></span><br />
<br />
Peygamberimiz'e gelerek kendisine öğüt vermesini isteyen bir adama Resulullah (s.a.s); "Öfkelenme!" demiş ve bu sözünü birkaç kere tekrarlamıştır <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Riyazü's-Salihîn, I, 80)</span></span><br />
<br />
Öfke anında Allah'a sığınmak ve öfkenin geçmesini istemek gerekir. Öfkeli birisini gören Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
"Ben bir kelime biliyorum ki, eğer şu adam o kelimeyi söylese muhakkak öfkesi geçer. O kelime: Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm", sözüdür" <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, Birr ve Sıla, 109)</span></span><br />
<br />
Kibrinden dolayı öfkelenmek, kötüdür. İsa aleyhisselam öfkenin de kibirden ileri geldiğini bildiriyor. Hadis-i şerifte (Öfkelenmek imanı bozar) buyuruluyor. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Beyheki)</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:<br />
([Eshab-ı kiram] kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidir.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Fetih 29]</span></span><br />
<br />
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:<br />
(Ümmetimin hayırlısı demir gibi sert, dayanıklı olandır.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Beyheki]</span></span><br />
<br />
(Hiddet ümmetimin seçkinlerine [iyilerine] gelen bir haslettir.)<br />
<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Taberani]</span></span><br />
<br />
(Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillahtır.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[İ.Ahmed]</span></span><br />
<br />
[Hubb-i fillah Allah için sevmek, buğd-ı fillah, Allah için buğzetmek, dargın durmak demektir.]<br />
<br />
<br />
Allahü teâlâ, öfkesini yeneni övmekte, fakat hiç öfkelenmeyeni övmemektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Buhari]</span></span><br />
<br />
Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:<br />
<br />
"Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir" <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, Birr ve Sıla, 107)</span></span><br />
<br />
Müslim’deki hadis-i şerifte, (Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım) buyurdu. Fakat kızması onu haktan ayırmazdı. Öfkesini yener ve affederdi. Allahü teâlâ, iyileri şöyle övüyor:<br />
(Onlar, bollukta ve darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler.) [A.İmran 134]<br />
<br />
İnsanlar, kızmak, öfkelenmek yönünden farklıdır. Tirmizi’deki hadis-i şerifte, (İnsanlar çeşitli mizaçtadır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır, bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Mümin, tez kızar, tez barışır) buyuruldu. Fakat (Mümin hiç kızmaz) buyurulmadı.<br />
<br />
Öfkeyi yenmenin fazileti ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:<br />
(Kim Allah rızası için öfkesini yenerse, Allahü teâlâ da ondan azabını def eder.)<br />
<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Taberani]</span></span><br />
<br />
(Öfkesini yenen Cennete kavuşur.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Taberani]</span></span><br />
<br />
(Öfkesini yeneni, Allahü teâlâ korur ve düşmanını ona boyun eğdirir.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Buhari]</span></span><br />
<br />
(Öfke, şeytandandır. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Öfkelenince abdest alın!) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Ebu Davud]</span></span><br />
<br />
(Sinirlenen, ayakta ise otursun. Öfkesi geçmezse yan yatsın.)<br />
<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Ebu Davud]</span></span><br />
<br />
 evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olalım.<br />
<br />
 Bu bir Karoglan Raşit Tunca sağlık makalesi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
 <br />
Avusturya şiremiz ilçesi, 30 Ocak 2023 <br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263767" target="_blank" title="">Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin  Sünnetmidir Atasözümü.jpg</a> (Boyut: 974.3 KB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ayağını Sıcak Tut, Başını Serin" Sünnetmidir Yoksa Atasözümü?</span></span><br />
<br />
Ayağını sıcak tut başını serin deyimi, ya da Türk atasözü, bazılarınca yanlış, bazılarınca Doğru bir söz olaraktan irdeleniyor.<br />
<br />
Bu atalarca test edilmiş, ve bu söze varılmış bir söz ki, o Atalar, yani eski çağda kalmış, atalar değil sadece, Anunaküleri o piramitleri nasıl yaptıklarını, yine mu kıtasını, agartayı düşündüğümüz zaman, onların da, bizim teknolojik seviyemize ulaştıklarını, anlayabiliriz, ve onlar da öyle cahil insanlar değildi, cahil insanların sözü değil bu sözler.<br />
 <br />
şimdi bu meseleyi biraz açıklığa kavuşturursak<br />
<br />
Peygamberimizin Arabistan gibi sıcak bir ülkede, yün takke giydiğini düşündüğümüz zaman, insan garipsiyor, ve yün öyle bir doku ki, yazın serin, kışın sıcak tutuyor, bunu Muhammed O günkü fizik ve Kimya ve biyoloji bilgisi ile nereden biliyordu, Aynen taş binalar da, duvarları taştan olan binalarda, odanın içini bir defa ısıttığın zaman, kışın sıcaklığı dışarı salmadığı için, sıcak kalıyor, Yazın da dışarısının sıcağını içeri almadığı için, serin kalıyor, bugün bunun için, İzocam diye, taşı parçalayıp toz haline getirmişler, veya kumu, yani kum cam demek, camın ana yapısı, Öyle olunca izocam, yani cam tozu, yani kum tozu ya da taş tozu, iki çeşit zaten İzocam var, bir cam parçacıklarından yapılan, bir de taş parçacıklarından yapılan, aslında ikisi de aynı, camın ana yapısıda zaten kumtaş  da aynı görevi yapıyor, bugün çatıyı İzocam la kaplatmak demek, işte ısı kaybına engel oluyor, Aynen taş binaların fonksiyonu gibi.<br />
 <br />
şimdi biraz geri dönelim konumuza, başı Serin ayağı sıcak tutmak<br />
<br />
Bundan önceki haftalarda yaptığımız sohbette demiştik ki, kar yağması için, ya da yağmur yağması için, Aynen Çaydanlıktaki suyun kaynadığı zaman, buharın kapağı atacak derecede yükselmesi, Hatta çaydanlığı ve kapağını Fırlatması atmasına neden oluyor, çünkü suyun içindeki genleşen hava, buharlaşıp, buhar gücüyle, kapağı yukarı kaldırıyor, ve Aynen alkollü termometrelerde de, o kırmızı sıvı, sıcaklık yükselince yukarı çıkıyor, bize dereceyi gösteriyor, Soğuyunca O kırmızı gösterge Aşağı iniyor, bu bize neyi anlatır, bizim vücudumuzdaki kırmızı Sıvı ne, kan, ve tansiyon yükseldi ne demek, yani motor hararet yaptı, sıcaklıktan kanı kaynattı, kan da kaynayınca tepenin attı, sinirlendin, yaz günü sinirlenen çok olur, sıcaktan, Bir de Ramazan'da, neden Tepesi atmıştır adamın Çaydanlığın kapağı atmış, Çaydanlığın kapağı neden atıyor, kaynadığından, Peygamberimiz ne demiş, sinirlenmek şeytandandır, şeytan cehennemin hatibi diyor zaten, Kur'an'da kendisini Allah'ın ateşten yarattığını, ve insanı topraktan yarattığını, O yüzden ateşin topraktan üstün olduğunu söylüyor, o zaman hiddetlenmek şeytandandır demiş peygamberimiz, işte bir hiddetlenince, bir de vücudumuz yani Kalbimiz hararet yapıp, motor su kaynatınca, yani vücudun suyu, esas Suyu, Kan sıvısıdır, işte kalpte hararet yapınca, aynı termometredeki kırmızı sıvının yükselmesi gibi, kan beynine vuruyor, beyine vurunca, işte aklı dumura uğratıyor, işte sinirlenme ve benzeri yine şeytanın ahlakı olan hiddetlenme de, aynı şekilde Kanı tepeye fırlatıyor, ve tansiyon çıkıyor, yükseliyor, O yüzden, Peygamberimiz demiş ki, hiddetlendiğiniz zaman, ayaktaysanız oturun, oturuyorsunuz yatın, veyahut gidin güzelce abdest alın, hiddetiniz geçer demiş, Bunu Peygamberimiz nereden biliyordu ki, Allah bildirmiş olmasa, bunu bir kitapta mı okudu, Hayır, Allah ona ilham etti, ve kalbine doğdu bildi. işte Su, soğuk su, O termometredeki kırmızı sıvının alt tarafını soğuttuğumuz Zaman, birden o göstergedeki yükselen kırmızı sıvı, aşağı inmeye başlayacaktır. işte o yüzden, Peygamberimiz de galiba demiş <br />
<br />
“Hamamdan çıkarken ayakları soğuk su ile yıkamak baş ağrısını giderir.” <br />
<br />
(Ebu Nuaym; Muhtârü'l-Ehâdîs, s.101)<br />
<br />
banyodan çıkmadan önce ayaklara soğuk su dökmek ne yapıyor, Aynen o Termometrenin altındaki, topurcuk kısmındaki, kırmızı sıvıyı alttan soğutunca, yükselmiş tavan yapmış kırmızı sıvı,  senmeye başlıyor, inmeye başlıyor, yani derece düşüyor, Hani kaynayan Çaydanlığın içine soğuk su dökerseniz, kaynaması biterse, buhar azaldığı için, kaynama Olmadığı için, yani kaynama durduğu için, kapak atmaz, yani tansiyon çıkmaz, yaz gününde insanların sinirli olması, sıcaklık sebebiyle, ve tansiyonun yükselmesi sebebiyle, yine açlık sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır, yine bir de şeytanın hiddetlendirmesi, sinirlendirmesi sebebiyle tansiyon yükselmesi vardır. <br />
<br />
Takke Öyle Bir Şey ki, yazın Serinlemek için kullanırız, başımıza güneşten sıcak geçmesin diye korumak için giyeriz, kışın da soğuktan üşümemek için yine şapka giyeriz, yani Multi fonksiyon.<br />
<br />
 Yani hem yaz hem kış, Aynen bunu uniseks gibi bir şey, hem erkek hem dişi deniyor ya, Bu da Multi fonksiyon hem yaz hem kış.<br />
<br />
 işte Muhammed Yaz Günü çölde, neden yün takke giyiyor, Güneşin sıcaklığı, Vücuttaki kanı kaynatıp da, tepem atmasın diye, hemde sinirlenmeyeyim, hem de Tansiyonum çıkıp, Allah korusun beyin kanaması olmasın diye, Hani Çaydanlığın Tepesi Attı mıyd,ı kapağı fırlatıp atıyor, tansiyonun çıktığı zaman, beyin kanaması, çaydanlık kapağı attı demek, işte yazın yün takke giymek, kışın yine yün takke giymek, kışın üşümemek için, Yazın da sıcaktan tansiyonun çıkmaması, ve başının zarar görmemesi için, takke, yün takke.<br />
<br />
Gelelim ayakları sıcak tutma meselesine<br />
Ayakların üşüdüğü zaman, ta bu üşüme, bağırsaklarına kadar uzanır, ve Bağırsaklarında gaz meydana getiriyor, abdestini tutamazsın. Ama bu kış günü için geçerli, kış günü Ayaklarını sıcak tutman lazım. yazın ayaklarını yün çorap giyersin, Yani yine aynı şekilde fakat, mayasıl denen bir hastalık meydana gelir, ayak parmakların arası yara olur, yün takke ve yün çorap aynı şekilde yazın ve kışın iyidir. fakat yazın bir yan tesiri olur, mayasır denilen, parmak aralarında yara meydana getirir, hava almadığı için, ama aynı fonksiyon, yazın serin tutmak, kışın sıcak tutmak için, yün iyidir. ve yazın banyodan çıkmadan önce, vücudun  banyo ettiğin zaman,  sıcak suyla  vücudunu, sıcak bir zamanda, daha da ısıttığın için, kanda ısınıp, tepen atma tehlikesi, yani tansiyonunun çıkma tehlikesi meydana gelir, ve banyoda düşüp bayılabilirsin, beyin kanaması geçirebilirsin, tehlikeli, O yüzden yazın sıcak suyla banyo yaptığın zaman, çıkmadan önce dizden aşağılara Soğuk su dökmek, Musluktan Akan soğuk sudan dökünmek, aynı termometredeki, alttaki tomurcuk kısmı soğutup, yükselen göstergedeki, kırmızı sıvının, aşağı sönmesi gibi, tansiyonun tependen biraz aşağı iner, kaynama durur, ayaklar O yüzden bu atasözünde ki gibi serin tutulmalı, ama ne zaman, tansiyonun çıkma tehlikesi olduğu zaman, ben buna yazın yapınca ismine "avustralya'yı soğutmak" deyimi koydum, ben bu usule. hani biz kuzeyde olduğumuz için, Avustralya altta, ve dizden aşağıya su dökmek, avustralyeyi soğutmak, bu ne için geçerli ,Biz Mevsim tarikatıyız, ve mevsim tarikatındaki müntessiplerimiz, raşidii tarikatındaki müntesiplerimiz, yazları, diziden aşağıya, banyoda soğuk su dökünmeli, Bunun sebebi de avustralya'yı soğutmak dedik. gerçekten de Avustralya da, bizde yaz iken oralarda kış olduğu için, soğuması lazım (Vahdeti vücut Meselesi) serin olması lazım, Avustralya veya Brezilya veya Afrika ve alt kısmı, Ama bu Sadece yazları, ve dedik işte kar yağması içinde, Hani bu Avusturya'da Wienachten den önce, vaynak man yani Nicolas çorabı vardır, tek çorabın içine fıstık fındık koyarlar, ve o Nikolasın gününde Nikolas dağıtır, çikolata ve benzeri işte, o yün çorap giyme Mevsiminin geldiğini insanlara anlatmak için bir seramonidir, ama insanlık bunu unutmuş, demin dediğim gibi, biz de Soğuk iken, de aşağıdaki Kutup, yani Avustralya ve Brezilya sıcak olmalı ki, oradaki su kaynayınca, Çaydanlığın kaynayan suyu yukarı çıkacak, ve yukarıda da kapağı birden açınca, soğuyan, birden soğuyan su, yağmura ya da kara dönüşecek, bulutlar öyle Deniyor zaten, birden soğuduğu zaman kar, ve soğuk oluyor, yavaş yavaş soğursa yağmura dönüyor, yani o zaman kışın da işte, O mevsim geldiği zaman, yün çorap giymek, "avustralya'yı ısıtmak" veya " çaydanlığı kaynatmak" deyimini kullanıyorum Ben bu konuda. çaydanlığı kaynatmak lazım ki, kar yağabilsin, yağmur yağabilsin.<br />
 Evet o yüzden bu atasözü atalarca deneyimlenmiş ve hakikat olan bir sözdür.<br />
"ayağını sıcak, başını serin tut"<br />
 Bu ne zaman için geçerli, kış mevsimi için, yazın Ne yapmamız lazımmış, bizden aşağıyı tansiyon çıkmaması için, üşütmemiz soğutmamız lazımmış, ama üşüyen birisi, veya Tansiyonu düşmüş Birisi bunu yapmasın.<br />
Yine bu deyimi yanlış anlayıp, başımı serin tutacaksın diye, klimanın altında başını tutarsan, menenjit olursun, beynin iltihaplanır, yani başını serin tut vakitsiz değil, vaktine göre. başını buzlukta klimada tut. ya da soğuk hava üfüren bir yerde dur değil. hasta olursun. onda da yanlış anlayanlar, işte aynen "kulak misafiri olmak" deyimini anlamayan birisinin, kulağa misafir mi gidilir, O bir deyim, kinaye ve benzetmedir, burada da başını serin tutmaktan kasıt, yani tansiyonun çıkmasın, ve bu Aynen bilgisayarda fazla işlem yaptığınız zaman, bilgisayarın Cipi yani Prosesörler, o altın iğnecikler ısınınca, "melting Gold" yani altının ergime noktası gibi sıcaklığa ulaşmaya başlayınca, altın eriyince, iletkenliği bozuluyor, Aynen beyninin tansiyonunun çıkması gibi, bilgisayarında beyni ısınınca, aklı dumura vuruyor, ve bilgisayar yavaşlıyor, ve yanma tehlikesi, O yüzden içine ekstra ventilatör koyarlar, bazı bilgisayarlarda, Cip ısındığı zaman Cipi soğutmak için, ventilatör üfürür, o yüzden işte, başı serin tut, Aynen bilgisayarın o altın çipini, yani Prosesörleri soğutmak gibidir, ısındığı zaman soğutmak gibidir, yoksa aklın dumura uğrar, kan beynine hücum ettiği için, aklın çalışmaz, ne demiş peygamberimiz, hiddetlenmek sinir şeytandandır ve aklı sinir örter demiş <br />
<br />
"(O takva sahipleri) bollukta ve darlıkta harcayıp yedirenler, öfkelerini tutanlar, insanların kusurlarını bağışlayanlardır. Allah da iyilik edenleri sever" buyurmuştur Rabbimiz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Âl-i İmran, 3/ 134) </span></span><br />
<br />
Peygamberimiz'e gelerek kendisine öğüt vermesini isteyen bir adama Resulullah (s.a.s); "Öfkelenme!" demiş ve bu sözünü birkaç kere tekrarlamıştır <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Riyazü's-Salihîn, I, 80)</span></span><br />
<br />
Öfke anında Allah'a sığınmak ve öfkenin geçmesini istemek gerekir. Öfkeli birisini gören Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
"Ben bir kelime biliyorum ki, eğer şu adam o kelimeyi söylese muhakkak öfkesi geçer. O kelime: Eûzü billahi mineş-şeytânirracîm", sözüdür" <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, Birr ve Sıla, 109)</span></span><br />
<br />
Kibrinden dolayı öfkelenmek, kötüdür. İsa aleyhisselam öfkenin de kibirden ileri geldiğini bildiriyor. Hadis-i şerifte (Öfkelenmek imanı bozar) buyuruluyor. <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Beyheki)</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:<br />
([Eshab-ı kiram] kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidir.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Fetih 29]</span></span><br />
<br />
Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:<br />
(Ümmetimin hayırlısı demir gibi sert, dayanıklı olandır.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Beyheki]</span></span><br />
<br />
(Hiddet ümmetimin seçkinlerine [iyilerine] gelen bir haslettir.)<br />
<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Taberani]</span></span><br />
<br />
(Amellerin, ibadetlerin en kıymetlisi, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillahtır.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[İ.Ahmed]</span></span><br />
<br />
[Hubb-i fillah Allah için sevmek, buğd-ı fillah, Allah için buğzetmek, dargın durmak demektir.]<br />
<br />
<br />
Allahü teâlâ, öfkesini yeneni övmekte, fakat hiç öfkelenmeyeni övmemektedir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:<br />
(Yiğitlik, pehlivanlık hasmını yenen değil, öfkesini yenendir.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Buhari]</span></span><br />
<br />
Başka bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:<br />
<br />
"Kuvvetli ve kahraman pehlivan, herkesi yenen kimse değildir. Kuvvetli ve kahraman pehlivan ancak öfke zamanında nefsine mâlik olan ve öfkesini yenen kimsedir" <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, Birr ve Sıla, 107)</span></span><br />
<br />
Müslim’deki hadis-i şerifte, (Ben de insanım, diğer insanlar gibi kızarım) buyurdu. Fakat kızması onu haktan ayırmazdı. Öfkesini yener ve affederdi. Allahü teâlâ, iyileri şöyle övüyor:<br />
(Onlar, bollukta ve darlıkta da infak eder, öfkelerini yener, insanları affederler.) [A.İmran 134]<br />
<br />
İnsanlar, kızmak, öfkelenmek yönünden farklıdır. Tirmizi’deki hadis-i şerifte, (İnsanlar çeşitli mizaçtadır. Kimi geç kızar, öfkesi tez geçer. Kimi çabuk kızar, çabuk yatışır, bu ise kendisini telafi eder. Kimi de tez kızar geç yatışır. En iyisi, geç kızıp öfkesi çabuk geçendir. En kötüsü de, çabuk kızıp geç yatışandır) buyuruldu. Bir hadis-i şerifte de, (Mümin, tez kızar, tez barışır) buyuruldu. Fakat (Mümin hiç kızmaz) buyurulmadı.<br />
<br />
Öfkeyi yenmenin fazileti ile ilgili hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:<br />
(Kim Allah rızası için öfkesini yenerse, Allahü teâlâ da ondan azabını def eder.)<br />
<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Taberani]</span></span><br />
<br />
(Öfkesini yenen Cennete kavuşur.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Taberani]</span></span><br />
<br />
(Öfkesini yeneni, Allahü teâlâ korur ve düşmanını ona boyun eğdirir.) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Buhari]</span></span><br />
<br />
(Öfke, şeytandandır. Şeytan, ateşten yaratılmıştır. Ateş, su ile söndürülür. Öfkelenince abdest alın!) <br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Ebu Davud]</span></span><br />
<br />
(Sinirlenen, ayakta ise otursun. Öfkesi geçmezse yan yatsın.)<br />
<br />
 <span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">[Ebu Davud]</span></span><br />
<br />
 evet bu meseleyi de bu şekilde anlatmış olalım.<br />
<br />
 Bu bir Karoglan Raşit Tunca sağlık makalesi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
 <br />
Avusturya şiremiz ilçesi, 30 Ocak 2023 <br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43959</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:44:29 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43959</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263766" target="_blank" title="">Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak.jpg</a> (Boyut: 1.03 MB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytana sövmeyiniz” anlayışı ve şeytan karşısında müminin tavrı üzerine bir değerlendirme</span><br />
<br />
İnsan hayatında zaman zaman beklenmedik sıkıntılar, aksilikler ve can sıkıcı olaylar meydana gelir. Ayağımız takılır düşeriz, elimizdeki bardak kırılır, önemli bir işimiz ters gider, arabamız çalışmaz, yetişmek istediğimiz otobüsü kaçırırız veya hiç beklemediğimiz bir anda bir problemle karşılaşırız.<br />
<br />
Böyle zamanlarda insanın ağzından bazen:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hay aksi şeytan!”</span><br />
<br />
gibi sözler çıkar.<br />
<br />
Hatta bazı insanlar bununla da kalmayıp şeytana küfreder, lanet eder veya başına gelen her olumsuzluğun sebebi olarak şeytanı görür.<br />
<br />
Peki Müslümanın böyle bir durumda tavrı nasıl olmalıdır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Şeytana Sövmeyiniz” Sözü Hadis Midir?</span></span><br />
<br />
İnternette zaman zaman:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytana sövmeyiniz. Çünkü o Allah'ı biliyordu ve hakikati ezelde gördü. Seninle üzerine aldığı görev sebebiyle savaşıyor. Gafil olan, Allah'ı unutan ve yenilen sensin.”</span><br />
<br />
şeklinde bir sözün hadis olduğu ileri sürülmektedir.<br />
<br />
Ancak bu sözün bu şekliyle güvenilir hadis kaynaklarında geçtiğini doğrulayamadım.<br />
<br />
Bu nedenle bu ifadeyi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kesin olarak söylediği bir hadis</span></span> şeklinde nakletmek doğru olmaz.<br />
<br />
Fakat sözün içerisinde anlatılmak istenen düşünce, bazı sahih rivayetlerde bulunan bir anlayışla ilişkilendirilebilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan, başına bir sıkıntı geldiğinde şeytanı büyütmek ve ona güç atfetmek yerine Allah'a yönelmeli, O'na sığınmalı ve O'nun adını anmalıdır.</span><br />
<br />
İşte bu konuda elimizde sahih kaynaklarda yer alan önemli bir rivayet bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hay Aksi Şeytan” Deme!</span></span><br />
<br />
Ebû Dâvûd'da rivayet edilen hadiste, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir yolculuk sırasında devesinin üzerinde bulunan bir sahâbînin, hayvanın ayağı tökezleyince:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hay aksi şeytan!”</span><br />
<br />
dediğini işitir.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hay aksi şeytan deme. Çünkü bunu söylediğin zaman şeytan büyür ve ev kadar olur. ‘Benim gücümle yaptım’ der. Fakat ‘Bismillah’ dediğin zaman şeytan küçülür, sinek kadar olur.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ebû Dâvûd, Edeb, 4982)</span><br />
<br />
Buradaki anlatım son derece dikkat çekicidir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize, başımıza gelen her aksilikte şeytanın adını anarak onu zihnimizde büyütmek yerine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın adını anmayı</span> öğretmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytanı Büyütmek Mi, Allah'a Sığınmak Mı?</span></span><br />
<br />
Buradaki “şeytan büyür” ifadesini, hadisin verdiği mesaj çerçevesinde değerlendirmek gerekir.<br />
<br />
İnsan sürekli:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan yaptı, şeytan yüzünden oldu, şeytan beni engelledi...”</span><br />
<br />
diye düşündükçe, farkında olmadan şeytanı zihninde olduğundan daha güçlü bir konuma getirebilir.<br />
<br />
Oysa müminin asıl yapması gereken, şeytanın gücüne odaklanmak değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ın kudretine sığınmaktır.</span></span><br />
<br />
Bu sebeple başımıza bir sıkıntı geldiğinde:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bismillâh”</span><br />
<br />
demek, Allah'ı hatırlamak ve O'na yönelmek çok daha güzel bir tavırdır.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerîm'de de şeytanın vesvesesine karşı Allah'a sığınmamız emredilmektedir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah'a sığın.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(A'râf, 7/200)</span><br />
<br />
Yine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Nâs, 114/1-3)</span><br />
<br />
buyrulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Mümin Şeytanın Adını Değil Allah'ın Adını Öne Çıkarır</span></span><br />
<br />
Burada çok ince bir nokta bulunmaktadır.<br />
<br />
Biz çoğu zaman <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”</span> diyerek şeytandan Allah'a sığınırız.<br />
<br />
Fakat burada bile dikkat edilmesi gereken şey, asıl sığındığımız varlığın şeytan değil <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah</span> olduğudur.<br />
<br />
Yani mümin:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan ne yapacak?”</span><br />
<br />
diye korkuya kapılmak yerine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allah benimle beraberken şeytanın bana karşı ne gücü olabilir?”</span></span><br />
<br />
diye düşünmelidir.<br />
<br />
Çünkü şeytanın insan üzerindeki etkisi zorlayıcı ve mutlak bir güç değildir. Kur'an-ı Kerîm'de şeytanın kendi durumunu anlatırken:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.”</span></span><br />
<br />
dediği bildirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(İbrâhîm, 14/22)</span><br />
<br />
Bu ayet, insanın sorumluluğunu da ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Gafil Olan Sensin” Sözünün Anlamı</span></span><br />
<br />
İşte başta sözünü ettiğimiz, hadis olarak doğrulayamadığımız ifadenin anlatmak istediği düşünceyi bu çerçevede değerlendirebiliriz.<br />
<br />
Şeytan, insanı Allah'tan uzaklaştırmaya çalışır.<br />
<br />
İnsan ise gaflete düşüp Allah'ı unutursa, şeytanın vesvesesine açık hâle gelir.<br />
<br />
Bu durumda insanın yapması gereken şey şeytana küfretmek değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">kendi nefsini ve gafletini sorgulamaktır.</span></span><br />
<br />
Çünkü şeytanın görevi insanı imtihan etmek, vesvese vermek ve kötülüğe çağırmaktır.<br />
<br />
Fakat insanın da iradesi vardır.<br />
<br />
Şeytan çağırabilir; fakat insan o çağrıya uymak zorunda değildir.<br />
<br />
Şeytan vesvese verebilir; fakat insan Allah'a sığınabilir.<br />
<br />
Şeytan günaha davet edebilir; fakat insan:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”</span><br />
<br />
deyip Allah'a yönelebilir.<br />
<br />
İşte mümin ile şeytan arasındaki mücadelede asıl mesele budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Pis Olana Pis Demeyelim Mi?”</span></span><br />
<br />
Burada şöyle bir soru da akla gelebilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ya Resûlallah! Pis birisine pis demeyelim de ona tertemiz bir insan mı diyelim?”</span><br />
<br />
Elbette mesele böyle değildir.<br />
<br />
Kötülüğü kötü olarak bilmek başka, kötülük yapan varlığa sürekli sövmek ve onu zihnimizde büyütmek başkadır.<br />
<br />
İslâm bize kötülüğü güzel göstermemektedir.<br />
<br />
Şeytanın düşman olduğunu Kur'an açıkça bildirmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Fâtır, 35/6)</span><br />
<br />
Dolayısıyla şeytanı düşman bilmek gerekir.<br />
<br />
Fakat düşman bilmek ile ona sövmek aynı şey değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mümin şeytanın düşman olduğunu bilir ama mücadelesini küfür, hakaret ve öfke üzerinden değil, Allah'a sığınarak verir.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Karanlığa Küfretmek Yerine Bir Mum Yakmak</span></span><br />
<br />
Bu noktada güzel bir sözün anlamından da faydalanabiliriz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Karanlığa küfretmeyi bırak, bir mum yak.”</span><br />
<br />
Bu sözün kime ait olduğu konusunda farklı nispetler bulunsa da anlatmak istediği fikir oldukça açıktır.<br />
<br />
Karanlığa küfretmek karanlığı ortadan kaldırmaz.<br />
<br />
Aynı şekilde şeytana küfretmek de insanı Allah'a yaklaştırmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Müminin yapacağı şey, karanlığa öfkelenmek değil ışığı yakmaktır.</span></span><br />
<br />
Yani:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Günah karşısında tövbe etmek,<br />
<br />
Gaflet karşısında Allah'ı zikretmek,<br />
<br />
Vesvese karşısında Allah'a sığınmak,<br />
<br />
Sıkıntı karşısında sabretmek,<br />
<br />
Kötülük karşısında iyiliği tercih etmek,<br />
<br />
Şeytanın daveti karşısında Allah'ın emrine sarılmaktır.</span><br />
<br />
İşte asıl mücadele budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytana Verilecek En Büyük Cevap</span></span><br />
<br />
Bazen insan şeytana küfrederek onu yendiğini zanneder.<br />
<br />
Oysa şeytana verilecek en güzel cevap, onun çağrısına uymamaktır.<br />
<br />
Şeytan seni öfkelendiriyorsa sakin olmak...<br />
<br />
Seni günaha çağırıyorsa vazgeçmek...<br />
<br />
Seni Allah'ı unutturmaya çalışıyorsa zikretmek...<br />
<br />
Seni ümitsizliğe düşürmek istiyorsa Allah'ın rahmetine sarılmak...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İşte şeytana karşı gerçek zafer budur.</span></span><br />
<br />
Çünkü şeytanın istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.<br />
<br />
Mümin ise her defasında Allah'a dönerse şeytanın istediğini gerçekleştirmemiş olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytanı Suçlamak Kolaydır, Nefsi Sorgulamak Zordur</span></span><br />
<br />
İnsan bazen yaptığı bir hatanın sorumluluğunu hemen şeytana yükleyebilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan kandırdı.”</span><br />
<br />
Fakat burada insanın kendi nefsini de hesaba çekmesi gerekir.<br />
<br />
Çünkü şeytanın vesvesesi ile insanın iradesi birbirinden farklıdır.<br />
<br />
Şeytan çağırır.<br />
<br />
Nefs arzular.<br />
<br />
Fakat karar veren insanın kendisidir.<br />
<br />
Bu nedenle mümin yalnızca:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan bana ne yaptı?”</span><br />
<br />
diye değil:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Ben Allah'ın emrine karşı nasıl bir tavır gösterdim?”</span></span><br />
<br />
diye de kendisine sormalıdır.<br />
<br />
İşte insanın gerçek muhasebesi burada başlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç Olarak</span></span><br />
<br />
“Şeytana sövmeyiniz, çünkü o Allah'ı biliyordu; gafil olan sensin” şeklinde internette dolaşan sözün bu şekliyle sahih bir hadis olduğunu doğrulayamadığımız için, bunu Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) ait kesin bir hadis olarak söylemek doğru değildir.<br />
<br />
Ancak elimizde bulunan Ebû Dâvûd rivayeti, bu konunun temel mesajını açık biçimde ortaya koymaktadır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Başımıza bir sıkıntı geldiğinde şeytanın adını öne çıkarmak yerine Allah'ın adını anmalı ve O'na sığınmalıyız.</span></span><br />
<br />
Şeytanı düşman bileceğiz fakat onu zihnimizde büyütmeyeceğiz.<br />
<br />
Kötülüğü kötü bileceğiz fakat öfkemizi küfür ve hakarete dönüştürmeyeceğiz.<br />
<br />
Bir hata yaptığımızda sadece şeytanı suçlamayacağız; kendi nefsimizi de sorgulayacağız.<br />
<br />
Çünkü şeytanın asıl istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.<br />
<br />
Biz ise her sıkıntıda:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Bismillâh”</span></span><br />
<br />
diyerek Allah'ı hatırlarsak, her vesvesede:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”</span></span><br />
<br />
diyerek Allah'a sığınırsak ve her günahın ardından tövbe ederek Rabbimize dönersek, şeytanın istediğinin tam tersini yapmış oluruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Öyleyse şeytana sövmekle vakit kaybetmek yerine Allah'a sığınalım. Şeytanın adını büyütmek yerine Allah'ın adını yüceltelim. Çünkü müminin gerçek gücü, şeytana karşı öfkesinde değil, Allah'a olan bağlılığındadır.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbimiz bizleri şeytanın vesveselerinden korusun, nefsimizin şerrinden muhafaza eylesin, her türlü gafletten uyandırsın ve kendisini unutmayan kullarından eylesin. Âmin.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 30.01.2023</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263766" target="_blank" title="">Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak.jpg</a> (Boyut: 1.03 MB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytana Sövmek Yerine Allah’a Sığınmak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytana sövmeyiniz” anlayışı ve şeytan karşısında müminin tavrı üzerine bir değerlendirme</span><br />
<br />
İnsan hayatında zaman zaman beklenmedik sıkıntılar, aksilikler ve can sıkıcı olaylar meydana gelir. Ayağımız takılır düşeriz, elimizdeki bardak kırılır, önemli bir işimiz ters gider, arabamız çalışmaz, yetişmek istediğimiz otobüsü kaçırırız veya hiç beklemediğimiz bir anda bir problemle karşılaşırız.<br />
<br />
Böyle zamanlarda insanın ağzından bazen:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hay aksi şeytan!”</span><br />
<br />
gibi sözler çıkar.<br />
<br />
Hatta bazı insanlar bununla da kalmayıp şeytana küfreder, lanet eder veya başına gelen her olumsuzluğun sebebi olarak şeytanı görür.<br />
<br />
Peki Müslümanın böyle bir durumda tavrı nasıl olmalıdır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Şeytana Sövmeyiniz” Sözü Hadis Midir?</span></span><br />
<br />
İnternette zaman zaman:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytana sövmeyiniz. Çünkü o Allah'ı biliyordu ve hakikati ezelde gördü. Seninle üzerine aldığı görev sebebiyle savaşıyor. Gafil olan, Allah'ı unutan ve yenilen sensin.”</span><br />
<br />
şeklinde bir sözün hadis olduğu ileri sürülmektedir.<br />
<br />
Ancak bu sözün bu şekliyle güvenilir hadis kaynaklarında geçtiğini doğrulayamadım.<br />
<br />
Bu nedenle bu ifadeyi <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) kesin olarak söylediği bir hadis</span></span> şeklinde nakletmek doğru olmaz.<br />
<br />
Fakat sözün içerisinde anlatılmak istenen düşünce, bazı sahih rivayetlerde bulunan bir anlayışla ilişkilendirilebilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan, başına bir sıkıntı geldiğinde şeytanı büyütmek ve ona güç atfetmek yerine Allah'a yönelmeli, O'na sığınmalı ve O'nun adını anmalıdır.</span><br />
<br />
İşte bu konuda elimizde sahih kaynaklarda yer alan önemli bir rivayet bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hay Aksi Şeytan” Deme!</span></span><br />
<br />
Ebû Dâvûd'da rivayet edilen hadiste, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir yolculuk sırasında devesinin üzerinde bulunan bir sahâbînin, hayvanın ayağı tökezleyince:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Hay aksi şeytan!”</span><br />
<br />
dediğini işitir.<br />
<br />
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hay aksi şeytan deme. Çünkü bunu söylediğin zaman şeytan büyür ve ev kadar olur. ‘Benim gücümle yaptım’ der. Fakat ‘Bismillah’ dediğin zaman şeytan küçülür, sinek kadar olur.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ebû Dâvûd, Edeb, 4982)</span><br />
<br />
Buradaki anlatım son derece dikkat çekicidir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bize, başımıza gelen her aksilikte şeytanın adını anarak onu zihnimizde büyütmek yerine <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın adını anmayı</span> öğretmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytanı Büyütmek Mi, Allah'a Sığınmak Mı?</span></span><br />
<br />
Buradaki “şeytan büyür” ifadesini, hadisin verdiği mesaj çerçevesinde değerlendirmek gerekir.<br />
<br />
İnsan sürekli:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan yaptı, şeytan yüzünden oldu, şeytan beni engelledi...”</span><br />
<br />
diye düşündükçe, farkında olmadan şeytanı zihninde olduğundan daha güçlü bir konuma getirebilir.<br />
<br />
Oysa müminin asıl yapması gereken, şeytanın gücüne odaklanmak değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ın kudretine sığınmaktır.</span></span><br />
<br />
Bu sebeple başımıza bir sıkıntı geldiğinde:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Bismillâh”</span><br />
<br />
demek, Allah'ı hatırlamak ve O'na yönelmek çok daha güzel bir tavırdır.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerîm'de de şeytanın vesvesesine karşı Allah'a sığınmamız emredilmektedir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah'a sığın.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(A'râf, 7/200)</span><br />
<br />
Yine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“De ki: İnsanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlâhına sığınırım.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Nâs, 114/1-3)</span><br />
<br />
buyrulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Mümin Şeytanın Adını Değil Allah'ın Adını Öne Çıkarır</span></span><br />
<br />
Burada çok ince bir nokta bulunmaktadır.<br />
<br />
Biz çoğu zaman <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”</span> diyerek şeytandan Allah'a sığınırız.<br />
<br />
Fakat burada bile dikkat edilmesi gereken şey, asıl sığındığımız varlığın şeytan değil <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah</span> olduğudur.<br />
<br />
Yani mümin:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan ne yapacak?”</span><br />
<br />
diye korkuya kapılmak yerine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allah benimle beraberken şeytanın bana karşı ne gücü olabilir?”</span></span><br />
<br />
diye düşünmelidir.<br />
<br />
Çünkü şeytanın insan üzerindeki etkisi zorlayıcı ve mutlak bir güç değildir. Kur'an-ı Kerîm'de şeytanın kendi durumunu anlatırken:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Benim sizin üzerinizde bir gücüm yoktu; sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz.”</span></span><br />
<br />
dediği bildirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(İbrâhîm, 14/22)</span><br />
<br />
Bu ayet, insanın sorumluluğunu da ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Gafil Olan Sensin” Sözünün Anlamı</span></span><br />
<br />
İşte başta sözünü ettiğimiz, hadis olarak doğrulayamadığımız ifadenin anlatmak istediği düşünceyi bu çerçevede değerlendirebiliriz.<br />
<br />
Şeytan, insanı Allah'tan uzaklaştırmaya çalışır.<br />
<br />
İnsan ise gaflete düşüp Allah'ı unutursa, şeytanın vesvesesine açık hâle gelir.<br />
<br />
Bu durumda insanın yapması gereken şey şeytana küfretmek değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">kendi nefsini ve gafletini sorgulamaktır.</span></span><br />
<br />
Çünkü şeytanın görevi insanı imtihan etmek, vesvese vermek ve kötülüğe çağırmaktır.<br />
<br />
Fakat insanın da iradesi vardır.<br />
<br />
Şeytan çağırabilir; fakat insan o çağrıya uymak zorunda değildir.<br />
<br />
Şeytan vesvese verebilir; fakat insan Allah'a sığınabilir.<br />
<br />
Şeytan günaha davet edebilir; fakat insan:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”</span><br />
<br />
deyip Allah'a yönelebilir.<br />
<br />
İşte mümin ile şeytan arasındaki mücadelede asıl mesele budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Pis Olana Pis Demeyelim Mi?”</span></span><br />
<br />
Burada şöyle bir soru da akla gelebilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ya Resûlallah! Pis birisine pis demeyelim de ona tertemiz bir insan mı diyelim?”</span><br />
<br />
Elbette mesele böyle değildir.<br />
<br />
Kötülüğü kötü olarak bilmek başka, kötülük yapan varlığa sürekli sövmek ve onu zihnimizde büyütmek başkadır.<br />
<br />
İslâm bize kötülüğü güzel göstermemektedir.<br />
<br />
Şeytanın düşman olduğunu Kur'an açıkça bildirmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Şüphesiz şeytan sizin düşmanınızdır; siz de onu düşman edinin.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Fâtır, 35/6)</span><br />
<br />
Dolayısıyla şeytanı düşman bilmek gerekir.<br />
<br />
Fakat düşman bilmek ile ona sövmek aynı şey değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mümin şeytanın düşman olduğunu bilir ama mücadelesini küfür, hakaret ve öfke üzerinden değil, Allah'a sığınarak verir.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Karanlığa Küfretmek Yerine Bir Mum Yakmak</span></span><br />
<br />
Bu noktada güzel bir sözün anlamından da faydalanabiliriz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Karanlığa küfretmeyi bırak, bir mum yak.”</span><br />
<br />
Bu sözün kime ait olduğu konusunda farklı nispetler bulunsa da anlatmak istediği fikir oldukça açıktır.<br />
<br />
Karanlığa küfretmek karanlığı ortadan kaldırmaz.<br />
<br />
Aynı şekilde şeytana küfretmek de insanı Allah'a yaklaştırmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Müminin yapacağı şey, karanlığa öfkelenmek değil ışığı yakmaktır.</span></span><br />
<br />
Yani:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Günah karşısında tövbe etmek,<br />
<br />
Gaflet karşısında Allah'ı zikretmek,<br />
<br />
Vesvese karşısında Allah'a sığınmak,<br />
<br />
Sıkıntı karşısında sabretmek,<br />
<br />
Kötülük karşısında iyiliği tercih etmek,<br />
<br />
Şeytanın daveti karşısında Allah'ın emrine sarılmaktır.</span><br />
<br />
İşte asıl mücadele budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytana Verilecek En Büyük Cevap</span></span><br />
<br />
Bazen insan şeytana küfrederek onu yendiğini zanneder.<br />
<br />
Oysa şeytana verilecek en güzel cevap, onun çağrısına uymamaktır.<br />
<br />
Şeytan seni öfkelendiriyorsa sakin olmak...<br />
<br />
Seni günaha çağırıyorsa vazgeçmek...<br />
<br />
Seni Allah'ı unutturmaya çalışıyorsa zikretmek...<br />
<br />
Seni ümitsizliğe düşürmek istiyorsa Allah'ın rahmetine sarılmak...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İşte şeytana karşı gerçek zafer budur.</span></span><br />
<br />
Çünkü şeytanın istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.<br />
<br />
Mümin ise her defasında Allah'a dönerse şeytanın istediğini gerçekleştirmemiş olur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şeytanı Suçlamak Kolaydır, Nefsi Sorgulamak Zordur</span></span><br />
<br />
İnsan bazen yaptığı bir hatanın sorumluluğunu hemen şeytana yükleyebilir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan kandırdı.”</span><br />
<br />
Fakat burada insanın kendi nefsini de hesaba çekmesi gerekir.<br />
<br />
Çünkü şeytanın vesvesesi ile insanın iradesi birbirinden farklıdır.<br />
<br />
Şeytan çağırır.<br />
<br />
Nefs arzular.<br />
<br />
Fakat karar veren insanın kendisidir.<br />
<br />
Bu nedenle mümin yalnızca:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şeytan bana ne yaptı?”</span><br />
<br />
diye değil:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Ben Allah'ın emrine karşı nasıl bir tavır gösterdim?”</span></span><br />
<br />
diye de kendisine sormalıdır.<br />
<br />
İşte insanın gerçek muhasebesi burada başlar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç Olarak</span></span><br />
<br />
“Şeytana sövmeyiniz, çünkü o Allah'ı biliyordu; gafil olan sensin” şeklinde internette dolaşan sözün bu şekliyle sahih bir hadis olduğunu doğrulayamadığımız için, bunu Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) ait kesin bir hadis olarak söylemek doğru değildir.<br />
<br />
Ancak elimizde bulunan Ebû Dâvûd rivayeti, bu konunun temel mesajını açık biçimde ortaya koymaktadır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Başımıza bir sıkıntı geldiğinde şeytanın adını öne çıkarmak yerine Allah'ın adını anmalı ve O'na sığınmalıyız.</span></span><br />
<br />
Şeytanı düşman bileceğiz fakat onu zihnimizde büyütmeyeceğiz.<br />
<br />
Kötülüğü kötü bileceğiz fakat öfkemizi küfür ve hakarete dönüştürmeyeceğiz.<br />
<br />
Bir hata yaptığımızda sadece şeytanı suçlamayacağız; kendi nefsimizi de sorgulayacağız.<br />
<br />
Çünkü şeytanın asıl istediği, insanın Allah'ı unutmasıdır.<br />
<br />
Biz ise her sıkıntıda:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Bismillâh”</span></span><br />
<br />
diyerek Allah'ı hatırlarsak, her vesvesede:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm”</span></span><br />
<br />
diyerek Allah'a sığınırsak ve her günahın ardından tövbe ederek Rabbimize dönersek, şeytanın istediğinin tam tersini yapmış oluruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Öyleyse şeytana sövmekle vakit kaybetmek yerine Allah'a sığınalım. Şeytanın adını büyütmek yerine Allah'ın adını yüceltelim. Çünkü müminin gerçek gücü, şeytana karşı öfkesinde değil, Allah'a olan bağlılığındadır.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbimiz bizleri şeytanın vesveselerinden korusun, nefsimizin şerrinden muhafaza eylesin, her türlü gafletten uyandırsın ve kendisini unutmayan kullarından eylesin. Âmin.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 30.01.2023</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vahiy Bitti mi Kesildi mi? Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık?]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43958</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:37:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43958</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263765" target="_blank" title="">Vahiy Bitti mi Kesildi mi Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık.jpg</a> (Boyut: 964 KB / İndirmeler: 2)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahiy Bitti mi Kesildi mi? Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık?</span></span><br />
<br />
Kur'an tamamlandığı için, vahiy de, peygamberimizle birlikte, Kur'an ile birlikte kesilmiştir, artık vahiy yoktur, ilham Vardır, firaset vardır, bir de Sadık Rüya vardır diye anlatılıyor, iddia ediliyor. <br />
<br />
Doğrumudur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span></span><br />
<br />
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ <br />
<br />
<br />
Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MEALi</span></span><br />
<br />
Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Veya</span></span><br />
<br />
Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Nahl Suresi 68 )</span></span><br />
<br />
Nahl suresi 68. ayette, Rabbin Bal arısına vahyetti,çayırlarda, çimenliklerde, ağaçlık olan yerlerde, yuva yap, rızkını ara, gibicesine vahyettiğini bildiriyor.<br />
<br />
Bu ayet gösteriyor ki, <br />
<br />
Vahiy : Vahiy Sadece, Kur'an gibi dini hükümleri içeren, namazdır, abdesttir, insan haklarıdır, ve benzeri kuralları içeren, din bilgilerini kapsayan, ve sadece Cebrail ile gelen, bir bilgi değildir. Allah arıya vahyederken, bir din indirmedi, arıların bir dini yok, onlara sadece rızkını ve yuvasını nerede yapıp, rızkını nerede arayacağını bildirdiğini belirterekten, O'nlara da vahyettim diyor. Yani vahiy : seni yönlendiren bilgi, Bu bir buluş için, icat için olabilir, yahut başın dardadır, seni kurtuluşa erdirecek bir çıkış kapısıdır, yahut bir bilgidir ki, mesela insanlar bu konuda ihtilafa düşmüştür, Allah seni, o konuda halife kılmıştır, ve senin ile o ihtilafı düzeltmek istemektedir, ve sana ilham edip(vahyedip) bu ihtilafı bu sayede çözer. ilham ile vahiyin farkı: ilham zaten meleklerden gelen ses veya frekans, vahiy direkt Allah'tan gelen, arada vasıtasız, Allah'tan gelen ses veya Frekans veya bilgiye verilen isim ki, Haşa kella, Allah öldü mü ki, vahiy kesilsin, Allah insanlara bilgi vermekten bıktı mı, usandı mı ki, insanları doğru yola iletmek için, vahiy yöntemini kullanmasın? birilerini yönlendirmesin! Allahü Teala Kuranda<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span></span><br />
<br />
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمْنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ ۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ ٱلْمُؤْمِنِينَ<br />
<br />
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.<br />
<br />
Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Rûm Suresi 47. Ayet)</span></span><br />
<br />
<br />
Dostlarıma yardım etmek üzerime vacip oldu diyor, müminlere yardım etmek, yani iman eden dostlarına yardım etmek, üzerime vacip oldu diyor, bu yardım etmek sadece, Sence Mesela, adamın arabası yok, Araba almasına, ya da, savaş yapıyor, Savaş'ı yenmesine yardım etmesi mi, zannediyorsunuz. müminlerin başına Her çeşit belalar geliyor, Belki bu bela : Bir tartışmada birisinin(Mümin Birsinin) başı belada, adamı yalancı çıkarıyorlar, Allah O'nun doğru olduğunu ispat etmek için, O'na doğru bilgileri vahiy eder ilham eder, çünkü Allah'ın dostudur, Mümindir, Çünkü Müminler  Allah'ın dostudur, <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span></span><br />
<br />
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذٖينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِؕ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ<br />
<br />
Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât, ulâike ashâbun nâr, hum fîhâ hâlidûn.<br />
<br />
Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Bakara Suresi - 257)</span></span><br />
<br />
O hani, Peygamberimiz Miraç ettiğinde, Yahudiler geldiler, Peygamberimizi yalancı çıkarmak için, sen Allah'la görüşmeye gittin, bir de Mescidi Aksa'yı gördüm diyorsun, Hadi bakalım bize mescide Aksa'nın camları kaç tane söyle dediler. Peygamberimiz : O an gözümüzün önüne mescid-i Aksa getirildi, Ben de camlarının sayısını sayıp , onlara söyledim. diye rivayet ediyor.<br />
<br />
Yani işte böyle bir şey, Allah bir çıkmazdan, bir kulunu, sevdiği bir kulunu, dostunu, O çıkmazdan kurtarmak, çıkarmak için, bir bilgi, bir görüntü, bir ses, Bir Hayal gösterebilir. Bunların hepsi Allah'tan direkt geldiği için, hepsi vahiy niteliğindedir, yani vahiy sadece peygamberlere de inmiyormuş.<br />
<br />
Ben, bundan seneler önce, bir vaaz yapmıştım, vaaz da dedim ki : Ben Evimin penceresinin önüne, ekmek parçaları koyuyorum, ve yakınlardaki Kuşlar, gelip benim penceremdeki ekmekleri yiyorlar. Peki bunlar, Koskoca şehirde, benim penceremin önünde ekmek olduğunu, nereden biliyorlar. Tabii ki, Allah, onlara git, raşit'in evinin penceresini önünde, Sizin rızkınız var, diye vahyediyor. buna benzer minvalde vaaz etmiştim. Ve bunu dinleyenlerden yada okuyanlardan birisi de, Radyo dj si  "Ceyhun Yılmaz" bu sohbeti dinlemiş yada okumuş herhalde, ondan sonra, penceresinin önüne, Ekmek parçaları koymuş, ve bunu ben Facebook'ta ya da Twitter'da gördüm, Facebook'taydı herhalde, ve oradaki martılardan bir tanesi gelmiş, ve ekmekleri yemiş, Ondan sonra, o Martı ile Bu ikisi arkadaş olmuşlar,Martının ismini "Enayi" koymuş, ve "enayi geldi, yine ekmekleri aldı gitti" diyerekten video kısa videolar resimler eklemeye başladı. Yani biz ona öğrettik bu ilmi. O da Hakkal yakin tatbik etti, yaşadı bildi ve öğrendi. yani vahiy Kapanmış bitmiş değil, Allah yine o martıya da vahyetti, yani vahiy sadece arıya da değil, vahiy Martı ya, diğer hayvanlara, insanlara, evliyalara, Allah dostlarına, haala vahiy devam ediyor. vahiy sadece dini bilgiler demek değildir, bir mucit amcanın, o icadı yapabilmesi için gereken bilgiyi de, Allah yine o mucit amcaya, vahiy yoluyla bildiren, ilham yoluyla bildirendir. Hani bir nevi ilham, meleklerden gelen sese verilen isimdir, arada vasıta, yani melekler o bilgiyi Allah'tan alıp, insana verince, ilham denilir. Ama Allah'tan gelene vahiy denilir, Allah vahiy de de, yine çeşitli gönderme sistemleri kullanmış, arada vasıta olaraktan Melekleri kullanırsa, işte Cebrail ile gelmesi gibi, yahut da çan çınlama sesi gibi şeklinde diye tarif etmiş Peygamber Efendimiz.(Misal Kulak Çınlaması), yani yine, gönlüne düşen bir bilgi de, Allah'tan gelen bir vahiy olabilir, bu vahiy yani, illaki seni peygamber yapmak için gelecek bilgi değildir, peygamberlik bittiği için, seni onu bunu peygamber edecek bir bilgi değildir, yani peygamber olmak için değildir, ya da peygamberlere mahsus bir billgi de değildir her  vahiy. Evet bunu kısaca anlatmak istedim, Biraz uzun oldu ama, inşallah anlaşılmıştır.<br />
<br />
Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
<br />
Schrems, 29 Ocak 2023</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263765" target="_blank" title="">Vahiy Bitti mi Kesildi mi Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık.jpg</a> (Boyut: 964 KB / İndirmeler: 2)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahiy Bitti mi Kesildi mi? Allah insanlar ile Teması  Kesti mi Artık?</span></span><br />
<br />
Kur'an tamamlandığı için, vahiy de, peygamberimizle birlikte, Kur'an ile birlikte kesilmiştir, artık vahiy yoktur, ilham Vardır, firaset vardır, bir de Sadık Rüya vardır diye anlatılıyor, iddia ediliyor. <br />
<br />
Doğrumudur?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span></span><br />
<br />
وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ <br />
<br />
<br />
Ve evhâ rabbuke ilen nahli enittehızî minel cibâli buyûten ve mineş şeceri ve mimmâ ya’rişûn<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">MEALi</span></span><br />
<br />
Ve Rabbin, bal arısına, dağlarda, ağaçlarda ve çardak kurulan yerlerde kovan yapın diye vahyetti.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Veya</span></span><br />
<br />
Rabbin, bal arısına şöyle ilham etti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların yaptıkları çardaklardan (kovanlardan) kendine evler edin.”<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Nahl Suresi 68 )</span></span><br />
<br />
Nahl suresi 68. ayette, Rabbin Bal arısına vahyetti,çayırlarda, çimenliklerde, ağaçlık olan yerlerde, yuva yap, rızkını ara, gibicesine vahyettiğini bildiriyor.<br />
<br />
Bu ayet gösteriyor ki, <br />
<br />
Vahiy : Vahiy Sadece, Kur'an gibi dini hükümleri içeren, namazdır, abdesttir, insan haklarıdır, ve benzeri kuralları içeren, din bilgilerini kapsayan, ve sadece Cebrail ile gelen, bir bilgi değildir. Allah arıya vahyederken, bir din indirmedi, arıların bir dini yok, onlara sadece rızkını ve yuvasını nerede yapıp, rızkını nerede arayacağını bildirdiğini belirterekten, O'nlara da vahyettim diyor. Yani vahiy : seni yönlendiren bilgi, Bu bir buluş için, icat için olabilir, yahut başın dardadır, seni kurtuluşa erdirecek bir çıkış kapısıdır, yahut bir bilgidir ki, mesela insanlar bu konuda ihtilafa düşmüştür, Allah seni, o konuda halife kılmıştır, ve senin ile o ihtilafı düzeltmek istemektedir, ve sana ilham edip(vahyedip) bu ihtilafı bu sayede çözer. ilham ile vahiyin farkı: ilham zaten meleklerden gelen ses veya frekans, vahiy direkt Allah'tan gelen, arada vasıtasız, Allah'tan gelen ses veya Frekans veya bilgiye verilen isim ki, Haşa kella, Allah öldü mü ki, vahiy kesilsin, Allah insanlara bilgi vermekten bıktı mı, usandı mı ki, insanları doğru yola iletmek için, vahiy yöntemini kullanmasın? birilerini yönlendirmesin! Allahü Teala Kuranda<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span></span><br />
<br />
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَىٰ قَوْمِهِمْ فَجَآءُوهُم بِٱلْبَيِّنَٰتِ فَٱنتَقَمْنَا مِنَ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ ۖ وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ ٱلْمُؤْمِنِينَ<br />
<br />
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.<br />
<br />
Andolsun, senden önce biz nice peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Peygamberler onlara apaçık mucizeler getirdiler. Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Rûm Suresi 47. Ayet)</span></span><br />
<br />
<br />
Dostlarıma yardım etmek üzerime vacip oldu diyor, müminlere yardım etmek, yani iman eden dostlarına yardım etmek, üzerime vacip oldu diyor, bu yardım etmek sadece, Sence Mesela, adamın arabası yok, Araba almasına, ya da, savaş yapıyor, Savaş'ı yenmesine yardım etmesi mi, zannediyorsunuz. müminlerin başına Her çeşit belalar geliyor, Belki bu bela : Bir tartışmada birisinin(Mümin Birsinin) başı belada, adamı yalancı çıkarıyorlar, Allah O'nun doğru olduğunu ispat etmek için, O'na doğru bilgileri vahiy eder ilham eder, çünkü Allah'ın dostudur, Mümindir, Çünkü Müminler  Allah'ın dostudur, <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color">أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ , بِسْمِ ﷲِالرَّحْمَنِ اارَّحِيم</span></span><br />
<br />
اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذٖينَ اٰمَنُواۙ يُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِؕ وَالَّذٖينَ كَفَرُٓوا اَوْلِيَٓاؤُ۬هُمُ الطَّاغُوتُۙ يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى الظُّلُمَاتِؕ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَࣖ<br />
<br />
Allâhu velîyyullezîne âmenû, yuhricuhum minez zulumâti ilen nûr, vellezîne keferû evliyâuhumut tâgûtu yuhricûnehum minen nûri ilâz zulumât, ulâike ashâbun nâr, hum fîhâ hâlidûn.<br />
<br />
Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Bakara Suresi - 257)</span></span><br />
<br />
O hani, Peygamberimiz Miraç ettiğinde, Yahudiler geldiler, Peygamberimizi yalancı çıkarmak için, sen Allah'la görüşmeye gittin, bir de Mescidi Aksa'yı gördüm diyorsun, Hadi bakalım bize mescide Aksa'nın camları kaç tane söyle dediler. Peygamberimiz : O an gözümüzün önüne mescid-i Aksa getirildi, Ben de camlarının sayısını sayıp , onlara söyledim. diye rivayet ediyor.<br />
<br />
Yani işte böyle bir şey, Allah bir çıkmazdan, bir kulunu, sevdiği bir kulunu, dostunu, O çıkmazdan kurtarmak, çıkarmak için, bir bilgi, bir görüntü, bir ses, Bir Hayal gösterebilir. Bunların hepsi Allah'tan direkt geldiği için, hepsi vahiy niteliğindedir, yani vahiy sadece peygamberlere de inmiyormuş.<br />
<br />
Ben, bundan seneler önce, bir vaaz yapmıştım, vaaz da dedim ki : Ben Evimin penceresinin önüne, ekmek parçaları koyuyorum, ve yakınlardaki Kuşlar, gelip benim penceremdeki ekmekleri yiyorlar. Peki bunlar, Koskoca şehirde, benim penceremin önünde ekmek olduğunu, nereden biliyorlar. Tabii ki, Allah, onlara git, raşit'in evinin penceresini önünde, Sizin rızkınız var, diye vahyediyor. buna benzer minvalde vaaz etmiştim. Ve bunu dinleyenlerden yada okuyanlardan birisi de, Radyo dj si  "Ceyhun Yılmaz" bu sohbeti dinlemiş yada okumuş herhalde, ondan sonra, penceresinin önüne, Ekmek parçaları koymuş, ve bunu ben Facebook'ta ya da Twitter'da gördüm, Facebook'taydı herhalde, ve oradaki martılardan bir tanesi gelmiş, ve ekmekleri yemiş, Ondan sonra, o Martı ile Bu ikisi arkadaş olmuşlar,Martının ismini "Enayi" koymuş, ve "enayi geldi, yine ekmekleri aldı gitti" diyerekten video kısa videolar resimler eklemeye başladı. Yani biz ona öğrettik bu ilmi. O da Hakkal yakin tatbik etti, yaşadı bildi ve öğrendi. yani vahiy Kapanmış bitmiş değil, Allah yine o martıya da vahyetti, yani vahiy sadece arıya da değil, vahiy Martı ya, diğer hayvanlara, insanlara, evliyalara, Allah dostlarına, haala vahiy devam ediyor. vahiy sadece dini bilgiler demek değildir, bir mucit amcanın, o icadı yapabilmesi için gereken bilgiyi de, Allah yine o mucit amcaya, vahiy yoluyla bildiren, ilham yoluyla bildirendir. Hani bir nevi ilham, meleklerden gelen sese verilen isimdir, arada vasıta, yani melekler o bilgiyi Allah'tan alıp, insana verince, ilham denilir. Ama Allah'tan gelene vahiy denilir, Allah vahiy de de, yine çeşitli gönderme sistemleri kullanmış, arada vasıta olaraktan Melekleri kullanırsa, işte Cebrail ile gelmesi gibi, yahut da çan çınlama sesi gibi şeklinde diye tarif etmiş Peygamber Efendimiz.(Misal Kulak Çınlaması), yani yine, gönlüne düşen bir bilgi de, Allah'tan gelen bir vahiy olabilir, bu vahiy yani, illaki seni peygamber yapmak için gelecek bilgi değildir, peygamberlik bittiği için, seni onu bunu peygamber edecek bir bilgi değildir, yani peygamber olmak için değildir, ya da peygamberlere mahsus bir billgi de değildir her  vahiy. Evet bunu kısaca anlatmak istedim, Biraz uzun oldu ama, inşallah anlaşılmıştır.<br />
<br />
Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesi<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span></span><br />
<br />
Schrems, 29 Ocak 2023</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43957</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:29:48 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43957</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263764" target="_blank" title="">Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek.jpg</a> (Boyut: 1,006.1 KB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşidi Tarikatı Salavatı, Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir'de geçen “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadeleri</span><br />
<br />
Salavatlar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) salât ve selâm getirmek, O'na olan sevgi, hürmet ve bağlılığımızı ifade etmek için okunan dualardır.<br />
<br />
Raşidi Tarikatı'nda okunan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kasr</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kebir</span> içerisinde erkekler için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahümme salli alâ seyyidina”</span>, kadınlar için ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahümme salli alâ seyyidetina”</span> şeklindeki ifadelerin kullanılmasının temelinde, “seyyid” kelimesinin İslâmî kaynaklardaki anlamı ve Peygamber Efendimiz'in bu kelimeyi kullanmış olması bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Seyyid Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
“Seyyid” kelimesi Arapçada genel olarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">efendi, önder, ileri gelen, kendisine hürmet edilen kimse</span> gibi anlamlara gelir.<br />
<br />
Bu kelime yalnızca peygamberler için kullanılan bir ifade değildir. Bir kimsenin toplum içerisinde saygınlığına, önderliğine veya üstün ahlâkına işaret etmek için de kullanılabilir.<br />
<br />
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hasan ve Hüseyin, Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”</span></span><br />
<br />
buyurmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tirmizî, Menâkıb, 30/3768)</span><br />
<br />
Buradaki “efendileri” ifadesi, Arapça <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“seyyid”</span> kelimesinin karşılığıdır.<br />
<br />
Dolayısıyla “seyyid” kelimesinin kullanılmasının, yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olduğunu düşünmek doğru değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hasan Ve Hüseyin Cennet Gençlerinin Efendileridir</span></span><br />
<br />
Huzeyfe (r.a.) tarafından nakledilen bir rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şu anda bana bir melek geldi ki daha evvel yeryüzüne hiç inmemişti. Bana selâm vermek ve Fâtıma'nın Cennet ehli kadınlarının, Hasan ile Hüseyin'in de Cennet ehli gençlerinin efendisi olduklarını müjdelemek için Rabbinden izin istemiş.”</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 391-392)</span><br />
<br />
Başka rivayetlerde de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in Cennet gençlerinin efendileri oldukları bildirilmiştir.<br />
<br />
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için “seyyid” anlamındaki “efendi” ifadesini kullanmıştır.</span></span><br />
<br />
Bu da “seyyid” kelimesinin kullanılmasının dinen yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olmadığını göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavat Getirmek Kur'an Ve Sünnetle Sabittir</span></span><br />
<br />
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ ۚ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ صَلُّوا۟ عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًا</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.</span><br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de O'na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ahzâb, 33/56)</span><br />
<br />
Bu ayet-i kerîme, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salât ve selâm getirmenin önemini açıkça ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in Öğrettiği Salavat</span></span><br />
<br />
Sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) nasıl salavat getireceklerini bizzat O'na sormuşlardır.<br />
<br />
Kâ'b b. Ucre'den (r.a.) rivayet edilen meşhur hadiste sahâbîler:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Resûlallah! Sana nasıl salavat getireceğimizi bize öğret.”</span><br />
<br />
demişler, bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İbrahimî salavatı öğretmiştir.<br />
<br />
Bu salavatın meşhur şekli şöyledir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.<br />
<br />
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.</span><br />
<br />
Bu hadis <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Buhârî ve Müslim</span> tarafından rivayet edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavatın İçinde “Seyyidina” Demek</span></span><br />
<br />
Buradan hareketle, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) isminin önünde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seyyidina Muhammed”</span> demenin, O'na hürmet ve tazim ifade eden bir kullanım olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Hanefî ve Şâfiî kaynaklarında, İbrahimî salavat okunurken “Muhammed” lafzından önce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seyyidina”</span> ifadesinin kullanılmasının mendup olduğunu belirten görüşler bulunmaktadır.<br />
<br />
Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) Allah'ın verdiği peygamberlik ve üstün makamına uygun şekilde hürmet göstermektir.<br />
<br />
Dolayısıyla:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”</span></span><br />
<br />
demek, “Allah'ım Efendimiz Muhammed'e salât eyle” anlamında bir hürmet ve tazim ifadesidir.<br />
<br />
Raşidi Tarikatı'nda okunan salavatlarda da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seyyidina”</span> kelimesinin kullanılmasının temelinde bu anlayış bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kadınlar İçin “Seyyidetina” İfadesi</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde “seyyid” kelimesinin kadın için kullanılan şekli olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“seyyide”</span> kelimesi de hanımefendi, önder ve saygın kadın anlamlarında kullanılabilir.<br />
<br />
Bu sebeple Raşidi Tarikatı'nın kadınlara yönelik salavatlarında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allahümme salli alâ seyyidetina...”</span></span><br />
<br />
şeklindeki kullanım, kadın için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“efendimiz, saygıdeğer hanımefendimiz”</span> anlamında bir hürmet ifadesi olarak anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Burada önemli olan, kullanılan kelimenin Allah'a ortak koşmak veya bir kulun Allah'a ait bir sıfatla nitelendirilmesi anlamına gelmemesidir. “Seyyid” kelimesi yaratılmış insanlar için de Arapça ve İslâmî literatürde kullanılan bir kelimedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Namazda Peygamber Efendimiz'e Salavat Getirmek</span></span><br />
<br />
Mezhepler arasında, namazın son teşehhüdünde Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salavat getirmenin hükmü konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.<br />
<br />
Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde son teşehhütten sonra Peygamber Efendimiz'e salavat getirmek sünnet olarak değerlendirilirken, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde son teşehhütte salavatın hükmü daha kuvvetli kabul edilmiştir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sahâbeye bizzat salavatı öğretmiş olması, salavatın dinimizdeki önemini açıkça göstermektedir.<br />
<br />
Bu nedenle salavat yalnızca namaz içerisinde değil, günlük hayatımızda da okunması güzel ve faziletli bir zikirdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Namaz Dışında Salavat Getirmek</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında O'na salât ve selâm getirmek Müslümanların güzel âdetlerinden ve faziletli amellerindendir.<br />
<br />
Nitekim Ali (r.a.) tarafından rivayet edilen hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tirmizî, Daavât, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 201)</span><br />
<br />
Bu hadis, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında salavat getirmenin ne kadar güzel ve önemli bir davranış olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavat Bir Hürmet Ve Muhabbet İfadesidir</span></span><br />
<br />
Salavat getirirken “Seyyidina Muhammed” demek, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan sevgi ve hürmeti ifade eder.<br />
<br />
Ancak burada önemli olan, kelimelerin arkasındaki niyet ve inançtır.<br />
<br />
Biz Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) Allah'ın kulu ve Resûlü olarak biliriz. O'na hürmet eder, O'nu sever ve O'nun Allah tarafından gönderilmiş son peygamber olduğuna iman ederiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavat ise Allah'tan Peygamber Efendimiz'e rahmet, bereket ve yücelik dilememizdir.</span></span><br />
<br />
Bu sebeple “Seyyidina” ifadesi, Peygamber Efendimiz'e olan hürmetimizi dile getiren bir kelime olarak kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span><br />
<br />
Netice olarak “seyyid” kelimesi yalnızca peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Arapçada ve İslâmî literatürde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">efendi, önder, ileri gelen ve saygıdeğer kimse</span> anlamlarında kullanılmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cennet gençlerinin efendileri”</span> buyurması da bunun açık örneklerinden biridir.<br />
<br />
Bu nedenle salavatlarda:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”</span></span><br />
<br />
şeklinde “Seyyidina” ifadesinin kullanılması, Peygamber Efendimiz'e duyulan hürmet ve tazimi ifade etmektedir.<br />
<br />
Raşidi Tarikatı'nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kasr</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kebir</span> içerisinde kullanılan bu ifadeler de bu anlayış çerçevesinde değerlendirilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Asıl maksat ise kelimelerin ötesinde, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) sevgi, hürmet ve salavat ile Allah'a kulluk etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Son Bir Açıklama</span></span><br />
<br />
Burada “Seyyid” kelimesi üzerinde bir yanlış anlaşılmaya da açıklık getirmek gerekir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), köleliği kaldırmaya yönelik büyük bir dönüşüm gerçekleştirmiş ve insanların Allah katında kul olduklarını, üstünlüğün soyda, makamda veya servette değil takvada olduğunu bildirmiş bir Peygamberdir.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz'e hitap ederken “efendim, efendim” şeklindeki bir ifadenin, eğer köle ile efendisi arasındaki anlayışla ve insanı aşağılayan bir kulluk anlayışıyla kullanılması söz konusu olsaydı, bunun Peygamber Efendimiz'in getirdiği İslâm anlayışıyla bağdaşmayacağı açıktır.<br />
<br />
Bazı rivayetlerde Peygamber Efendimiz'in kendisine “Seyyid” denilmesiyle ilgili farklı ifadeler nakledilmiş, bazı kaynaklarda ise “Bana seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin sıhhati tartışılmıştır. Bu mesele değerlendirilirken “seyyid” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına dikkat etmek gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü salavatlarda kullandığımız “Seyyidina” ifadesi, köle ile efendi arasındaki sosyal veya sınıfsal anlamdaki “efendi” anlayışı değildir.</span></span><br />
<br />
Buradaki “Seyyid”, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hürmet, tazim, sevgi ve O'nun ümmet içerisindeki yüce makamını ifade eden bir hitaptır.</span><br />
<br />
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hasan ve Hüseyin Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”</span></span><br />
<br />
buyurmuştur.<br />
<br />
Dolayısıyla burada geçen “efendi” kelimesini, her yerde aynı sosyal anlamda düşünmek doğru değildir.<br />
<br />
Bazı toplumlarda ve bazı yörelerde “seyyid” kelimesi, tarihî ve sosyal kullanımlar sebebiyle köle–efendi veya maraba–ağa ilişkisini çağrıştırabilecek şekilde anlaşılabilmektedir. Fakat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arapçadaki “seyyid” kelimesinin anlam alanı bundan çok daha geniştir.</span><br />
<br />
Bu nedenle bazı kaynaklarda “Peygamber Efendimiz'e seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin değerlendirilmesinde de kelimenin hangi anlamda kullanıldığına ve rivayetin sıhhat durumuna birlikte bakmak gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bizim salavatlarımızda kullandığımız “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” ifadesindeki “Seyyidina” kelimesi, Peygamber Efendimiz'i bir kölenin efendisi anlamında nitelemek için değil, O'na olan sevgi, hürmet ve tazimimizi ifade etmek için kullanılmaktadır.</span></span><br />
<br />
Dolayısıyla burada herhangi bir insanı küçültme, köle–efendi anlayışını yüceltme veya insanları sınıflara ayırma amacı yoktur.<br />
<br />
Tam tersine, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) getirdiği İslâm'ın temel mesajlarından biri, bütün insanların Allah'ın kulu olduğu ve üstünlüğün takva ile ölçüldüğüdür.<br />
<br />
Bu açıklamayla birlikte, “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadelerinin salavatlarda hangi anlamda kullanıldığının daha iyi anlaşılacağını ümit ediyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Vesselâm.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir Karoglan Derleme Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 25.01.2022<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kaynaklar Ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Sorularla İslamiyet<br />
<br />
İslam ve İhsan<br />
<br />
İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli<br />
<br />
Tirmizî, Menâkıb, 30<br />
<br />
İbn Mâce, Mukaddime, 11<br />
<br />
Buhârî, Daavât<br />
<br />
Müslim, Salât<br />
<br />
Ahmed b. Hanbel, Müsned<br />
<br />
Ed-Dürrü'l-Muhtâr<br />
<br />
Neylü'l-Evtâr<br />
<br />
El-Muğnî<br />
<br />
Mugnî'l-Muhtâc</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263764" target="_blank" title="">Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek.jpg</a> (Boyut: 1,006.1 KB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavatlarda Seyyidina Ve Seyyidetina Demek</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşidi Tarikatı Salavatı, Salavatı Kasr ve Salavatı Kebir'de geçen “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadeleri</span><br />
<br />
Salavatlar, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya (s.a.v.) salât ve selâm getirmek, O'na olan sevgi, hürmet ve bağlılığımızı ifade etmek için okunan dualardır.<br />
<br />
Raşidi Tarikatı'nda okunan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kasr</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kebir</span> içerisinde erkekler için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahümme salli alâ seyyidina”</span>, kadınlar için ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahümme salli alâ seyyidetina”</span> şeklindeki ifadelerin kullanılmasının temelinde, “seyyid” kelimesinin İslâmî kaynaklardaki anlamı ve Peygamber Efendimiz'in bu kelimeyi kullanmış olması bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Seyyid Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
“Seyyid” kelimesi Arapçada genel olarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">efendi, önder, ileri gelen, kendisine hürmet edilen kimse</span> gibi anlamlara gelir.<br />
<br />
Bu kelime yalnızca peygamberler için kullanılan bir ifade değildir. Bir kimsenin toplum içerisinde saygınlığına, önderliğine veya üstün ahlâkına işaret etmek için de kullanılabilir.<br />
<br />
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hasan ve Hüseyin, Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”</span></span><br />
<br />
buyurmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tirmizî, Menâkıb, 30/3768)</span><br />
<br />
Buradaki “efendileri” ifadesi, Arapça <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“seyyid”</span> kelimesinin karşılığıdır.<br />
<br />
Dolayısıyla “seyyid” kelimesinin kullanılmasının, yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olduğunu düşünmek doğru değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hasan Ve Hüseyin Cennet Gençlerinin Efendileridir</span></span><br />
<br />
Huzeyfe (r.a.) tarafından nakledilen bir rivayette Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Şu anda bana bir melek geldi ki daha evvel yeryüzüne hiç inmemişti. Bana selâm vermek ve Fâtıma'nın Cennet ehli kadınlarının, Hasan ile Hüseyin'in de Cennet ehli gençlerinin efendisi olduklarını müjdelemek için Rabbinden izin istemiş.”</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 391-392)</span><br />
<br />
Başka rivayetlerde de Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in Cennet gençlerinin efendileri oldukları bildirilmiştir.<br />
<br />
Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için “seyyid” anlamındaki “efendi” ifadesini kullanmıştır.</span></span><br />
<br />
Bu da “seyyid” kelimesinin kullanılmasının dinen yalnızca peygamberlere mahsus bir sıfat olmadığını göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavat Getirmek Kur'an Ve Sünnetle Sabittir</span></span><br />
<br />
Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyurur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">إِنَّ ٱللَّهَ وَمَلَٰٓئِكَتَهُۥ يُصَلُّونَ عَلَى ٱلنَّبِىِّ ۚ يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ صَلُّوا۟ عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا۟ تَسْلِيمًا</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnnallâhe ve melâiketehû yusallûne alen nebiyy. Yâ eyyühellezîne âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîmâ.</span><br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber'e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de O'na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ahzâb, 33/56)</span><br />
<br />
Bu ayet-i kerîme, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salât ve selâm getirmenin önemini açıkça ortaya koymaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz'in Öğrettiği Salavat</span></span><br />
<br />
Sahâbe-i kirâm, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) nasıl salavat getireceklerini bizzat O'na sormuşlardır.<br />
<br />
Kâ'b b. Ucre'den (r.a.) rivayet edilen meşhur hadiste sahâbîler:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Resûlallah! Sana nasıl salavat getireceğimizi bize öğret.”</span><br />
<br />
demişler, bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İbrahimî salavatı öğretmiştir.<br />
<br />
Bu salavatın meşhur şekli şöyledir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا بَارَكْتَ عَلَى إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.<br />
<br />
Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.</span><br />
<br />
Bu hadis <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Buhârî ve Müslim</span> tarafından rivayet edilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavatın İçinde “Seyyidina” Demek</span></span><br />
<br />
Buradan hareketle, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) isminin önünde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seyyidina Muhammed”</span> demenin, O'na hürmet ve tazim ifade eden bir kullanım olduğu anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Hanefî ve Şâfiî kaynaklarında, İbrahimî salavat okunurken “Muhammed” lafzından önce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seyyidina”</span> ifadesinin kullanılmasının mendup olduğunu belirten görüşler bulunmaktadır.<br />
<br />
Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) Allah'ın verdiği peygamberlik ve üstün makamına uygun şekilde hürmet göstermektir.<br />
<br />
Dolayısıyla:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”</span></span><br />
<br />
demek, “Allah'ım Efendimiz Muhammed'e salât eyle” anlamında bir hürmet ve tazim ifadesidir.<br />
<br />
Raşidi Tarikatı'nda okunan salavatlarda da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Seyyidina”</span> kelimesinin kullanılmasının temelinde bu anlayış bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kadınlar İçin “Seyyidetina” İfadesi</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde “seyyid” kelimesinin kadın için kullanılan şekli olan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“seyyide”</span> kelimesi de hanımefendi, önder ve saygın kadın anlamlarında kullanılabilir.<br />
<br />
Bu sebeple Raşidi Tarikatı'nın kadınlara yönelik salavatlarında:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allahümme salli alâ seyyidetina...”</span></span><br />
<br />
şeklindeki kullanım, kadın için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“efendimiz, saygıdeğer hanımefendimiz”</span> anlamında bir hürmet ifadesi olarak anlaşılmaktadır.<br />
<br />
Burada önemli olan, kullanılan kelimenin Allah'a ortak koşmak veya bir kulun Allah'a ait bir sıfatla nitelendirilmesi anlamına gelmemesidir. “Seyyid” kelimesi yaratılmış insanlar için de Arapça ve İslâmî literatürde kullanılan bir kelimedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Namazda Peygamber Efendimiz'e Salavat Getirmek</span></span><br />
<br />
Mezhepler arasında, namazın son teşehhüdünde Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) salavat getirmenin hükmü konusunda farklı değerlendirmeler bulunmaktadır.<br />
<br />
Hanefî ve Mâlikî mezheplerinde son teşehhütten sonra Peygamber Efendimiz'e salavat getirmek sünnet olarak değerlendirilirken, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde son teşehhütte salavatın hükmü daha kuvvetli kabul edilmiştir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sahâbeye bizzat salavatı öğretmiş olması, salavatın dinimizdeki önemini açıkça göstermektedir.<br />
<br />
Bu nedenle salavat yalnızca namaz içerisinde değil, günlük hayatımızda da okunması güzel ve faziletli bir zikirdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Namaz Dışında Salavat Getirmek</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında O'na salât ve selâm getirmek Müslümanların güzel âdetlerinden ve faziletli amellerindendir.<br />
<br />
Nitekim Ali (r.a.) tarafından rivayet edilen hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Cimri, yanında adım anıldığı halde bana salâtü selâm getirmeyen kimsedir.”</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tirmizî, Daavât, 101; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 201)</span><br />
<br />
Bu hadis, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) ismi anıldığında salavat getirmenin ne kadar güzel ve önemli bir davranış olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavat Bir Hürmet Ve Muhabbet İfadesidir</span></span><br />
<br />
Salavat getirirken “Seyyidina Muhammed” demek, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan sevgi ve hürmeti ifade eder.<br />
<br />
Ancak burada önemli olan, kelimelerin arkasındaki niyet ve inançtır.<br />
<br />
Biz Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) Allah'ın kulu ve Resûlü olarak biliriz. O'na hürmet eder, O'nu sever ve O'nun Allah tarafından gönderilmiş son peygamber olduğuna iman ederiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Salavat ise Allah'tan Peygamber Efendimiz'e rahmet, bereket ve yücelik dilememizdir.</span></span><br />
<br />
Bu sebeple “Seyyidina” ifadesi, Peygamber Efendimiz'e olan hürmetimizi dile getiren bir kelime olarak kullanılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span><br />
<br />
Netice olarak “seyyid” kelimesi yalnızca peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Arapçada ve İslâmî literatürde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">efendi, önder, ileri gelen ve saygıdeğer kimse</span> anlamlarında kullanılmaktadır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin hakkında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Cennet gençlerinin efendileri”</span> buyurması da bunun açık örneklerinden biridir.<br />
<br />
Bu nedenle salavatlarda:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed”</span></span><br />
<br />
şeklinde “Seyyidina” ifadesinin kullanılması, Peygamber Efendimiz'e duyulan hürmet ve tazimi ifade etmektedir.<br />
<br />
Raşidi Tarikatı'nın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kasr</span> ve <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Salavatı Kebir</span> içerisinde kullanılan bu ifadeler de bu anlayış çerçevesinde değerlendirilmelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Asıl maksat ise kelimelerin ötesinde, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) sevgi, hürmet ve salavat ile Allah'a kulluk etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Son Bir Açıklama</span></span><br />
<br />
Burada “Seyyid” kelimesi üzerinde bir yanlış anlaşılmaya da açıklık getirmek gerekir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), köleliği kaldırmaya yönelik büyük bir dönüşüm gerçekleştirmiş ve insanların Allah katında kul olduklarını, üstünlüğün soyda, makamda veya servette değil takvada olduğunu bildirmiş bir Peygamberdir.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz'e hitap ederken “efendim, efendim” şeklindeki bir ifadenin, eğer köle ile efendisi arasındaki anlayışla ve insanı aşağılayan bir kulluk anlayışıyla kullanılması söz konusu olsaydı, bunun Peygamber Efendimiz'in getirdiği İslâm anlayışıyla bağdaşmayacağı açıktır.<br />
<br />
Bazı rivayetlerde Peygamber Efendimiz'in kendisine “Seyyid” denilmesiyle ilgili farklı ifadeler nakledilmiş, bazı kaynaklarda ise “Bana seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin sıhhati tartışılmıştır. Bu mesele değerlendirilirken “seyyid” kelimesinin hangi anlamda kullanıldığına dikkat etmek gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü salavatlarda kullandığımız “Seyyidina” ifadesi, köle ile efendi arasındaki sosyal veya sınıfsal anlamdaki “efendi” anlayışı değildir.</span></span><br />
<br />
Buradaki “Seyyid”, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) duyulan <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">hürmet, tazim, sevgi ve O'nun ümmet içerisindeki yüce makamını ifade eden bir hitaptır.</span><br />
<br />
Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin için:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Hasan ve Hüseyin Cennet ehli gençlerinin efendileridir.”</span></span><br />
<br />
buyurmuştur.<br />
<br />
Dolayısıyla burada geçen “efendi” kelimesini, her yerde aynı sosyal anlamda düşünmek doğru değildir.<br />
<br />
Bazı toplumlarda ve bazı yörelerde “seyyid” kelimesi, tarihî ve sosyal kullanımlar sebebiyle köle–efendi veya maraba–ağa ilişkisini çağrıştırabilecek şekilde anlaşılabilmektedir. Fakat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Arapçadaki “seyyid” kelimesinin anlam alanı bundan çok daha geniştir.</span><br />
<br />
Bu nedenle bazı kaynaklarda “Peygamber Efendimiz'e seyyid demeyin” şeklindeki rivayetlerin değerlendirilmesinde de kelimenin hangi anlamda kullanıldığına ve rivayetin sıhhat durumuna birlikte bakmak gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bizim salavatlarımızda kullandığımız “Allahümme salli alâ seyyidina Muhammed” ifadesindeki “Seyyidina” kelimesi, Peygamber Efendimiz'i bir kölenin efendisi anlamında nitelemek için değil, O'na olan sevgi, hürmet ve tazimimizi ifade etmek için kullanılmaktadır.</span></span><br />
<br />
Dolayısıyla burada herhangi bir insanı küçültme, köle–efendi anlayışını yüceltme veya insanları sınıflara ayırma amacı yoktur.<br />
<br />
Tam tersine, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) getirdiği İslâm'ın temel mesajlarından biri, bütün insanların Allah'ın kulu olduğu ve üstünlüğün takva ile ölçüldüğüdür.<br />
<br />
Bu açıklamayla birlikte, “Seyyidina” ve “Seyyidetina” ifadelerinin salavatlarda hangi anlamda kullanıldığının daha iyi anlaşılacağını ümit ediyoruz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Vesselâm.</span></span><br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir Karoglan Derleme Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 25.01.2022<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kaynaklar Ve Dipnotlar</span></span><br />
<br />
Sorularla İslamiyet<br />
<br />
İslam ve İhsan<br />
<br />
İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Prof. Dr. Vehbe Zuhayli<br />
<br />
Tirmizî, Menâkıb, 30<br />
<br />
İbn Mâce, Mukaddime, 11<br />
<br />
Buhârî, Daavât<br />
<br />
Müslim, Salât<br />
<br />
Ahmed b. Hanbel, Müsned<br />
<br />
Ed-Dürrü'l-Muhtâr<br />
<br />
Neylü'l-Evtâr<br />
<br />
El-Muğnî<br />
<br />
Mugnî'l-Muhtâc</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fatma Kızım Üç Yerde Kimseyi Hatırlamam Nefsini Rabbinden Satın Al]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43956</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:19:05 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43956</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263763" target="_blank" title="">Fatma Kızım Üç Yerde Kimseyi Hatırlamam Nefsini Rabbinden Satın Al.jpg</a> (Boyut: 915.69 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAMAZ HADİSİ VE ŞEFAAT GERÇEĞİ</span></span><br />
<br />
İnsan dünyada kendisini ailesiyle, dostlarıyla, yakınlarıyla ve sevdikleriyle güvende hissedebilir. Fakat kıyamet günü geldiğinde insanın karşılaşacağı hesap, dünyadaki hiçbir yakınlığa benzemez.<br />
<br />
O gün herkes kendi hesabının derdine düşecektir.<br />
<br />
Bu konuda Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bizlere çok önemli bir uyarısı vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz.”</span></span><br />
<br />
Bu hadis-i şerif, insanın kıyamet gününde kendi ameli ve hesabıyla ne kadar ciddi bir şekilde karşı karşıya kalacağını anlatmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAMAZ</span></span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:<br />
<br />
1. Mîzanın yanında; tartısının ağır mı, hafif mi olduğunu öğreninceye kadar.<br />
<br />
2. Sahifelerin uçuştuğu zaman; amel defterinin nereye düşeceğini, sağına mı, soluna mı, yoksa arkasına mı verileceğini öğreninceye kadar.<br />
<br />
3. Sırat'ın yanında; cehennemin iki yakası üzerine kurulduğunda, onu geçinceye kadar.”</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ebû Dâvûd, Kitâbü's-Sünne, 4755)</span><br />
<br />
Burada anlatılmak istenen, kıyamet gününün dehşeti içerisinde insanın kendi akıbetiyle meşgul olacağıdır.<br />
<br />
Dünyada insan:<br />
<br />
“Benim babam şudur.”<br />
<br />
“Ben falancanın oğluyum.”<br />
<br />
“Ben filan kişinin talebesiyim.”<br />
<br />
“Ben filan mürşidin müridiyim.”<br />
<br />
“Ben Peygamberin ümmetindenim.”<br />
<br />
diyerek kendisine bir güven duygusu oluşturabilir.<br />
<br />
Fakat kıyamet gününde asıl mesele, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">kişinin Allah'a karşı kulluk vazifesini nasıl yerine getirdiğidir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">MÎZAN VE AMELLERİN TARTILMASI</span></span><br />
<br />
Mîzan, İslam inancında âhirete imanla ilgili önemli meselelerden biridir.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaktır. Yapılan şey bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Enbiyâ, 47)</span><br />
<br />
Bu ayet, kıyamet günü yapılan amellerin karşılığının görüleceğini bildirmektedir.<br />
<br />
İşte insan, Mîzanın başında kendi hesabının ne durumda olduğunu beklerken, başkasının hesabıyla meşgul olacak durumda olmayacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü o gün insanın en büyük meselesi, kendi kurtuluşudur.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">AMEL DEFTERİ SAĞDAN MI, SOLDAN MI?</span></span><br />
<br />
Kıyamet gününde insanların amel defterlerinin kendilerine verileceği ve bunun onların akıbetleri açısından büyük önem taşıyacağı Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir.<br />
<br />
İnsan kendi amel defterinin nasıl verileceğini beklerken, artık dünyadaki makamının, soyunun, servetinin ve şöhretinin hiçbir anlamı kalmayacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İnsanın yanında götürebileceği şey, dünyada yaptığı amelleridir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">SIRAT'IN ÜZERİNDE</span></span><br />
<br />
Hadis-i şerifte bildirilen üçüncü yer ise Sırat'ın yanıdır.<br />
<br />
Cehennem üzerine kurulacağı bildirilen Sırat'tan geçiş sırasında insan yine kendi akıbetiyle meşgul olacaktır.<br />
<br />
İşte hadis-i şerifte geçen üç büyük makam:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mîzan,<br />
<br />
Amel defterinin verilmesi,<br />
<br />
Sırat.</span><br />
<br />
Bu üçü, insanın kıyamet günündeki büyük imtihanını ve kendi hesabıyla baş başa kalacağı anları hatırlatmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN KIZI FATIMA'YA UYARISI</span></span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), en yakın akrabalarını dahi Allah'a kulluk konusunda uyarmıştır.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“En yakın akrabalarını uyar.”</span><br />
<br />
buyurulmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Şuarâ, 214)</span><br />
<br />
Bu ilahî emir doğrultusunda Peygamber Efendimiz, kendi ailesini ve yakınlarını da uyarmıştır.<br />
<br />
Bu uyarının en önemli mesajlarından biri şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hiç kimse soyuna, nesebine, makamına veya bir başkasına güvenerek Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu terk etmemelidir.</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yakınlarına hitaben, kişinin kendi nefsini Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirerek kurtarması gerektiğini hatırlatmıştır.<br />
<br />
Bu anlamdaki rivayetlerde Hz. Fatıma'ya da özel olarak:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey Muhammed'in kızı Fatıma! Nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira ahirette senin adına bir şey yapamam.”</span><br />
<br />
buyurduğu aktarılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, Îmân, 89)</span><br />
<br />
Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'in şefaatinin olmayacağını bildirmek değildir.<br />
<br />
Tam tersine, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">insanın önce kendi kulluk vazifesini yerine getirmesi ve Peygamber yakınlığına güvenerek ibadetlerini terk etmemesi gerektiğini</span></span> öğretmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ AKRABALARINI NEDEN UYARDI?</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendi akrabalarını dahi uyarmıştır.<br />
<br />
Hatta Hz. Safiyye'ye ve Hz. Fatıma'ya da Allah'a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmelerini hatırlatmıştır.<br />
<br />
Bunun çok önemli bir hikmeti vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah katında insanı kurtaracak olan sadece soy ve nesep değildir; iman, kulluk, salih amel ve Allah'ın rahmetidir.</span></span><br />
<br />
Bir insan:<br />
<br />
“Ben falancanın çocuğuyum.”<br />
<br />
“Ben falanca mürşidin müridiyim.”<br />
<br />
“Ben falanca âlimin talebesiyim.”<br />
<br />
diyerek kendi sorumluluğunu başkasının üzerine bırakamaz.<br />
<br />
Çünkü herkes kendi kulluğundan sorumludur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEKİ ŞEFAAT VAR MIDIR?</span></span><br />
<br />
Burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:<br />
<br />
Eğer kıyamet günü herkes kendi hesabıyla meşgul olacaksa, şefaat nasıl olacaktır?<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde şefaat konusu açıkça ele alınmıştır.<br />
<br />
Kur'an'da:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?”</span><br />
<br />
buyurulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Bakara, 255)</span><br />
<br />
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü vermektedir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şefaat vardır; fakat şefaat Allah'ın iznine bağlıdır.</span></span><br />
<br />
Hiç kimse Allah'ın hükmüne rağmen veya Allah'tan bağımsız olarak kendi başına şefaat edemez.<br />
<br />
Kur'an'da ayrıca:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.”</span><br />
<br />
buyurulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tâhâ, 109)</span><br />
<br />
Yine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlar, Allah'ın razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”</span><br />
<br />
buyurulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Enbiyâ, 28)</span><br />
<br />
Bütün bunlar bize şefaatin Allah'ın iznine ve rızasına bağlı olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ŞEFAAT, ALLAH'IN HÜKMÜNE KARŞI DEĞİLDİR</span></span><br />
<br />
Şefaat, Allah'ın hükmüne müdahale etmek değildir.<br />
<br />
Allah Teâlâ dilediği kuluna şefaat etme izni verebilir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başta olmak üzere, Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaat etmesi İslam inancında Allah'ın rahmetinin bir tecellisi olarak anlaşılmıştır.<br />
<br />
Fakat burada çok önemli bir denge vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şefaat ümidi vardır diye kulluk terk edilemez.</span></span><br />
<br />
İnsan:<br />
<br />
“Nasıl olsa falanca bana şefaat eder.”<br />
<br />
diyerek namazını, orucunu, tövbesini, zikrini ve Allah'a karşı diğer sorumluluklarını terk edemez.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in kendi kızı Hz. Fatıma'yı dahi uyarmasının hikmeti budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“NEFSİNİ ALLAH'TAN SATIN AL” NE DEMEKTİR?</span></span><br />
<br />
“Nefsini Allah'tan satın almak” ifadesini anlamanın en güzel yollarından biri, insanın kendisini Allah'a kulluk yoluna adamasıdır.<br />
<br />
Kul:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">imanını korumalı,<br />
<br />
ibadetlerini yerine getirmeli,<br />
<br />
haramlardan sakınmalı,<br />
<br />
helallere dikkat etmeli,<br />
<br />
nefsini terbiye etmeli,<br />
<br />
tövbe etmeli,<br />
<br />
Allah'ı zikretmeli,<br />
<br />
güzel ahlâka yönelmeli<br />
<br />
ve ölüm gelmeden önce kendisini hesaba çekmelidir.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü ahiret hazırlığı ölümden sonra değil, ölümden önce yapılır.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">SOY, NESİP VE MANEVÎ BAĞ TEK BAŞINA YETERLİ Mİ?</span></span><br />
<br />
İnsanların büyük zatlara, âlimlere, mürşitlere ve salih kimselere sevgi ve hürmet beslemesi güzel bir şey olabilir.<br />
<br />
Fakat bu sevgi, kişinin kendi kulluk vazifesini terk etmesine sebep olmamalıdır.<br />
<br />
Bir kimse:<br />
<br />
“Ben falanca mürşidin dervişiyim.”<br />
<br />
“Ben falanca büyük zatın neslindenim.”<br />
<br />
“Ben filan zatın talebesiyim.”<br />
<br />
diyerek namazı, orucu, zikri, güzel ahlâkı ve şeriatın emirlerini ihmal ederse, bu sözlerin kendisini kurtaracağını düşünmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Asıl mesele, insanın bağlı olduğunu söylediği yolun gereğini gerçekten yaşayıp yaşamadığıdır.</span></span><br />
<br />
Nitekim tasavvuf geleneğinde de zühd, takva, güzel ahlâk ve salih amel üzerinde önemle durulmuştur.<br />
<br />
Bu konuda şu anlamlı söz aktarılır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gurrab gibi ötme ile,<br />
Tembel tembel yatma ile,<br />
Helal haram yutma ile,<br />
Cennet cemal bulunur mu?”</span><br />
<br />
Yani sadece sözle, iddia ile veya bir isme bağlanmakla hedefe ulaşılmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Amel gerekir, samimiyet gerekir, kulluk gerekir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">HZ. MEVLÂNÂ'NIN OĞLUNA NASİHATİ</span></span><br />
<br />
Hz. Mevlânâ'ya nispet edilen bazı menkıbelerde, oğlu Emir Âlim Çelebi'nin ibadetleri konusunda kendisine nasihat ettiği anlatılır.<br />
<br />
Bu anlatılarda Hz. Mevlânâ'nın oğluna verdiği temel mesaj şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Bana güvenme; Allah'a kulluk etmeye çalış.”</span></span><br />
<br />
Bu anlayış, Peygamber Efendimiz'in yakınlarına yaptığı uyarıyla aynı temel noktaya işaret eder:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan, Allah'a karşı kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir.</span><br />
<br />
Soyun, nesebin, makamın veya bir büyüğe olan yakınlığın tek başına yeterli olmadığı anlatılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İnsanın gerçek üstünlüğü Allah'a kulluk ve takva ile ilgilidir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN AİLESİNDEKİ HAŞYET</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun Allah'a karşı ne kadar derin bir haşyet ve kulluk içerisinde olduğunu görürüz.<br />
<br />
Namazı, duası, zikri, gözyaşı ve Allah'a yönelişi, ümmetine de büyük bir örnek olmuştur.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz'in ailesinde de Allah'a karşı kulluk, ibadet, takva ve ahiret bilinci önemli bir yer tutmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz sadece sözleriyle değil, yaşantısıyla da ümmetine kulluğun nasıl olması gerektiğini öğretmiştir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ŞEFAAT ÜMİT, KULLUK SORUMLULUKTUR</span></span><br />
<br />
Burada iki meseleyi birbirinden ayırmak gerekir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şefaat ümidi vardır.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulluk sorumluluğu vardır.</span><br />
<br />
Bunlar birbirine zıt değildir.<br />
<br />
Mümin Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.<br />
<br />
Aynı zamanda günahlarına güvenip kulluğu da terk etmez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ne yalnızca kendi ameline güvenmeli, ne de şefaat ümidiyle ameli terk etmelidir.</span></span><br />
<br />
Çünkü nihai hüküm Allah'ındır.<br />
<br />
Cennet de O'nun emrindedir, cehennem de O'nun emrindedir.<br />
<br />
Şefaat de O'nun izniyledir.<br />
<br />
Rahmet de O'nundur.<br />
<br />
Bağışlama da O'nundur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">SONUÇ OLARAK</span></span><br />
<br />
“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz” hadis-i şerifi, insanı ümitsizliğe düşürmek için değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünyadayken kendisine gelmesi ve ahiret için hazırlık yapması</span> için büyük bir ikazdır.<br />
<br />
Dünyada insanın yanında ailesi, dostları, malı, makamı ve itibarı olabilir.<br />
<br />
Fakat kıyamet gününde insan kendi hesabıyla karşı karşıya kalacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bu nedenle insan, daha dünyadayken nefsini Allah'a teslim etmeli, kulluk vazifesini yerine getirmeli ve ahiret hazırlığını yapmalıdır.</span></span><br />
<br />
Şefaat haktır; fakat şefaat Allah'ın iznine bağlıdır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in şefaati bir rahmet ve büyük bir ümit kapısıdır.<br />
<br />
Fakat bu ümit, insanı tembelliğe değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">daha güzel kulluğa</span> sevk etmelidir.<br />
<br />
Çünkü Peygamber Efendimiz'in kendi ailesine yaptığı uyarının özü şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Bana güvenerek kulluğunu terk etme; Rabbine karşı vazifeni yerine getir.”</span></span><br />
<br />
İnsan dünyadayken kendisini hesaba çekmelidir.<br />
<br />
Bugün amel defterimizi kendimiz okuyabiliyorken, yarın onun nereden verileceğini beklememeliyiz.<br />
<br />
Bugün Mîzan kurulmamışken amellerimizi düzeltmeliyiz.<br />
<br />
Bugün Sırat'ın başında değilken yolumuzu düzeltmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü kıyamet günü geldiğinde artık imtihan sona ermiş, hesap başlamış olacaktır.</span></span><br />
<br />
Rabbim bizleri dünyada iken nefsini Allah'a teslim eden, kulluk vazifesini yerine getiren, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine ve güzel ahlâkına sarılan, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyen ve ahirette şefaatine nail olan kullarından eylesin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Âmin.</span></span><br />
<br />
---<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Derleme Makalelerim</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 31.12.2022</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263763" target="_blank" title="">Fatma Kızım Üç Yerde Kimseyi Hatırlamam Nefsini Rabbinden Satın Al.jpg</a> (Boyut: 915.69 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAMAZ HADİSİ VE ŞEFAAT GERÇEĞİ</span></span><br />
<br />
İnsan dünyada kendisini ailesiyle, dostlarıyla, yakınlarıyla ve sevdikleriyle güvende hissedebilir. Fakat kıyamet günü geldiğinde insanın karşılaşacağı hesap, dünyadaki hiçbir yakınlığa benzemez.<br />
<br />
O gün herkes kendi hesabının derdine düşecektir.<br />
<br />
Bu konuda Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) bizlere çok önemli bir uyarısı vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz.”</span></span><br />
<br />
Bu hadis-i şerif, insanın kıyamet gününde kendi ameli ve hesabıyla ne kadar ciddi bir şekilde karşı karşıya kalacağını anlatmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ÜÇ YERDE KİMSE KİMSEYİ HATIRLAMAZ</span></span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz:<br />
<br />
1. Mîzanın yanında; tartısının ağır mı, hafif mi olduğunu öğreninceye kadar.<br />
<br />
2. Sahifelerin uçuştuğu zaman; amel defterinin nereye düşeceğini, sağına mı, soluna mı, yoksa arkasına mı verileceğini öğreninceye kadar.<br />
<br />
3. Sırat'ın yanında; cehennemin iki yakası üzerine kurulduğunda, onu geçinceye kadar.”</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ebû Dâvûd, Kitâbü's-Sünne, 4755)</span><br />
<br />
Burada anlatılmak istenen, kıyamet gününün dehşeti içerisinde insanın kendi akıbetiyle meşgul olacağıdır.<br />
<br />
Dünyada insan:<br />
<br />
“Benim babam şudur.”<br />
<br />
“Ben falancanın oğluyum.”<br />
<br />
“Ben filan kişinin talebesiyim.”<br />
<br />
“Ben filan mürşidin müridiyim.”<br />
<br />
“Ben Peygamberin ümmetindenim.”<br />
<br />
diyerek kendisine bir güven duygusu oluşturabilir.<br />
<br />
Fakat kıyamet gününde asıl mesele, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">kişinin Allah'a karşı kulluk vazifesini nasıl yerine getirdiğidir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">MÎZAN VE AMELLERİN TARTILMASI</span></span><br />
<br />
Mîzan, İslam inancında âhirete imanla ilgili önemli meselelerden biridir.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Kıyamet günü için adalet terazileri kuracağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şekilde haksızlığa uğratılmayacaktır. Yapılan şey bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa onu getiririz. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Enbiyâ, 47)</span><br />
<br />
Bu ayet, kıyamet günü yapılan amellerin karşılığının görüleceğini bildirmektedir.<br />
<br />
İşte insan, Mîzanın başında kendi hesabının ne durumda olduğunu beklerken, başkasının hesabıyla meşgul olacak durumda olmayacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü o gün insanın en büyük meselesi, kendi kurtuluşudur.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">AMEL DEFTERİ SAĞDAN MI, SOLDAN MI?</span></span><br />
<br />
Kıyamet gününde insanların amel defterlerinin kendilerine verileceği ve bunun onların akıbetleri açısından büyük önem taşıyacağı Kur'an-ı Kerim'de bildirilmiştir.<br />
<br />
İnsan kendi amel defterinin nasıl verileceğini beklerken, artık dünyadaki makamının, soyunun, servetinin ve şöhretinin hiçbir anlamı kalmayacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İnsanın yanında götürebileceği şey, dünyada yaptığı amelleridir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">SIRAT'IN ÜZERİNDE</span></span><br />
<br />
Hadis-i şerifte bildirilen üçüncü yer ise Sırat'ın yanıdır.<br />
<br />
Cehennem üzerine kurulacağı bildirilen Sırat'tan geçiş sırasında insan yine kendi akıbetiyle meşgul olacaktır.<br />
<br />
İşte hadis-i şerifte geçen üç büyük makam:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mîzan,<br />
<br />
Amel defterinin verilmesi,<br />
<br />
Sırat.</span><br />
<br />
Bu üçü, insanın kıyamet günündeki büyük imtihanını ve kendi hesabıyla baş başa kalacağı anları hatırlatmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN KIZI FATIMA'YA UYARISI</span></span><br />
<br />
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.), en yakın akrabalarını dahi Allah'a kulluk konusunda uyarmıştır.<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“En yakın akrabalarını uyar.”</span><br />
<br />
buyurulmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Şuarâ, 214)</span><br />
<br />
Bu ilahî emir doğrultusunda Peygamber Efendimiz, kendi ailesini ve yakınlarını da uyarmıştır.<br />
<br />
Bu uyarının en önemli mesajlarından biri şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hiç kimse soyuna, nesebine, makamına veya bir başkasına güvenerek Allah'a karşı kulluk sorumluluğunu terk etmemelidir.</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) yakınlarına hitaben, kişinin kendi nefsini Allah'a karşı sorumluluklarını yerine getirerek kurtarması gerektiğini hatırlatmıştır.<br />
<br />
Bu anlamdaki rivayetlerde Hz. Fatıma'ya da özel olarak:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ey Muhammed'in kızı Fatıma! Nefsini Allah'tan satın almaya bak; zira ahirette senin adına bir şey yapamam.”</span><br />
<br />
buyurduğu aktarılmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müslim, Îmân, 89)</span><br />
<br />
Buradaki maksat, Peygamber Efendimiz'in şefaatinin olmayacağını bildirmek değildir.<br />
<br />
Tam tersine, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">insanın önce kendi kulluk vazifesini yerine getirmesi ve Peygamber yakınlığına güvenerek ibadetlerini terk etmemesi gerektiğini</span></span> öğretmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZ AKRABALARINI NEDEN UYARDI?</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendi akrabalarını dahi uyarmıştır.<br />
<br />
Hatta Hz. Safiyye'ye ve Hz. Fatıma'ya da Allah'a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmelerini hatırlatmıştır.<br />
<br />
Bunun çok önemli bir hikmeti vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah katında insanı kurtaracak olan sadece soy ve nesep değildir; iman, kulluk, salih amel ve Allah'ın rahmetidir.</span></span><br />
<br />
Bir insan:<br />
<br />
“Ben falancanın çocuğuyum.”<br />
<br />
“Ben falanca mürşidin müridiyim.”<br />
<br />
“Ben falanca âlimin talebesiyim.”<br />
<br />
diyerek kendi sorumluluğunu başkasının üzerine bırakamaz.<br />
<br />
Çünkü herkes kendi kulluğundan sorumludur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEKİ ŞEFAAT VAR MIDIR?</span></span><br />
<br />
Burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır:<br />
<br />
Eğer kıyamet günü herkes kendi hesabıyla meşgul olacaksa, şefaat nasıl olacaktır?<br />
<br />
Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde şefaat konusu açıkça ele alınmıştır.<br />
<br />
Kur'an'da:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O'nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?”</span><br />
<br />
buyurulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Bakara, 255)</span><br />
<br />
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü vermektedir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şefaat vardır; fakat şefaat Allah'ın iznine bağlıdır.</span></span><br />
<br />
Hiç kimse Allah'ın hükmüne rağmen veya Allah'tan bağımsız olarak kendi başına şefaat edemez.<br />
<br />
Kur'an'da ayrıca:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.”</span><br />
<br />
buyurulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Tâhâ, 109)</span><br />
<br />
Yine:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Onlar, Allah'ın razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.”</span><br />
<br />
buyurulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Enbiyâ, 28)</span><br />
<br />
Bütün bunlar bize şefaatin Allah'ın iznine ve rızasına bağlı olduğunu göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ŞEFAAT, ALLAH'IN HÜKMÜNE KARŞI DEĞİLDİR</span></span><br />
<br />
Şefaat, Allah'ın hükmüne müdahale etmek değildir.<br />
<br />
Allah Teâlâ dilediği kuluna şefaat etme izni verebilir.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) başta olmak üzere, Allah'ın izin verdiği kimselerin şefaat etmesi İslam inancında Allah'ın rahmetinin bir tecellisi olarak anlaşılmıştır.<br />
<br />
Fakat burada çok önemli bir denge vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Şefaat ümidi vardır diye kulluk terk edilemez.</span></span><br />
<br />
İnsan:<br />
<br />
“Nasıl olsa falanca bana şefaat eder.”<br />
<br />
diyerek namazını, orucunu, tövbesini, zikrini ve Allah'a karşı diğer sorumluluklarını terk edemez.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in kendi kızı Hz. Fatıma'yı dahi uyarmasının hikmeti budur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“NEFSİNİ ALLAH'TAN SATIN AL” NE DEMEKTİR?</span></span><br />
<br />
“Nefsini Allah'tan satın almak” ifadesini anlamanın en güzel yollarından biri, insanın kendisini Allah'a kulluk yoluna adamasıdır.<br />
<br />
Kul:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">imanını korumalı,<br />
<br />
ibadetlerini yerine getirmeli,<br />
<br />
haramlardan sakınmalı,<br />
<br />
helallere dikkat etmeli,<br />
<br />
nefsini terbiye etmeli,<br />
<br />
tövbe etmeli,<br />
<br />
Allah'ı zikretmeli,<br />
<br />
güzel ahlâka yönelmeli<br />
<br />
ve ölüm gelmeden önce kendisini hesaba çekmelidir.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü ahiret hazırlığı ölümden sonra değil, ölümden önce yapılır.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">SOY, NESİP VE MANEVÎ BAĞ TEK BAŞINA YETERLİ Mİ?</span></span><br />
<br />
İnsanların büyük zatlara, âlimlere, mürşitlere ve salih kimselere sevgi ve hürmet beslemesi güzel bir şey olabilir.<br />
<br />
Fakat bu sevgi, kişinin kendi kulluk vazifesini terk etmesine sebep olmamalıdır.<br />
<br />
Bir kimse:<br />
<br />
“Ben falanca mürşidin dervişiyim.”<br />
<br />
“Ben falanca büyük zatın neslindenim.”<br />
<br />
“Ben filan zatın talebesiyim.”<br />
<br />
diyerek namazı, orucu, zikri, güzel ahlâkı ve şeriatın emirlerini ihmal ederse, bu sözlerin kendisini kurtaracağını düşünmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Asıl mesele, insanın bağlı olduğunu söylediği yolun gereğini gerçekten yaşayıp yaşamadığıdır.</span></span><br />
<br />
Nitekim tasavvuf geleneğinde de zühd, takva, güzel ahlâk ve salih amel üzerinde önemle durulmuştur.<br />
<br />
Bu konuda şu anlamlı söz aktarılır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Gurrab gibi ötme ile,<br />
Tembel tembel yatma ile,<br />
Helal haram yutma ile,<br />
Cennet cemal bulunur mu?”</span><br />
<br />
Yani sadece sözle, iddia ile veya bir isme bağlanmakla hedefe ulaşılmaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Amel gerekir, samimiyet gerekir, kulluk gerekir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">HZ. MEVLÂNÂ'NIN OĞLUNA NASİHATİ</span></span><br />
<br />
Hz. Mevlânâ'ya nispet edilen bazı menkıbelerde, oğlu Emir Âlim Çelebi'nin ibadetleri konusunda kendisine nasihat ettiği anlatılır.<br />
<br />
Bu anlatılarda Hz. Mevlânâ'nın oğluna verdiği temel mesaj şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Bana güvenme; Allah'a kulluk etmeye çalış.”</span></span><br />
<br />
Bu anlayış, Peygamber Efendimiz'in yakınlarına yaptığı uyarıyla aynı temel noktaya işaret eder:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İnsan, Allah'a karşı kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir.</span><br />
<br />
Soyun, nesebin, makamın veya bir büyüğe olan yakınlığın tek başına yeterli olmadığı anlatılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İnsanın gerçek üstünlüğü Allah'a kulluk ve takva ile ilgilidir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">PEYGAMBER EFENDİMİZİN AİLESİNDEKİ HAŞYET</span></span><br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hayatına baktığımızda, O'nun Allah'a karşı ne kadar derin bir haşyet ve kulluk içerisinde olduğunu görürüz.<br />
<br />
Namazı, duası, zikri, gözyaşı ve Allah'a yönelişi, ümmetine de büyük bir örnek olmuştur.<br />
<br />
Bu sebeple Peygamber Efendimiz'in ailesinde de Allah'a karşı kulluk, ibadet, takva ve ahiret bilinci önemli bir yer tutmuştur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Peygamber Efendimiz sadece sözleriyle değil, yaşantısıyla da ümmetine kulluğun nasıl olması gerektiğini öğretmiştir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">ŞEFAAT ÜMİT, KULLUK SORUMLULUKTUR</span></span><br />
<br />
Burada iki meseleyi birbirinden ayırmak gerekir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Şefaat ümidi vardır.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kulluk sorumluluğu vardır.</span><br />
<br />
Bunlar birbirine zıt değildir.<br />
<br />
Mümin Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.<br />
<br />
Aynı zamanda günahlarına güvenip kulluğu da terk etmez.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ne yalnızca kendi ameline güvenmeli, ne de şefaat ümidiyle ameli terk etmelidir.</span></span><br />
<br />
Çünkü nihai hüküm Allah'ındır.<br />
<br />
Cennet de O'nun emrindedir, cehennem de O'nun emrindedir.<br />
<br />
Şefaat de O'nun izniyledir.<br />
<br />
Rahmet de O'nundur.<br />
<br />
Bağışlama da O'nundur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">SONUÇ OLARAK</span></span><br />
<br />
“Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz” hadis-i şerifi, insanı ümitsizliğe düşürmek için değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dünyadayken kendisine gelmesi ve ahiret için hazırlık yapması</span> için büyük bir ikazdır.<br />
<br />
Dünyada insanın yanında ailesi, dostları, malı, makamı ve itibarı olabilir.<br />
<br />
Fakat kıyamet gününde insan kendi hesabıyla karşı karşıya kalacaktır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bu nedenle insan, daha dünyadayken nefsini Allah'a teslim etmeli, kulluk vazifesini yerine getirmeli ve ahiret hazırlığını yapmalıdır.</span></span><br />
<br />
Şefaat haktır; fakat şefaat Allah'ın iznine bağlıdır.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz'in şefaati bir rahmet ve büyük bir ümit kapısıdır.<br />
<br />
Fakat bu ümit, insanı tembelliğe değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">daha güzel kulluğa</span> sevk etmelidir.<br />
<br />
Çünkü Peygamber Efendimiz'in kendi ailesine yaptığı uyarının özü şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Bana güvenerek kulluğunu terk etme; Rabbine karşı vazifeni yerine getir.”</span></span><br />
<br />
İnsan dünyadayken kendisini hesaba çekmelidir.<br />
<br />
Bugün amel defterimizi kendimiz okuyabiliyorken, yarın onun nereden verileceğini beklememeliyiz.<br />
<br />
Bugün Mîzan kurulmamışken amellerimizi düzeltmeliyiz.<br />
<br />
Bugün Sırat'ın başında değilken yolumuzu düzeltmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Çünkü kıyamet günü geldiğinde artık imtihan sona ermiş, hesap başlamış olacaktır.</span></span><br />
<br />
Rabbim bizleri dünyada iken nefsini Allah'a teslim eden, kulluk vazifesini yerine getiren, Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetine ve güzel ahlâkına sarılan, Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyen ve ahirette şefaatine nail olan kullarından eylesin.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Âmin.</span></span><br />
<br />
---<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Derleme Makalelerim</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 31.12.2022</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Negatif Büyüme Nedir? Pozitif Büyüme Nedir?]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43955</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:10:47 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43955</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263762" target="_blank" title="">Negatif Büyüme Nedir Pozitif Büyüme Nedir.jpg</a> (Boyut: 879.76 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Negatif Büyüme Nedir? Pozitif Büyüme Nedir? dediğimiz zaman</span></span><br />
<br />
Negatif Büyüme nedir? Pozitif büyüme nedir? dediğimiz zaman<br />
<br />
Ekonomideki negatif büyüme borçlanma demektir,<br />
 sayılardaki negatif büyüme eksi sayılara Doğru Gitmek demektir,<br />
 insanlıkta negatif büyüme, kadın ve dişil enerjinin çoğalması ve kadınların çoğalması erkeklerin azalması,<br />
 fıkıhtaki negatif büyüme, sevapların azalıp, günahların çoğalması,<br />
 düşüncedeki negatif büyüme, nakıs düşünme, noksan düşünme, akıl zayıflığı, Bilgisizlik ve cahilliğin çoğalması,<br />
 bilimdeki negatif büyüme, yalan bilginin çoğalması, sahte bilgilerin çoğalması,<br />
 uzaydaki negatif büyüme, güneşlerin sönüp, karadeliklerin çoğalması, yıldızların dökülüp azalıp, karanlığın koyulaşması,<br />
 mevsimlerdeki negatif büyüme, kış mevsimi ve sonbahar mevsiminin uzun sürmesi, yaz ve ilkbaharın kısa sürmesi,<br />
 sözlerdeki negatif büyüme, küfür ve argonun çoğalması, düzgün konuşan insanların azalması, anlaşılır konuşan insanların azalması,<br />
 Tıpta ve sağlıkta ki negatif büyüme, hastalıkların çoğalıp, hastalık çeşidinin çoğalıp, mikropların çoğalıp, çaresinin bulunamaması,<br />
 yazıdaki negatif büyüme, yazılanların okunduğu zaman anlaşılmaz olması,<br />
 renklerdeki ve resimlerdeki negatif büyüme, Gölgelerin çoğalması,<br />
 dillerdeki yani language teki negatif büyüme, Bir dili tam manası ile bilenlerin azalması,<br />
<br />
<br />
geldik asıl konumuza<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tasavvuftaki negatif Büyüme nedir? </span></span><br />
<br />
insanın, derinliğine, içsel yolculuğunda, geriye doğru yolculuğun çoğalması, yani insanların anneci olması, babacı olmaktan daha çok, anneci olması.<br />
<br />
"لقد جاءكم رسول من أنفسكم عزيز عليه ما عنتم حريص عليكم بالمؤمنين رؤوف رحيم"<br />
<br />
Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.<br />
<br />
Tevbe  Suresi 128. Ayet<br />
<br />
رؤوف رحيم<br />
<br />
Yüce Bir Ana<br />
<br />
Manası vardır bu ayette "Hz Fatma" kastediliyor olamaz mı bu ayette? Peygamberin "müminlere gayet merhametli ve şefkatli"olmasının meyvası olaraktan, Hz Muhammed yoluna Reankarne Fatma (Yüce Bir Ana) olaraktan devam etmiş olmaz mı <br />
<br />
Yani kur'an-ı Kerim'in yolculuğunda Fatiha'dan aşağı doğru olan yolculuk, Nas suresine doğru olan yolculuk, fakat hazreti mehdi insanlara, işte sondan başa doğru yolculuğu öğretmek istemektedir ki, o da, 3 Kulhü den sonra, Fatiha okunması diye tarif etmiştir.<br />
Bunun da derinine inersek, Kur'an-ı Kerim'i 3 defa hatim ettikten sonra, fatiha'ya dönmek, başa dönmek. işte, 3 Kulhü, Kuranı 3 defa hatm ettiğin zaman, 3 kulhu okumuş olursun, hatimde Her sure 1 defa okunur, Öyle olunca 3 kulhü demek, Kur'an-ı Kerim'i 3 defa hatmedeceksin, sonra da başa döneceksin. 3 tur atacaksın<br />
<br />
“Benim ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.” <br />
<br />
[bk. el-Havi li'l-Fetavi, Suyuti, 2/248; Ruhul Beyan, Bursevi, (Arapça) 4/262, Ahmed bin Hanbel, İlel, s, 89]<br />
<br />
“Âdem'den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” <br />
<br />
(Kenzu’l-Ummal, h.no: 16459; Munavî, Feyzu’l-Kadir, III/547; h.no: 4278)<br />
<br />
1500:3=500 sene eder<br />
Bir tur 500 Sene eder<br />
<br />
7000:500:14 Tur eder<br />
571+500+500+500=2071<br />
2071:500=4,142<br />
<br />
14-4,142=9,858 Peygamberimiz doğduğunda 9,85 tur atılmış yani galaksideki yıldızların ve onlara tabi olan gezegenlerin ana yıldızın etrafındaki bir turu 500 sene eder 3 kulhü fatiha  9,85 nuh ümmeti arasinda 1000 den elli eksik 950 ve 9,85 turdan 2 turdan 50 eksik alirsak 1,9 tur ~ 8 Tur önce Hz Nuh vaktiymiş  ve geldik yine aynı döngüye galaksiyi de döndüren nebula daki tur 8 tur 8X500=4000 senede bir Tur ~ milattan 2000 sene önce  yani o kadar uzak degil yani .....<br />
<br />
<br />
islamın sona ereceği vakit 2071<br />
onddan sonra Allahu alem kıyamet süreci başlıyor<br />
<br />
<br />
Bunun başka manası da başlangıç Hazreti Adem, son ise, Hitam ise Hz Muhammed, ve biz  salavatı Kebir de,  bize isimleri bildirilen Bütün peygamberlere salavat okuruz, selamet dileriz, yani baştan sona Hz Adem'den Hz Muhammed'e kadar saymak, sona yolculuk, onu da Tevhidi Kebir zikrimiz ile yaparız, yani peygamberlerin hatıratını hatırlarız..<br />
Bunları saymanın bize katkısı nedir? en son vaazımızda anlattığımız meseleden biraz bahsedersek, zamanda Geçmişe Yolculuk edeceğimiz zaman, kainatın neden bu kadar açıldığını anlatmıştık, misal olaraktan, kısaca değinirsek, ben Ben olmadan önce, Annem de bir hücre idim, annemden önce, babamdan anneme geçtim, ondan önce Babam ve Anenemin, Ana babası ve dedesi ninesi var, babamdan tarafa babamın da annesi babası, ve dedesi ninesi var, iç içe kainatlar, ve o yüzden geçmişe gittiğimiz zaman parçacık küçülerekten ve genişleyerekten çoğalaraktan devam ediyor. işte bizim sistemimiz olan Güneş sistemimizde geriye doğru gidişe baktığımız zaman, sistemimiz bildiğimiz gibi bilinen 9 gezegenden oluşmakta, ondan sonrası başka galaksiler, başka yıldızlar şeklinde, işte 8 veya 9  da zaten 9 hatta ya da 8  değerli ata, anne baba, kaynana kayınpeder, Bir de sen ve kendi karın eşin, iki tane de çocuğun olursa bir oğlan bir kız etti 8 veya 3 lü , yani 8 gezegen ya da 9 lu sistem ana yapı, ana kaldıran, ondan sonra, yukarı çıktığımızda, Daha üstü, Daha üstü, şeklinde açılımı anlatıyor. dedik ya. dedemizin Dayısının amcasının oğlu. misal yeni atılan teleskop ile gökyüzü daha büyük başka şekilde görüntülenmekte. işte geçmişe doğru bir yolculuk. bütün yıldızları görebilecek bir sisteme Sahip değiliz, çünkü dedim ya Hazreti Adem'e gittiğiniz zaman, vahdedi vücut Hazreti Adem'in vücudunun büyüklüğünü, ihata ettiği kâinattaki yeri, ihata ettiği yeri görebilmemiz, şu anki mevcut Alet edevat ve teleskoplarımızla mümkün değil, açıldıkça açılmış, açılmış, açılmış, ve açıldıkça küçülen bir sistem zannediyoruz, aslında Orada büyük büyük yıldızlar var, deniyor ki güneşimizin elli katı büyük Yıldızlardan bahsediliyor.<br />
 yani Öyle olunca ilk anayapı Hazreti Adem, ve onun içindeki organlar, İbrahim Musa İsa, yani altyapılar, işte o yüzden çakralar diye tarif edilir, tasavvufta letaifler olaraktan anlatılır. Mesela İbrahim Aleyhisselam'ın rengi kırmızıdır. Hz İsa mavi ile temsil edilir, Muhammed yeşildir, ve bunlar vücuttaki organların yaydığı çakra ışıkları, auramız. Öyle olunca teleskopla baktığımızda da, Yıldızların verdiği ışık ile, içinde hangi maden olduğunu biliyoruz  mesela kırmızı ışık veriyorsa falan maden var, mavi veriyorsa falan filan şeklinde, hangi madenden oluştuğunu biliyoruz. işte yani İbrahim Aleyhisselam'ın Nuru'nun kırmızı olması demek, onun gezegeninin hangi elementten oluştuğunu anlatıyor, ve bu da vücut sisteminde, bir organı temsil ediyor, ana vücut Hazreti Adem, ondan sonrakiler de, aynı şekilde bir vücut, Yani iç içe kainatlar dedik. ya o yüzden, işte şu anda gözlemleyebildiğimiz için bazı şeyleri, yani uzaya bakmamız işte negatif büyümeyi meydana getirdi. ve bu negatif büyümede dişil enerjiyi meydana getiriyor, dişil enerji, yani hayvanlara karşı merhametli oluyoruz biraz, bitkilere karşı, doğaya karşı saygılı olalım, yani kibarlaşma nazik leşme gibi bir durum, yani kadın tabiatı. Erkek serttir, kırıcıdır, yıkıcıdır, savaşçıdır, kavgacıdır. Kadın ise nazik, kibar, korunması gereken, İşte şu andaki Merhamet duyguları ve bu nezaketli merhametli bakıştan dolayı, negatif büyüme, yani dişil enerjinin büyümesi meydana gelmekte, ve insanları borçlandıraraktan yine negatif ve dişil enerji meydana gelmekte, insanları korkutaraktan yine negatif yani karanlık enerjinin büyümesi, yani negatif enerjinin büyümesi sağlanmakta, ve bu şekilde bir nevi kainatı ve insanları ihata eden, yok edici  yutucu kara bir delik yahutta kara ve negatif bir enerjinin büyümesi. işte Kıyamet de belki bu negatif büyüme sebebiyle olacak, Büyük bir patlama, veya büyük bir yangın, veya büyük bir sel felaketi gibi bir şey olabilir. yani negatif büyüme, felaketleri kötülüğü zararlı şeyleri  de meydana getiren bir şey. iyi şeyler pozitif düşünce iyi düşünce erkeklik, erillik, yani yapıcı şeyler, erkeklik, yükselmek, zenginlik, Altınçağ. Altınçağ ve zenginliği bitireceğiz diye uğraşıyorlar. Herkesi pısırık korkak ediyorlar, yani negatif böyüme, herkesi korkutuyorlar, bugünkü baştaki Rejimlerin hepsi halkı eziyor, korkutuyor, ben ne dersem o olur  diyor. Herkes sinmiş korkmuş vaziyette, yani erkekliğini kaybetmiş, yani yırtıcılığını kaybetmiş, toplumdaki daha korkak hayvanlar halini almış hepsi, kimse sesini çıkaramıyor. ekonomiyi bitirmişler,  elementleri bozmuşlar, hayvanları  bozmuşlar, gıdaları bitkilari  bozmuşlar, kimsenin sesi çıkamaz halde. kimse bir şey yapamıyor, istediklerini yapıyorlar, halk susturulmuş vaziyetteler, bitirmiş vaziyetteler. Ne oldu, böyle olursa, işte peygamberimizin dediği, 40 kadına bir erkek, çünkü dişil enerji çoğalmış erkeklik bitmiş vaziyette oluyor, yıkıcı yapıcı ondan sonra, yırtıcı tuttuğunu Koparan  erkeklik yok oldu, yine eşini ve kadınını koruyan kollayan yok ki. Erkekler pustular. Evet negatif büyüme...<br />
<br />
işter tasavvuftaki negatif büyümeden, içsel düşünmeler ince fikirlilik, nezaket, kibar olma merhmet duyguları, kılı kırk yarmak Sofuluk kılı kırk yarmaktır.<br />
<br />
Ben ilkokula giderken bir tane hikaye kitabı aldım, hikaye kitabının içinde ne olduğunu tabii ki bilmiyorum, okudum, bir tane Kralın oğlu varmış, Evlenecek, bir tane talipli bulmuş, kız bulmuş, kıza Sarayı gezdirirken, merdivenden aşağı iniyorlarmış, merdivenin üstünde Ozamanın gösterisi olaraktan, Balta aslıymış, gelin adayı bunu görünce, başlamış ağlamaya, Prens sormuş, Neden ağlıyorsun,kız demiş işte bizim çocuğumuz olursa çocuğun üstüne  balta burdan düşerse ölürse,.... negatif düşünme yani,....<br />
<br />
Bugünün insanları, mesela fabrikaacılar, politikacılar, kaybetmemek için, negatif düşüncenin 50 çeşidini düşünüyorlar, Ha şöyle olursa, şöyle olur, ve bugün bundan dolayı tatbikat yapılıyor, bilmem nerde patlama olay çıkarsa ne yaparız, işte Hepsi bunlar diyorlar komple teorileri, adam oturtmuş komple teorisi yazdırmış, şöyle bir şey olursa ne olur, böyle bir şey olursa ne olur, yani negatif düşüncenin pozitif yani fiziksel hale getirilmesinin sebeplerinden birisi de, negatif düşünce, önce düşünce olaraktan var olmuş ve  herkese yayılınca, herkes düşündümü, işter Sonra da bunun işte işleme geçmesi, fiziksel hale gelmesi oluyor. Peygamberimizin dediği boşuna değil ki, "rüyada ters bir şey gördüğünüz zaman, onu anlatmayın, başkasına anlatmayın" demesi, o negatif enerji ve düşüncenin, ya da fikrin, sana kadar gelmiş olan enerjinin, fiziksel hale gelmesine engel olmak için, Peygamberimiz böyle demiş. öyle bir rüyayı anlatma. Bunlar negatif düşünceyi, milleti toplamışlar, komple teaorileri yazdırmışlar ve herkese düşündüğü işler olunca olablcek çareler yazdırmışlar, ve bunun olabilecek olasılıklarını yazmışlar, ve şu anda da başımıza gelen, bu olan bitenler, o  olasılıklar, hepsi fiziksel olarak, Herkesin başına gelen pandemi ve benzeri olaylar ile gelmiş oldu. Onun dışındaki şeyleri de. aynı şekilde planladılar, projeler ürettiler, Dünyayı bu hale, bitiş tükeniş haline getirdiler. Bu negatif büyüme, insanlarda da, yani Haşa kella, Allah'ın takdirine karşı gelme, Kader yazısına karşı gelme, şöyle olursa, şöyle yaparız, böyle olursa, böyle yaparız, bu işten çıkarız, paçayı yırtarız hikayesi,  <br />
<br />
Peki Kıyamet kopunca Buna da bir çaren var mı?<br />
<br />
Ama burada Allah'ın  muradı ilahisi nedir, Onu da bilemiyoruz, mesela Allah, geceye bir ton (kesret tarifi) Yıldızlar koymuş, Allah bize de gece aydınlatan  lambalar icat ettirdi, geceyi gündüz ettik. Yoksa lamba bulmasamıydık, Allah'ın Muradı bu mudur, Karanlıkta mı oturalım.<br />
<br />
Kadere karşı geldik, ve Yazın sıcakta oturmaktansa, serin klimalar, bozdolaplar keşfettik. Kışın soğukta oturup hasta olmayalım diye sobalar kaloriferler keşfedip bulmuştuk. Allah'ta zaten, bizim için, yerin altına kömürler gazlar depo etmiş, çıkardık, kömür yaktık odun yaktık, kışımızı sıcak sıcak geçiriyorduk. Şimdi ne oldu, Herkesi aynı şekilde yine, cehenneme attılar, sistemi bozdular, bu seferde Allah'ın yerin altına koyduğu sakladığı ve depo ettiği, bizim için hazırladığı şeyleri yok etme işine girdiler.<br />
<br />
Dünyamızdaki gazları depo eden kim? Kim diyebilir ki, bu benim dağıımda ülkemde çıktı, Benim varımdır benim malımdır? Büyük Allah'ım hepimiz için saklamış, Hepimizin milli hazinesi, onu herkes kullanabilir, yine ormanlar hepimizin  milli hazinesi, onların Birine zarar gelmedi hepimize zarar gelmesi, kuşlar, kurtlar, canlılar, doğa, dağ, deniz de hepimizin milli hazinesi,<br />
O yüzden milli servetimize zarar verenlerin önüne geçilmesi lazım. Bugün insanlığı Bu kış günlerinde soğukta bırakan, gazı kesen, gaz benim diyen, yok yere ortalıkta satmayıp yakanlar, durdurulmalı. Yok olup gidiyor milli hazinemiz, gidip öldürelim onları demiyorum ama, bunlar durdurulmalı.  Yine durduk yerde Dünyada Savaş çıkaranlar durdurulmalı. Yine, iki millete, devlete, horoz dövüşü yaptırıp,  ara kızıştırıcılar durdurulmalı, bunların hepsinin önüne geçilmesi lazım ki, Bu Dünyada cennet kurulabilsin. Yani onlar, bu sistemi böyle yapanlar birde " Haydi  Mehdi gelsin jesus geldinde  Cennet kurulsun" istiyorum diyorsa, yalan yahut yanlış. Sen bunları yaparaktan cennetin burada kurulacağınımı zannediyorsun! hem savaş olsun, hem burada cennet olsun, bu ne ikilem. Hem insanları hastalıktan öldür, hem Burası cennet olsun! Hem insanları aç bırak! hem Burası cennet olsun iste! Cennet mi! cehennem mi! Burası? senin istediğin gibi cennet nerede olsun, nerde cehennem olsun, dünyayı kurutmuş bitirmiş cennet gibi dünyamızı, cehenneme çevirmiş haldeyken, Bir de Burası cennet olsun diye yapıyorsun bunları, hastasın hasta... iki zıt bir arada, bu ne ikilem yahu! "kaosdan düzen doğar" hikayesi...<br />
<br />
Bir defa, insanları fakirliğe sürüklemek, negatif büyüme, borçlandırmak negatif büyüme, yani cehenneme sürüklemek, sen insanları cehennem'e sürükleyerekten burada Cennet olacağınımı zannediyorsun, birilerini Cehennem attığın zaman, burada bikrde senin cennetin mi kurulur zannediyorsun?<br />
<br />
Benim kanaatimce Cennet, ancak pozitif büyüme ile meydana gelir, ve bunun yine belli oranda eşitlenmesi ile olur, aynen Baharda ve sonbaharda Gece ve gündüz eşittir, kışlarda gece uzundur, yazlarda da gündüz uzun olunur. Öyle olunca, işte negatif büyümenin sınırı belli, Kış geldi mi haddesi belli 21 Aralık, Yaz geldi mi iyiliğin haddesi belli 21 Haziran, gece ve gündüzün eşit olduğu vakitlerde belli, 21 Mart ve 23 Eylül, Öyle olunca, Allah'ın koyduğu bu mizanı düzeni bozan, birde bu dünyada cennet kurulacak diye beklerse, hiç boşuna beklemesin. Bu düzen ve mizan bu şekilde devam ettiği zaman, ancak Burası cennet diyarı olacaktır. Bu da, yani, ne iyilik tamamen bitirilecek, yok edilcek, ne de kötülük bitirilecek, ne gece, ne gündüz, ne kış, ne yaz, ne Bahar, Ne Sonbahar, yani her şeyin vaktinde, her şey, en güzel haddesinde dir zaten, bunu oynayan, bozan, düzene çomak sokan, Ben cenneti kurulmasını istiyorum diyorsa, yalan söylüyordur, ve yaptığı amellerde, cenneti kurmak değildir, kurulmuş cenneti, yok etmek bozmaktır. negatif büyüme işte, tasavvufta da, ince düşünce yani işte, derin düşünce, <br />
<br />
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ <br />
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُزَّمِّلُ قُمِ ٱلَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا نِّصْفَهُۥٓ أَوِ ٱنقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ ٱلْقُرْءَانَ تَرْتِيلًا إِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا<br />
<br />
Yâ eyyuhel muzzemmil Kumil leyle illâ kalîlâ Nısfehû evinkus minhu kalîlâ Ev zid aleyhi ve rettilil kur’âne tertîlâ. İnnâ se nulkî aleyke kavlen sekîlâ<br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
Ey örtünüp bürünen (Peygamber)! Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt. Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müzemmil Suresi 1 ile 5. Ayetler)</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de aşağı doğru yolculuk dedik, dibe doğru yolculuk, içsel yolculuk, Buna da seyri sülük diyoruz. Bu da, tasavvufta, seyri sülükte, senin sen olmadan önceki halin. ben az önce yumurta yedim. O zaman ben, şimdi ki Ben olmadan önce, Tavuk da ki bir parça idim, tavuk tavuk olmadan önce, On daki parça olmadan, o da bir buğday idi. o yedi yumurta oldu, ben yedim, buradayım, o tavuk yem yedi, o taraftan yumurta oldu, yumurtadan sonra, o bana geçti, ve ben oldum, içsel yolculukta tavuğun deneyimleri o yumurtada var ve ben yedim bana geçti,.. seyri sülük geriye doğru yolculuk,..<br />
<br />
şimdi ne yapıyor lar CERN Reaktörün de, atomun içine içine iniyorlar, içeri doğru yolculuk, negatif büyüme, atomlarde ve elementlerde yapılan negatif büyüme, içsel yolculuk, atomun içine inmek, ne olmuş oluyor, semadaki yıldızlar Hz. Adem'in içindeki küçük parçacık halinde dedik ya. şimdi Hazreti Adem'e varasıya, parça küçülmüş de küçülmüş, Adem'in içindeki "Sen" yada "Ben" nasıl küçük parçasıyız bilen varmı?<br />
<br />
Biz Adem Atamızdan kaç bin sene sonra gelmişiz, Adem'in içindeki en küçük parçalardan birisi, ilk şu anda ki bizleriz, çünkü en son dayız, biz en sondaki, en küçük parça, Sen bu atomu kaç defa daha bölmek istiyorsun? sence kaç defa daha böyle bölünce içine inince  artık biz kendimize varız, ya da  tam tersine Hazreti Adem'i buluruz, Adem'den de önce Allah'ı buluruz, indiğin zaman küçük parçayı bulduğun zaman, o sen sin o bu, Küçük parça biziz, büyük olan, büyük beden Kainat, Hz Adem, dünyaya gelmen önce biz onun içindeydik,O' nun İçine girmeden önce de, elma mıydık, armut muyduk, kalsiyum muyduk, magnezyum muyduk, Neydik biliyormuyuz.<br />
<br />
Atomu milyon kere daha bölsen, kendini bilemezsin, nefsine ulaşamazsın, dedim ya, iki tarafa da, geleceğe doğru da, geçmişe doğru da yolculukta, parçacık küçülerek ten, genişleyerekten büyüyor, Dalbudak veriyor...<br />
<br />
Mesela Vicdanın sesi parçacık, o sesin büyüklüğü Sence ne kadardır? vicdanın sesini, o ince sesi duyabilecek kulağın algısı nasıldır? Bugün bir  kediye ve köpeğe,  merhamete gelip, acıyorsan, vicdanın sesini duymaktır bu. Yani işte küçülmüş parçacık, ince bir ses, ince bir frekans, Benim sesim yüksek bir frekans, senin Kulağının duyduğu ölçeblidiğimiz bir frekans. Ama vicdanın sesi, meseala o nu Ben duyarken, Şuradaki adam, o sesi, benim o vicdanımın sesini duymuyor, ince bir ses, küçük parça, acaba bu küçük parça kim Dediğimiz zaman? işte o geçmişe doğru yolculuktaki, küçülen parçaları var ya işte onlardan birisi olabilir değil mi?<br />
<br />
Meleklik, Melekler Sana bir şey fısıldadı,  fısıltı.. Melek gözle göremediğimiz latif bir canlı. insandan daha Latif (ince, saf, fine) olan meleğin fısıltısı. Bugün bizim fısıtımız bile anlaşılmazken, melek gibi Latif bir varlığın ve, ondan daha Latif olan, ince olan, küçük olan, bir fısıltısı, ondan bahsediyoruz, ve bunu vicdanı çalışan insan  Tasavvufda seyri sülükte, mülhime makamda, meleklerin Sesini duymaya başlıyor diye anlatmıştık. tasavvufta yani içsel yolculuk. Velhasıl kelam, bu negatif mi pozitif mi? işte meleklerin sesine doğru gidildiği zaman, pozitif büyüme, şeytanlar nevisinin seslerine ve ve desiselerine, günahlara, yanlışlara, kötüye doğru giden büyüme de, negatif büyüme. Neydi bu? nefis makamlarında, altta cehennem, Yani  nefsi emmare, insan günahtan, yasaklardan, haramlardan ve kötülükten zevk almaya başladığı zaman, insan emmare bissui makamına düşer, şeytanların sesini duymaya başlar.<br />
<br />
Pozitif yükselme ve büyüme, iyilikten, güzellikten, sevaptan, temizlikten, zevk almaya başladığın zaman ki pozitif büyüme, tasavvuftaki pozitif büyüme.<br />
<br />
Yani yukarı doğru makam katetme, ve bunun en yüksek haddesi sınırı, meleklik makamına kadar yükselme, ilham alırken vahyeden ilham veren meleklik, Cebrail Makamına kadar yükselmek.Cebrail Vahyullah veya Mikail Makamı rüzgar, kar, yağmur, güneş,...  veya israfil Makamı, Azaril Makamı,... yüksek makamlar. Bu dört makam da, o meleklik makamının ara geçiş formu. sadece insanlarla irtibat Kur'an melekler Bunlar.  insanlarla irtibat kurmayan, Allah'ın nice Melekleri yaratıkları var  daha,<br />
<br />
Bunun misali de, insanlıktan melekliğe terakki : Sanki Avrupa'dan arabayla (Auto) Anadolu'ya geçmek isteyen, İstanbul'dan köprüden geçmek zorunda ya,  o gibi, Yukarıdaki meleklik makamına geçmek için, Cebrail Mikail israfil gibi makamlardan geçmek zorundasın ki yukarıdakiler ile irtibat kurabilesin. Sanki Avrupa'dan Anadolu'ya geçmek gibi ara form ve köprü gibi velhasılı kelam.....<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu bir Karoglan  Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
Raşit Tunca<br />
Schrems, 8 Aralık 2022 </span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263762" target="_blank" title="">Negatif Büyüme Nedir Pozitif Büyüme Nedir.jpg</a> (Boyut: 879.76 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Negatif Büyüme Nedir? Pozitif Büyüme Nedir? dediğimiz zaman</span></span><br />
<br />
Negatif Büyüme nedir? Pozitif büyüme nedir? dediğimiz zaman<br />
<br />
Ekonomideki negatif büyüme borçlanma demektir,<br />
 sayılardaki negatif büyüme eksi sayılara Doğru Gitmek demektir,<br />
 insanlıkta negatif büyüme, kadın ve dişil enerjinin çoğalması ve kadınların çoğalması erkeklerin azalması,<br />
 fıkıhtaki negatif büyüme, sevapların azalıp, günahların çoğalması,<br />
 düşüncedeki negatif büyüme, nakıs düşünme, noksan düşünme, akıl zayıflığı, Bilgisizlik ve cahilliğin çoğalması,<br />
 bilimdeki negatif büyüme, yalan bilginin çoğalması, sahte bilgilerin çoğalması,<br />
 uzaydaki negatif büyüme, güneşlerin sönüp, karadeliklerin çoğalması, yıldızların dökülüp azalıp, karanlığın koyulaşması,<br />
 mevsimlerdeki negatif büyüme, kış mevsimi ve sonbahar mevsiminin uzun sürmesi, yaz ve ilkbaharın kısa sürmesi,<br />
 sözlerdeki negatif büyüme, küfür ve argonun çoğalması, düzgün konuşan insanların azalması, anlaşılır konuşan insanların azalması,<br />
 Tıpta ve sağlıkta ki negatif büyüme, hastalıkların çoğalıp, hastalık çeşidinin çoğalıp, mikropların çoğalıp, çaresinin bulunamaması,<br />
 yazıdaki negatif büyüme, yazılanların okunduğu zaman anlaşılmaz olması,<br />
 renklerdeki ve resimlerdeki negatif büyüme, Gölgelerin çoğalması,<br />
 dillerdeki yani language teki negatif büyüme, Bir dili tam manası ile bilenlerin azalması,<br />
<br />
<br />
geldik asıl konumuza<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tasavvuftaki negatif Büyüme nedir? </span></span><br />
<br />
insanın, derinliğine, içsel yolculuğunda, geriye doğru yolculuğun çoğalması, yani insanların anneci olması, babacı olmaktan daha çok, anneci olması.<br />
<br />
"لقد جاءكم رسول من أنفسكم عزيز عليه ما عنتم حريص عليكم بالمؤمنين رؤوف رحيم"<br />
<br />
Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.<br />
<br />
Tevbe  Suresi 128. Ayet<br />
<br />
رؤوف رحيم<br />
<br />
Yüce Bir Ana<br />
<br />
Manası vardır bu ayette "Hz Fatma" kastediliyor olamaz mı bu ayette? Peygamberin "müminlere gayet merhametli ve şefkatli"olmasının meyvası olaraktan, Hz Muhammed yoluna Reankarne Fatma (Yüce Bir Ana) olaraktan devam etmiş olmaz mı <br />
<br />
Yani kur'an-ı Kerim'in yolculuğunda Fatiha'dan aşağı doğru olan yolculuk, Nas suresine doğru olan yolculuk, fakat hazreti mehdi insanlara, işte sondan başa doğru yolculuğu öğretmek istemektedir ki, o da, 3 Kulhü den sonra, Fatiha okunması diye tarif etmiştir.<br />
Bunun da derinine inersek, Kur'an-ı Kerim'i 3 defa hatim ettikten sonra, fatiha'ya dönmek, başa dönmek. işte, 3 Kulhü, Kuranı 3 defa hatm ettiğin zaman, 3 kulhu okumuş olursun, hatimde Her sure 1 defa okunur, Öyle olunca 3 kulhü demek, Kur'an-ı Kerim'i 3 defa hatmedeceksin, sonra da başa döneceksin. 3 tur atacaksın<br />
<br />
“Benim ümmetimin ömrü 1.500 seneyi pek geçmeyecek.” <br />
<br />
[bk. el-Havi li'l-Fetavi, Suyuti, 2/248; Ruhul Beyan, Bursevi, (Arapça) 4/262, Ahmed bin Hanbel, İlel, s, 89]<br />
<br />
“Âdem'den kıyamete kadar insanlığın ömrü yedi bin senedir.” <br />
<br />
(Kenzu’l-Ummal, h.no: 16459; Munavî, Feyzu’l-Kadir, III/547; h.no: 4278)<br />
<br />
1500:3=500 sene eder<br />
Bir tur 500 Sene eder<br />
<br />
7000:500:14 Tur eder<br />
571+500+500+500=2071<br />
2071:500=4,142<br />
<br />
14-4,142=9,858 Peygamberimiz doğduğunda 9,85 tur atılmış yani galaksideki yıldızların ve onlara tabi olan gezegenlerin ana yıldızın etrafındaki bir turu 500 sene eder 3 kulhü fatiha  9,85 nuh ümmeti arasinda 1000 den elli eksik 950 ve 9,85 turdan 2 turdan 50 eksik alirsak 1,9 tur ~ 8 Tur önce Hz Nuh vaktiymiş  ve geldik yine aynı döngüye galaksiyi de döndüren nebula daki tur 8 tur 8X500=4000 senede bir Tur ~ milattan 2000 sene önce  yani o kadar uzak degil yani .....<br />
<br />
<br />
islamın sona ereceği vakit 2071<br />
onddan sonra Allahu alem kıyamet süreci başlıyor<br />
<br />
<br />
Bunun başka manası da başlangıç Hazreti Adem, son ise, Hitam ise Hz Muhammed, ve biz  salavatı Kebir de,  bize isimleri bildirilen Bütün peygamberlere salavat okuruz, selamet dileriz, yani baştan sona Hz Adem'den Hz Muhammed'e kadar saymak, sona yolculuk, onu da Tevhidi Kebir zikrimiz ile yaparız, yani peygamberlerin hatıratını hatırlarız..<br />
Bunları saymanın bize katkısı nedir? en son vaazımızda anlattığımız meseleden biraz bahsedersek, zamanda Geçmişe Yolculuk edeceğimiz zaman, kainatın neden bu kadar açıldığını anlatmıştık, misal olaraktan, kısaca değinirsek, ben Ben olmadan önce, Annem de bir hücre idim, annemden önce, babamdan anneme geçtim, ondan önce Babam ve Anenemin, Ana babası ve dedesi ninesi var, babamdan tarafa babamın da annesi babası, ve dedesi ninesi var, iç içe kainatlar, ve o yüzden geçmişe gittiğimiz zaman parçacık küçülerekten ve genişleyerekten çoğalaraktan devam ediyor. işte bizim sistemimiz olan Güneş sistemimizde geriye doğru gidişe baktığımız zaman, sistemimiz bildiğimiz gibi bilinen 9 gezegenden oluşmakta, ondan sonrası başka galaksiler, başka yıldızlar şeklinde, işte 8 veya 9  da zaten 9 hatta ya da 8  değerli ata, anne baba, kaynana kayınpeder, Bir de sen ve kendi karın eşin, iki tane de çocuğun olursa bir oğlan bir kız etti 8 veya 3 lü , yani 8 gezegen ya da 9 lu sistem ana yapı, ana kaldıran, ondan sonra, yukarı çıktığımızda, Daha üstü, Daha üstü, şeklinde açılımı anlatıyor. dedik ya. dedemizin Dayısının amcasının oğlu. misal yeni atılan teleskop ile gökyüzü daha büyük başka şekilde görüntülenmekte. işte geçmişe doğru bir yolculuk. bütün yıldızları görebilecek bir sisteme Sahip değiliz, çünkü dedim ya Hazreti Adem'e gittiğiniz zaman, vahdedi vücut Hazreti Adem'in vücudunun büyüklüğünü, ihata ettiği kâinattaki yeri, ihata ettiği yeri görebilmemiz, şu anki mevcut Alet edevat ve teleskoplarımızla mümkün değil, açıldıkça açılmış, açılmış, açılmış, ve açıldıkça küçülen bir sistem zannediyoruz, aslında Orada büyük büyük yıldızlar var, deniyor ki güneşimizin elli katı büyük Yıldızlardan bahsediliyor.<br />
 yani Öyle olunca ilk anayapı Hazreti Adem, ve onun içindeki organlar, İbrahim Musa İsa, yani altyapılar, işte o yüzden çakralar diye tarif edilir, tasavvufta letaifler olaraktan anlatılır. Mesela İbrahim Aleyhisselam'ın rengi kırmızıdır. Hz İsa mavi ile temsil edilir, Muhammed yeşildir, ve bunlar vücuttaki organların yaydığı çakra ışıkları, auramız. Öyle olunca teleskopla baktığımızda da, Yıldızların verdiği ışık ile, içinde hangi maden olduğunu biliyoruz  mesela kırmızı ışık veriyorsa falan maden var, mavi veriyorsa falan filan şeklinde, hangi madenden oluştuğunu biliyoruz. işte yani İbrahim Aleyhisselam'ın Nuru'nun kırmızı olması demek, onun gezegeninin hangi elementten oluştuğunu anlatıyor, ve bu da vücut sisteminde, bir organı temsil ediyor, ana vücut Hazreti Adem, ondan sonrakiler de, aynı şekilde bir vücut, Yani iç içe kainatlar dedik. ya o yüzden, işte şu anda gözlemleyebildiğimiz için bazı şeyleri, yani uzaya bakmamız işte negatif büyümeyi meydana getirdi. ve bu negatif büyümede dişil enerjiyi meydana getiriyor, dişil enerji, yani hayvanlara karşı merhametli oluyoruz biraz, bitkilere karşı, doğaya karşı saygılı olalım, yani kibarlaşma nazik leşme gibi bir durum, yani kadın tabiatı. Erkek serttir, kırıcıdır, yıkıcıdır, savaşçıdır, kavgacıdır. Kadın ise nazik, kibar, korunması gereken, İşte şu andaki Merhamet duyguları ve bu nezaketli merhametli bakıştan dolayı, negatif büyüme, yani dişil enerjinin büyümesi meydana gelmekte, ve insanları borçlandıraraktan yine negatif ve dişil enerji meydana gelmekte, insanları korkutaraktan yine negatif yani karanlık enerjinin büyümesi, yani negatif enerjinin büyümesi sağlanmakta, ve bu şekilde bir nevi kainatı ve insanları ihata eden, yok edici  yutucu kara bir delik yahutta kara ve negatif bir enerjinin büyümesi. işte Kıyamet de belki bu negatif büyüme sebebiyle olacak, Büyük bir patlama, veya büyük bir yangın, veya büyük bir sel felaketi gibi bir şey olabilir. yani negatif büyüme, felaketleri kötülüğü zararlı şeyleri  de meydana getiren bir şey. iyi şeyler pozitif düşünce iyi düşünce erkeklik, erillik, yani yapıcı şeyler, erkeklik, yükselmek, zenginlik, Altınçağ. Altınçağ ve zenginliği bitireceğiz diye uğraşıyorlar. Herkesi pısırık korkak ediyorlar, yani negatif böyüme, herkesi korkutuyorlar, bugünkü baştaki Rejimlerin hepsi halkı eziyor, korkutuyor, ben ne dersem o olur  diyor. Herkes sinmiş korkmuş vaziyette, yani erkekliğini kaybetmiş, yani yırtıcılığını kaybetmiş, toplumdaki daha korkak hayvanlar halini almış hepsi, kimse sesini çıkaramıyor. ekonomiyi bitirmişler,  elementleri bozmuşlar, hayvanları  bozmuşlar, gıdaları bitkilari  bozmuşlar, kimsenin sesi çıkamaz halde. kimse bir şey yapamıyor, istediklerini yapıyorlar, halk susturulmuş vaziyetteler, bitirmiş vaziyetteler. Ne oldu, böyle olursa, işte peygamberimizin dediği, 40 kadına bir erkek, çünkü dişil enerji çoğalmış erkeklik bitmiş vaziyette oluyor, yıkıcı yapıcı ondan sonra, yırtıcı tuttuğunu Koparan  erkeklik yok oldu, yine eşini ve kadınını koruyan kollayan yok ki. Erkekler pustular. Evet negatif büyüme...<br />
<br />
işter tasavvuftaki negatif büyümeden, içsel düşünmeler ince fikirlilik, nezaket, kibar olma merhmet duyguları, kılı kırk yarmak Sofuluk kılı kırk yarmaktır.<br />
<br />
Ben ilkokula giderken bir tane hikaye kitabı aldım, hikaye kitabının içinde ne olduğunu tabii ki bilmiyorum, okudum, bir tane Kralın oğlu varmış, Evlenecek, bir tane talipli bulmuş, kız bulmuş, kıza Sarayı gezdirirken, merdivenden aşağı iniyorlarmış, merdivenin üstünde Ozamanın gösterisi olaraktan, Balta aslıymış, gelin adayı bunu görünce, başlamış ağlamaya, Prens sormuş, Neden ağlıyorsun,kız demiş işte bizim çocuğumuz olursa çocuğun üstüne  balta burdan düşerse ölürse,.... negatif düşünme yani,....<br />
<br />
Bugünün insanları, mesela fabrikaacılar, politikacılar, kaybetmemek için, negatif düşüncenin 50 çeşidini düşünüyorlar, Ha şöyle olursa, şöyle olur, ve bugün bundan dolayı tatbikat yapılıyor, bilmem nerde patlama olay çıkarsa ne yaparız, işte Hepsi bunlar diyorlar komple teorileri, adam oturtmuş komple teorisi yazdırmış, şöyle bir şey olursa ne olur, böyle bir şey olursa ne olur, yani negatif düşüncenin pozitif yani fiziksel hale getirilmesinin sebeplerinden birisi de, negatif düşünce, önce düşünce olaraktan var olmuş ve  herkese yayılınca, herkes düşündümü, işter Sonra da bunun işte işleme geçmesi, fiziksel hale gelmesi oluyor. Peygamberimizin dediği boşuna değil ki, "rüyada ters bir şey gördüğünüz zaman, onu anlatmayın, başkasına anlatmayın" demesi, o negatif enerji ve düşüncenin, ya da fikrin, sana kadar gelmiş olan enerjinin, fiziksel hale gelmesine engel olmak için, Peygamberimiz böyle demiş. öyle bir rüyayı anlatma. Bunlar negatif düşünceyi, milleti toplamışlar, komple teaorileri yazdırmışlar ve herkese düşündüğü işler olunca olablcek çareler yazdırmışlar, ve bunun olabilecek olasılıklarını yazmışlar, ve şu anda da başımıza gelen, bu olan bitenler, o  olasılıklar, hepsi fiziksel olarak, Herkesin başına gelen pandemi ve benzeri olaylar ile gelmiş oldu. Onun dışındaki şeyleri de. aynı şekilde planladılar, projeler ürettiler, Dünyayı bu hale, bitiş tükeniş haline getirdiler. Bu negatif büyüme, insanlarda da, yani Haşa kella, Allah'ın takdirine karşı gelme, Kader yazısına karşı gelme, şöyle olursa, şöyle yaparız, böyle olursa, böyle yaparız, bu işten çıkarız, paçayı yırtarız hikayesi,  <br />
<br />
Peki Kıyamet kopunca Buna da bir çaren var mı?<br />
<br />
Ama burada Allah'ın  muradı ilahisi nedir, Onu da bilemiyoruz, mesela Allah, geceye bir ton (kesret tarifi) Yıldızlar koymuş, Allah bize de gece aydınlatan  lambalar icat ettirdi, geceyi gündüz ettik. Yoksa lamba bulmasamıydık, Allah'ın Muradı bu mudur, Karanlıkta mı oturalım.<br />
<br />
Kadere karşı geldik, ve Yazın sıcakta oturmaktansa, serin klimalar, bozdolaplar keşfettik. Kışın soğukta oturup hasta olmayalım diye sobalar kaloriferler keşfedip bulmuştuk. Allah'ta zaten, bizim için, yerin altına kömürler gazlar depo etmiş, çıkardık, kömür yaktık odun yaktık, kışımızı sıcak sıcak geçiriyorduk. Şimdi ne oldu, Herkesi aynı şekilde yine, cehenneme attılar, sistemi bozdular, bu seferde Allah'ın yerin altına koyduğu sakladığı ve depo ettiği, bizim için hazırladığı şeyleri yok etme işine girdiler.<br />
<br />
Dünyamızdaki gazları depo eden kim? Kim diyebilir ki, bu benim dağıımda ülkemde çıktı, Benim varımdır benim malımdır? Büyük Allah'ım hepimiz için saklamış, Hepimizin milli hazinesi, onu herkes kullanabilir, yine ormanlar hepimizin  milli hazinesi, onların Birine zarar gelmedi hepimize zarar gelmesi, kuşlar, kurtlar, canlılar, doğa, dağ, deniz de hepimizin milli hazinesi,<br />
O yüzden milli servetimize zarar verenlerin önüne geçilmesi lazım. Bugün insanlığı Bu kış günlerinde soğukta bırakan, gazı kesen, gaz benim diyen, yok yere ortalıkta satmayıp yakanlar, durdurulmalı. Yok olup gidiyor milli hazinemiz, gidip öldürelim onları demiyorum ama, bunlar durdurulmalı.  Yine durduk yerde Dünyada Savaş çıkaranlar durdurulmalı. Yine, iki millete, devlete, horoz dövüşü yaptırıp,  ara kızıştırıcılar durdurulmalı, bunların hepsinin önüne geçilmesi lazım ki, Bu Dünyada cennet kurulabilsin. Yani onlar, bu sistemi böyle yapanlar birde " Haydi  Mehdi gelsin jesus geldinde  Cennet kurulsun" istiyorum diyorsa, yalan yahut yanlış. Sen bunları yaparaktan cennetin burada kurulacağınımı zannediyorsun! hem savaş olsun, hem burada cennet olsun, bu ne ikilem. Hem insanları hastalıktan öldür, hem Burası cennet olsun! Hem insanları aç bırak! hem Burası cennet olsun iste! Cennet mi! cehennem mi! Burası? senin istediğin gibi cennet nerede olsun, nerde cehennem olsun, dünyayı kurutmuş bitirmiş cennet gibi dünyamızı, cehenneme çevirmiş haldeyken, Bir de Burası cennet olsun diye yapıyorsun bunları, hastasın hasta... iki zıt bir arada, bu ne ikilem yahu! "kaosdan düzen doğar" hikayesi...<br />
<br />
Bir defa, insanları fakirliğe sürüklemek, negatif büyüme, borçlandırmak negatif büyüme, yani cehenneme sürüklemek, sen insanları cehennem'e sürükleyerekten burada Cennet olacağınımı zannediyorsun, birilerini Cehennem attığın zaman, burada bikrde senin cennetin mi kurulur zannediyorsun?<br />
<br />
Benim kanaatimce Cennet, ancak pozitif büyüme ile meydana gelir, ve bunun yine belli oranda eşitlenmesi ile olur, aynen Baharda ve sonbaharda Gece ve gündüz eşittir, kışlarda gece uzundur, yazlarda da gündüz uzun olunur. Öyle olunca, işte negatif büyümenin sınırı belli, Kış geldi mi haddesi belli 21 Aralık, Yaz geldi mi iyiliğin haddesi belli 21 Haziran, gece ve gündüzün eşit olduğu vakitlerde belli, 21 Mart ve 23 Eylül, Öyle olunca, Allah'ın koyduğu bu mizanı düzeni bozan, birde bu dünyada cennet kurulacak diye beklerse, hiç boşuna beklemesin. Bu düzen ve mizan bu şekilde devam ettiği zaman, ancak Burası cennet diyarı olacaktır. Bu da, yani, ne iyilik tamamen bitirilecek, yok edilcek, ne de kötülük bitirilecek, ne gece, ne gündüz, ne kış, ne yaz, ne Bahar, Ne Sonbahar, yani her şeyin vaktinde, her şey, en güzel haddesinde dir zaten, bunu oynayan, bozan, düzene çomak sokan, Ben cenneti kurulmasını istiyorum diyorsa, yalan söylüyordur, ve yaptığı amellerde, cenneti kurmak değildir, kurulmuş cenneti, yok etmek bozmaktır. negatif büyüme işte, tasavvufta da, ince düşünce yani işte, derin düşünce, <br />
<br />
بِسْمِ ٱللَّهِ ٱلرَّحْمَٰنِ ٱلرَّحِيمِ <br />
يَٰٓأَيُّهَا ٱلْمُزَّمِّلُ قُمِ ٱلَّيْلَ إِلَّا قَلِيلًا نِّصْفَهُۥٓ أَوِ ٱنقُصْ مِنْهُ قَلِيلًا أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ ٱلْقُرْءَانَ تَرْتِيلًا إِنَّا سَنُلْقِى عَلَيْكَ قَوْلًا ثَقِيلًا<br />
<br />
Yâ eyyuhel muzzemmil Kumil leyle illâ kalîlâ Nısfehû evinkus minhu kalîlâ Ev zid aleyhi ve rettilil kur’âne tertîlâ. İnnâ se nulkî aleyke kavlen sekîlâ<br />
<br />
Bismillahirrahmanirrahim<br />
Ey örtünüp bürünen (Peygamber)! Kalk, birazı hariç olmak üzere geceyi; yarısını ibadetle geçir. Yahut bundan biraz eksilt. Yahut buna biraz ekle. Kur’an’ı ağır ağır, tane tane oku. Şüphesiz biz sana (sorumluluğu) ağır bir söz vahyedeceğiz.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Müzemmil Suresi 1 ile 5. Ayetler)</span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de aşağı doğru yolculuk dedik, dibe doğru yolculuk, içsel yolculuk, Buna da seyri sülük diyoruz. Bu da, tasavvufta, seyri sülükte, senin sen olmadan önceki halin. ben az önce yumurta yedim. O zaman ben, şimdi ki Ben olmadan önce, Tavuk da ki bir parça idim, tavuk tavuk olmadan önce, On daki parça olmadan, o da bir buğday idi. o yedi yumurta oldu, ben yedim, buradayım, o tavuk yem yedi, o taraftan yumurta oldu, yumurtadan sonra, o bana geçti, ve ben oldum, içsel yolculukta tavuğun deneyimleri o yumurtada var ve ben yedim bana geçti,.. seyri sülük geriye doğru yolculuk,..<br />
<br />
şimdi ne yapıyor lar CERN Reaktörün de, atomun içine içine iniyorlar, içeri doğru yolculuk, negatif büyüme, atomlarde ve elementlerde yapılan negatif büyüme, içsel yolculuk, atomun içine inmek, ne olmuş oluyor, semadaki yıldızlar Hz. Adem'in içindeki küçük parçacık halinde dedik ya. şimdi Hazreti Adem'e varasıya, parça küçülmüş de küçülmüş, Adem'in içindeki "Sen" yada "Ben" nasıl küçük parçasıyız bilen varmı?<br />
<br />
Biz Adem Atamızdan kaç bin sene sonra gelmişiz, Adem'in içindeki en küçük parçalardan birisi, ilk şu anda ki bizleriz, çünkü en son dayız, biz en sondaki, en küçük parça, Sen bu atomu kaç defa daha bölmek istiyorsun? sence kaç defa daha böyle bölünce içine inince  artık biz kendimize varız, ya da  tam tersine Hazreti Adem'i buluruz, Adem'den de önce Allah'ı buluruz, indiğin zaman küçük parçayı bulduğun zaman, o sen sin o bu, Küçük parça biziz, büyük olan, büyük beden Kainat, Hz Adem, dünyaya gelmen önce biz onun içindeydik,O' nun İçine girmeden önce de, elma mıydık, armut muyduk, kalsiyum muyduk, magnezyum muyduk, Neydik biliyormuyuz.<br />
<br />
Atomu milyon kere daha bölsen, kendini bilemezsin, nefsine ulaşamazsın, dedim ya, iki tarafa da, geleceğe doğru da, geçmişe doğru da yolculukta, parçacık küçülerek ten, genişleyerekten büyüyor, Dalbudak veriyor...<br />
<br />
Mesela Vicdanın sesi parçacık, o sesin büyüklüğü Sence ne kadardır? vicdanın sesini, o ince sesi duyabilecek kulağın algısı nasıldır? Bugün bir  kediye ve köpeğe,  merhamete gelip, acıyorsan, vicdanın sesini duymaktır bu. Yani işte küçülmüş parçacık, ince bir ses, ince bir frekans, Benim sesim yüksek bir frekans, senin Kulağının duyduğu ölçeblidiğimiz bir frekans. Ama vicdanın sesi, meseala o nu Ben duyarken, Şuradaki adam, o sesi, benim o vicdanımın sesini duymuyor, ince bir ses, küçük parça, acaba bu küçük parça kim Dediğimiz zaman? işte o geçmişe doğru yolculuktaki, küçülen parçaları var ya işte onlardan birisi olabilir değil mi?<br />
<br />
Meleklik, Melekler Sana bir şey fısıldadı,  fısıltı.. Melek gözle göremediğimiz latif bir canlı. insandan daha Latif (ince, saf, fine) olan meleğin fısıltısı. Bugün bizim fısıtımız bile anlaşılmazken, melek gibi Latif bir varlığın ve, ondan daha Latif olan, ince olan, küçük olan, bir fısıltısı, ondan bahsediyoruz, ve bunu vicdanı çalışan insan  Tasavvufda seyri sülükte, mülhime makamda, meleklerin Sesini duymaya başlıyor diye anlatmıştık. tasavvufta yani içsel yolculuk. Velhasıl kelam, bu negatif mi pozitif mi? işte meleklerin sesine doğru gidildiği zaman, pozitif büyüme, şeytanlar nevisinin seslerine ve ve desiselerine, günahlara, yanlışlara, kötüye doğru giden büyüme de, negatif büyüme. Neydi bu? nefis makamlarında, altta cehennem, Yani  nefsi emmare, insan günahtan, yasaklardan, haramlardan ve kötülükten zevk almaya başladığı zaman, insan emmare bissui makamına düşer, şeytanların sesini duymaya başlar.<br />
<br />
Pozitif yükselme ve büyüme, iyilikten, güzellikten, sevaptan, temizlikten, zevk almaya başladığın zaman ki pozitif büyüme, tasavvuftaki pozitif büyüme.<br />
<br />
Yani yukarı doğru makam katetme, ve bunun en yüksek haddesi sınırı, meleklik makamına kadar yükselme, ilham alırken vahyeden ilham veren meleklik, Cebrail Makamına kadar yükselmek.Cebrail Vahyullah veya Mikail Makamı rüzgar, kar, yağmur, güneş,...  veya israfil Makamı, Azaril Makamı,... yüksek makamlar. Bu dört makam da, o meleklik makamının ara geçiş formu. sadece insanlarla irtibat Kur'an melekler Bunlar.  insanlarla irtibat kurmayan, Allah'ın nice Melekleri yaratıkları var  daha,<br />
<br />
Bunun misali de, insanlıktan melekliğe terakki : Sanki Avrupa'dan arabayla (Auto) Anadolu'ya geçmek isteyen, İstanbul'dan köprüden geçmek zorunda ya,  o gibi, Yukarıdaki meleklik makamına geçmek için, Cebrail Mikail israfil gibi makamlardan geçmek zorundasın ki yukarıdakiler ile irtibat kurabilesin. Sanki Avrupa'dan Anadolu'ya geçmek gibi ara form ve köprü gibi velhasılı kelam.....<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu bir Karoglan  Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
Raşit Tunca<br />
Schrems, 8 Aralık 2022 </span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Tesbih Tahmid Tehlil Tekbir Temcid Takdis Tazim Ne Demektir?]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43954</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 20:04:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43954</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263761" target="_blank" title="">Tesbih Tahmid Tehlil Tekbir Temcid Takdis Tazim Ne Demektir.jpg</a> (Boyut: 958.22 KB / İndirmeler: 2)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis, Tazim Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
İslam dininde Allah'ı anmak, O'nu yüceltmek, O'na hamdetmek ve O'nun noksan sıfatlardan uzak olduğunu ifade etmek için kullandığımız birçok güzel ifade vardır.<br />
<br />
Bunların her birinin kendine göre ayrı bir anlamı ve ifade ettiği bir mana bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis ve Tazim</span> kelimeleri birbirlerine yakın anlamlar taşısalar da aslında her biri Allah'ı farklı bir yönüyle anmayı ve yüceltmeyi ifade eder.<br />
<br />
Şimdi bunları sırasıyla açıklayalım.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tesbih:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sübhânallah”</span> demektir.<br />
<br />
“Sübhânallah” dediğimiz zaman, Allah'ı her türlü eksiklikten, kusurdan, noksanlıktan ve yaratılmışlara ait özelliklerden tenzih etmiş oluruz.<br />
<br />
Yani Allah'ın yaratılmışlara benzemediğini, O'nun her türlü noksanlıktan uzak olduğunu ifade ederiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek ve O'nun her türlü eksiklikten uzak olduğunu kabul etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tahmid Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tahmid:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elhamdülillah”</span> demektir.<br />
<br />
“Elhamdülillah” dediğimiz zaman, bütün hamd ve övgülerin Allah'a ait olduğunu ifade ederiz.<br />
<br />
Allah'ın bize verdiği nimetler, hayat, sağlık, akıl, iman, rızık ve sayamayacağımız kadar çok nimet karşısında Allah'a hamd ederiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tahmid, Allah'a hamdetmek, O'nu övmek ve bütün övgülerin Allah'a ait olduğunu ifade etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tehlil Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tehlil:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ ilâhe illallah”</span> demektir.<br />
<br />
Bunun anlamı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allah'tan başka ilâh yoktur.”</span></span><br />
<br />
Tehlil, Allah'ın birliğini ve O'ndan başka ilâh bulunmadığını ifade eden kelime-i tevhidin temel ifadesidir.<br />
<br />
Kul, “Lâ ilâhe illallah” diyerek Allah'tan başka ilâh kabul etmediğini ve kulluğun yalnız Allah'a ait olduğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tehlil, Allah'ın birliğini ikrar ve ilan etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tekbir Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tekbir:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Ekber”</span> demektir.<br />
<br />
“Allahü Ekber”in manası, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah en büyüktür”</span> şeklinde ifade edilir.<br />
<br />
Fakat burada “en büyük” ifadesini sadece maddî veya ölçülebilir bir büyüklük gibi düşünmemek gerekir.<br />
<br />
Allah'ın büyüklüğü, yaratılmışların büyüklüğüyle kıyaslanabilecek bir büyüklük değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tekbir, Allah'ın azametini, yüceliğini ve her şeyden üstün olduğunu ifade eden bir zikirdir.</span></span><br />
<br />
Namazda, ezanda, bayramlarda ve birçok ibadet ve zikirde “Allahü Ekber” dememizin temelinde de Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü ikrar etmek vardır.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcid Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Temcid:</span> Sözlükte <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“tâzim ve senâ etmek, Allah'ı yüceltmek ve övmek”</span> anlamlarına gelir.<br />
<br />
Temcid kelimesi özellikle İslam kültüründe Allah'a yönelik <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dua, niyaz, tazarru, münâcât ve övgülerin</span> okunması için de kullanılmıştır.<br />
<br />
Temcidin içerisinde Allah'ın isimlerinin zikredilmesi, kelime-i tevhid, salât ve selâm, dua, münâcât ve çeşitli âyetlerin okunması gibi uygulamalar bulunabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcidin özünde Allah'ı yüceltmek, O'na dua etmek, O'nu övmek ve O'nun azametini dile getirmek vardır.</span></span><br />
<br />
Ayrıca:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm”</span><br />
<br />
denilir.<br />
<br />
Bunun anlamı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah'ın yardımıyladır.”</span></span><br />
<br />
Buradaki “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ifadesi de kulun kendi gücünün sınırlı olduğunu, gerçek güç ve kuvvetin Allah'ın dilemesi ve yardımıyla olduğunu ifade eden çok önemli bir zikirdir.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcid Geleneği</span></span></span><br />
<br />
Temcid, Osmanlı ve İslam kültüründe özellikle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">üç aylar, Ramazan ayı, kandil geceleri ve sahur vakitleriyle</span> anılan önemli dinî geleneklerden biri olmuştur.<br />
<br />
Geçmişte bazı bölgelerde müezzinler tarafından minarelerde veya camilerde topluca temcid okunmuş, halk da bu zikirlere ve dualara iştirak etmiştir.<br />
<br />
Özellikle Ramazan ayında sahur vaktinde okunduğu için temcid, halk arasında sahur vaktiyle de özdeşleşmiştir.<br />
<br />
Temcidlerde Allah'ın isimleri, kelime-i tevhid, salâtüselâm, âyetler, münâcâtlar ve na'tlar okunabildiği gibi topluca Allah'a dua ve niyazda bulunulmuştur.<br />
<br />
Bazı geleneksel temcidlerde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Hazreti Mevlâm”</span> gibi ifadelerle giriş yapılmasının ardından kelime-i tevhid getirilmiş, peygamberlerin isimleri zikredilmiş ve Hz. Muhammed'e salâtüselâm getirilmiştir.<br />
<br />
Daha sonra Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını ifade eden âyetler okunmuş, münâcât ve na'tlarla devam edilmiştir.<br />
<br />
Temcidlerin sonunda ise Fâtiha okunması ve çeşitli âyetlerle dua edilmesi gibi uygulamalar görülmüştür.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcidde Okunabilecek Âyetlerden Birisi</span></span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de Ahzâb Suresi'nin 40. âyetinde şöyle buyurulur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَٰكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ ۗ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyîn. Ve kânallâhu bi-külli şey'in alîmâ.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meâlen:</span><br />
<br />
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ahzâb Suresi, 40)</span><br />
<br />
Temcidlerde okunabilecek diğer âyetlerden biri de Sâffât Suresi'nin son âyetlerindendir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ۝ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ ۝ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sübhâne rabbike rabbil-izzeti ammâ yasifûn. Ve selâmün alel-mürselîn. Velhamdü lillâhi rabbil-âlemîn.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meâlen:</span><br />
<br />
“İzzet sahibi Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Selâm, gönderilen bütün peygamberlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Sâffât Suresi, 180-182)</span><br />
<br />
Bu âyetler de Allah'ın yüceliğini, peygamberlere selâmı ve bütün hamdın Allah'a ait olduğunu bir arada ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Takdis Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Takdis,</span> “kuds” kökünden gelir.<br />
<br />
Kuds kelimesinde temizlik, arınmışlık, kutsallık ve yücelik anlamları bulunmaktadır.<br />
<br />
Takdis etmek ise genel olarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kutsal kabul etmek, yüceltmek, saygı göstermek</span> ve özellikle dinî kullanımda Allah'ı her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih etmek anlamlarında kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı takdis etmek, Allah'ı her türlü kusur ve noksanlıktan uzak kabul etmek ve O'nun yüceliğini kabul etmektir.</span></span><br />
<br />
“Kutsal” kelimesi de Türkçede dinî ve manevî bakımdan özel bir değer taşıyan şeyleri ifade etmek için kullanılır.<br />
<br />
Meselâ:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rûhü'l-Kudüs</span> ifadesi “Kutsal Ruh” şeklinde tercüme edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Beytullah / Beytü'l-Harâm</span> gibi ifadelerde de Kâbe'nin dinî bakımdan taşıdığı yücelik ve kutsallık ifade edilir.<br />
<br />
Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olması sebebiyle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kelâmullah</span> denilmesi, bazı hadislerin ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs-i Kudsî</span> olarak isimlendirilmesi de dinî terminolojideki özel kullanımlara örnektir.<br />
<br />
İnsanların değer verdiği ve kutsal kabul ettiği bazı kavramlar da toplumdan topluma ve inançlara göre değişebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Irz, namus, vatan, bayrak, sancak, anne, baba, ata ve benzeri değerler</span> insanlar tarafından çok yüce ve dokunulmaz kabul edilen değerler arasında sayılabilir.<br />
<br />
Ancak İslam inancında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mutlak kutsallık ve mutlak yücelik Allah'a mahsustur.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tazim Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tazim,</span> bir varlığın büyüklüğünü, yüceliğini, azametini ve üstünlüğünü kabul ederek ona saygı göstermektir.<br />
<br />
Allah'a tazim etmek ise Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">azametini, yüceliğini, büyüklüğünü, kudretini ve üstünlüğünü</span> kabul etmek ve O'na karşı gereken saygıyı göstermektir.<br />
<br />
Meselâ:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Azîm”</span><br />
<br />
demek Allah'ın azamet sahibi olduğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Ekber”</span><br />
<br />
demek Allah'ın büyüklüğünü ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahu Vâsi'”</span><br />
<br />
demek Allah'ın genişlik ve kuşatıcılık sahibi olduğunu ifade eden isimlerinden biriyle Allah'ı zikretmektir.<br />
<br />
Burada önemli olan nokta şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı isimleri ve sıfatlarıyla zikretmek, O'nun yüceliğini ve kemâlini kabul etmenin bir şeklidir.</span></span><br />
<br />
Bu bakımdan tazim, sadece “büyük” demekten ibaret değildir. Allah'ın bütün kemal sıfatlarını ve yüceliğini kabul ederek O'na karşı hürmet ve saygı göstermeyi de içine alır.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis ve Tazim Arasındaki Fark</span></span></span><br />
<br />
Şimdi bunları kısa şekilde tekrar sıralayalım:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TESBİH:</span></span> “Sübhânallah” demektir. Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TAHMİD:</span></span> “Elhamdülillah” demektir. Allah'a hamdetmek ve O'nu övmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TEHLİL:</span></span> “Lâ ilâhe illallah” demektir. Allah'ın birliğini ve O'ndan başka ilâh olmadığını ifade etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TEKBİR:</span></span> “Allahü Ekber” demektir. Allah'ın azametini, büyüklüğünü ve yüceliğini ifade etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TEMCİD:</span></span> Allah'ı yüceltmek, övmek, tazim etmek ve O'na dua ve niyazda bulunmaktır. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” gibi ifadeler de Allah'ın kudretini kabul eden zikirlere örnektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TAKDİS:</span></span> Allah'ı her türlü eksiklikten ve noksanlıktan uzak kabul etmek; dinî bağlamda kutsallık ve yücelik ifade etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TAZİM:</span></span> Allah'ın büyüklüğünü, azametini, yüceliğini ve üstünlüğünü kabul ederek O'na hürmet etmektir.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bütün Bu Zikirlerin Ortak Noktası</span></span></span><br />
<br />
Aslında bu kelimelerin tamamında ortak olan bir nokta vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı zikretmek, Allah'ı yüceltmek, O'nu övmek, O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu kabul etmek ve O'na kulluk etmek.</span></span><br />
<br />
Fakat her kelime Allah'ı farklı bir yönden zikretmektedir.<br />
<br />
“Sübhânallah” dediğimizde Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederiz.<br />
<br />
“Elhamdülillah” dediğimizde Allah'a hamd ederiz.<br />
<br />
“Lâ ilâhe illallah” dediğimizde Allah'ın birliğini ilan ederiz.<br />
<br />
“Allahü Ekber” dediğimizde Allah'ın büyüklüğünü ve azametini ifade ederiz.<br />
<br />
“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” dediğimizde ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gerçek güç ve kuvvetin Allah'ın yardımıyla olduğunu</span> kabul ederiz.<br />
<br />
Bütün bunlar bir araya geldiğinde kulun Allah karşısındaki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tevhidini, teslimiyetini, acziyetini, şükrünü, sevgisini, saygısını ve kulluğunu</span> ifade eden çok geniş bir zikir anlayışı ortaya çıkar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kul ne kadar Allah'ı zikrederse, Allah'ın büyüklüğünü ve kendi kulluğunu o kadar çok hatırlamış olur.</span></span><br />
<br />
Bu sebeple tesbih, tahmid, tehlil, tekbir, temcid, takdis ve tazim ifadeleri sadece dil ile söylenen kelimeler olarak görülmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Asıl maksat, söylenen sözün manasını bilmek ve o manayı kalp ile tasdik ederek Allah'ı zikretmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span></span><br />
<br />
Allah'ı zikretmenin birçok şekli vardır.<br />
<br />
Kimi zaman O'nu noksanlıklardan tenzih ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sübhânallah.”</span><br />
<br />
Kimi zaman O'na hamd ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elhamdülillah.”</span><br />
<br />
Kimi zaman tevhidi ilan ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ ilâhe illallah.”</span><br />
<br />
Kimi zaman Allah'ın büyüklüğünü ilan ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Ekber.”</span><br />
<br />
Kimi zaman Allah'ın yüceliğini ve azametini dile getirir, dua ve münâcâtta bulunuruz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.”</span><br />
<br />
Bunların her biri, Allah'ı farklı bir yönüyle anmanın ve O'nun yüceliğini kabul etmenin güzel ifadeleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı zikretmek, sadece dili hareket ettirmek değil; söylenen zikrin manasını kalbe yerleştirmek ve o manaya uygun bir kulluk hayatı yaşamaktır.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NOT:</span> Bu makalenin hazırlanmasında internet üzerindeki bazı kaynaklardan ve dinî/tarihî bilgilerden faydalanılmıştır. Bazı bölümler açıklayıcı olması amacıyla yeniden düzenlenmiş ve genişletilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 08.12.2022<br />
</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263761" target="_blank" title="">Tesbih Tahmid Tehlil Tekbir Temcid Takdis Tazim Ne Demektir.jpg</a> (Boyut: 958.22 KB / İndirmeler: 2)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis, Tazim Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
İslam dininde Allah'ı anmak, O'nu yüceltmek, O'na hamdetmek ve O'nun noksan sıfatlardan uzak olduğunu ifade etmek için kullandığımız birçok güzel ifade vardır.<br />
<br />
Bunların her birinin kendine göre ayrı bir anlamı ve ifade ettiği bir mana bulunmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis ve Tazim</span> kelimeleri birbirlerine yakın anlamlar taşısalar da aslında her biri Allah'ı farklı bir yönüyle anmayı ve yüceltmeyi ifade eder.<br />
<br />
Şimdi bunları sırasıyla açıklayalım.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tesbih:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sübhânallah”</span> demektir.<br />
<br />
“Sübhânallah” dediğimiz zaman, Allah'ı her türlü eksiklikten, kusurdan, noksanlıktan ve yaratılmışlara ait özelliklerden tenzih etmiş oluruz.<br />
<br />
Yani Allah'ın yaratılmışlara benzemediğini, O'nun her türlü noksanlıktan uzak olduğunu ifade ederiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih, Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih etmek ve O'nun her türlü eksiklikten uzak olduğunu kabul etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tahmid Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tahmid:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elhamdülillah”</span> demektir.<br />
<br />
“Elhamdülillah” dediğimiz zaman, bütün hamd ve övgülerin Allah'a ait olduğunu ifade ederiz.<br />
<br />
Allah'ın bize verdiği nimetler, hayat, sağlık, akıl, iman, rızık ve sayamayacağımız kadar çok nimet karşısında Allah'a hamd ederiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tahmid, Allah'a hamdetmek, O'nu övmek ve bütün övgülerin Allah'a ait olduğunu ifade etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tehlil Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tehlil:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ ilâhe illallah”</span> demektir.<br />
<br />
Bunun anlamı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Allah'tan başka ilâh yoktur.”</span></span><br />
<br />
Tehlil, Allah'ın birliğini ve O'ndan başka ilâh bulunmadığını ifade eden kelime-i tevhidin temel ifadesidir.<br />
<br />
Kul, “Lâ ilâhe illallah” diyerek Allah'tan başka ilâh kabul etmediğini ve kulluğun yalnız Allah'a ait olduğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tehlil, Allah'ın birliğini ikrar ve ilan etmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tekbir Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tekbir:</span> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Ekber”</span> demektir.<br />
<br />
“Allahü Ekber”in manası, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allah en büyüktür”</span> şeklinde ifade edilir.<br />
<br />
Fakat burada “en büyük” ifadesini sadece maddî veya ölçülebilir bir büyüklük gibi düşünmemek gerekir.<br />
<br />
Allah'ın büyüklüğü, yaratılmışların büyüklüğüyle kıyaslanabilecek bir büyüklük değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tekbir, Allah'ın azametini, yüceliğini ve her şeyden üstün olduğunu ifade eden bir zikirdir.</span></span><br />
<br />
Namazda, ezanda, bayramlarda ve birçok ibadet ve zikirde “Allahü Ekber” dememizin temelinde de Allah'ın yüceliğini ve büyüklüğünü ikrar etmek vardır.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcid Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Temcid:</span> Sözlükte <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“tâzim ve senâ etmek, Allah'ı yüceltmek ve övmek”</span> anlamlarına gelir.<br />
<br />
Temcid kelimesi özellikle İslam kültüründe Allah'a yönelik <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">dua, niyaz, tazarru, münâcât ve övgülerin</span> okunması için de kullanılmıştır.<br />
<br />
Temcidin içerisinde Allah'ın isimlerinin zikredilmesi, kelime-i tevhid, salât ve selâm, dua, münâcât ve çeşitli âyetlerin okunması gibi uygulamalar bulunabilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcidin özünde Allah'ı yüceltmek, O'na dua etmek, O'nu övmek ve O'nun azametini dile getirmek vardır.</span></span><br />
<br />
Ayrıca:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm”</span><br />
<br />
denilir.<br />
<br />
Bunun anlamı:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">“Güç ve kuvvet ancak Yüce ve Azîm olan Allah'ın yardımıyladır.”</span></span><br />
<br />
Buradaki “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” ifadesi de kulun kendi gücünün sınırlı olduğunu, gerçek güç ve kuvvetin Allah'ın dilemesi ve yardımıyla olduğunu ifade eden çok önemli bir zikirdir.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcid Geleneği</span></span></span><br />
<br />
Temcid, Osmanlı ve İslam kültüründe özellikle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">üç aylar, Ramazan ayı, kandil geceleri ve sahur vakitleriyle</span> anılan önemli dinî geleneklerden biri olmuştur.<br />
<br />
Geçmişte bazı bölgelerde müezzinler tarafından minarelerde veya camilerde topluca temcid okunmuş, halk da bu zikirlere ve dualara iştirak etmiştir.<br />
<br />
Özellikle Ramazan ayında sahur vaktinde okunduğu için temcid, halk arasında sahur vaktiyle de özdeşleşmiştir.<br />
<br />
Temcidlerde Allah'ın isimleri, kelime-i tevhid, salâtüselâm, âyetler, münâcâtlar ve na'tlar okunabildiği gibi topluca Allah'a dua ve niyazda bulunulmuştur.<br />
<br />
Bazı geleneksel temcidlerde <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Yâ Hazreti Mevlâm”</span> gibi ifadelerle giriş yapılmasının ardından kelime-i tevhid getirilmiş, peygamberlerin isimleri zikredilmiş ve Hz. Muhammed'e salâtüselâm getirilmiştir.<br />
<br />
Daha sonra Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını ifade eden âyetler okunmuş, münâcât ve na'tlarla devam edilmiştir.<br />
<br />
Temcidlerin sonunda ise Fâtiha okunması ve çeşitli âyetlerle dua edilmesi gibi uygulamalar görülmüştür.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Temcidde Okunabilecek Âyetlerden Birisi</span></span></span><br />
<br />
Kur'an-ı Kerim'de Ahzâb Suresi'nin 40. âyetinde şöyle buyurulur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَٰكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ ۗ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin min ricâliküm ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyîn. Ve kânallâhu bi-külli şey'in alîmâ.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meâlen:</span><br />
<br />
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Ahzâb Suresi, 40)</span><br />
<br />
Temcidlerde okunabilecek diğer âyetlerden biri de Sâffât Suresi'nin son âyetlerindendir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ ۝ وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ ۝ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sübhâne rabbike rabbil-izzeti ammâ yasifûn. Ve selâmün alel-mürselîn. Velhamdü lillâhi rabbil-âlemîn.</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Meâlen:</span><br />
<br />
“İzzet sahibi Rabbin, onların nitelendirmelerinden münezzehtir. Selâm, gönderilen bütün peygamberlerin üzerine olsun. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Sâffât Suresi, 180-182)</span><br />
<br />
Bu âyetler de Allah'ın yüceliğini, peygamberlere selâmı ve bütün hamdın Allah'a ait olduğunu bir arada ifade etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Takdis Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Takdis,</span> “kuds” kökünden gelir.<br />
<br />
Kuds kelimesinde temizlik, arınmışlık, kutsallık ve yücelik anlamları bulunmaktadır.<br />
<br />
Takdis etmek ise genel olarak <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">kutsal kabul etmek, yüceltmek, saygı göstermek</span> ve özellikle dinî kullanımda Allah'ı her türlü eksiklik ve noksanlıktan tenzih etmek anlamlarında kullanılır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı takdis etmek, Allah'ı her türlü kusur ve noksanlıktan uzak kabul etmek ve O'nun yüceliğini kabul etmektir.</span></span><br />
<br />
“Kutsal” kelimesi de Türkçede dinî ve manevî bakımdan özel bir değer taşıyan şeyleri ifade etmek için kullanılır.<br />
<br />
Meselâ:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rûhü'l-Kudüs</span> ifadesi “Kutsal Ruh” şeklinde tercüme edilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Beytullah / Beytü'l-Harâm</span> gibi ifadelerde de Kâbe'nin dinî bakımdan taşıdığı yücelik ve kutsallık ifade edilir.<br />
<br />
Kur'an'ın Allah'ın kelâmı olması sebebiyle <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kelâmullah</span> denilmesi, bazı hadislerin ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs-i Kudsî</span> olarak isimlendirilmesi de dinî terminolojideki özel kullanımlara örnektir.<br />
<br />
İnsanların değer verdiği ve kutsal kabul ettiği bazı kavramlar da toplumdan topluma ve inançlara göre değişebilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Irz, namus, vatan, bayrak, sancak, anne, baba, ata ve benzeri değerler</span> insanlar tarafından çok yüce ve dokunulmaz kabul edilen değerler arasında sayılabilir.<br />
<br />
Ancak İslam inancında <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">mutlak kutsallık ve mutlak yücelik Allah'a mahsustur.</span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tazim Ne Demektir?</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Tazim,</span> bir varlığın büyüklüğünü, yüceliğini, azametini ve üstünlüğünü kabul ederek ona saygı göstermektir.<br />
<br />
Allah'a tazim etmek ise Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">azametini, yüceliğini, büyüklüğünü, kudretini ve üstünlüğünü</span> kabul etmek ve O'na karşı gereken saygıyı göstermektir.<br />
<br />
Meselâ:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Azîm”</span><br />
<br />
demek Allah'ın azamet sahibi olduğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Ekber”</span><br />
<br />
demek Allah'ın büyüklüğünü ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahu Vâsi'”</span><br />
<br />
demek Allah'ın genişlik ve kuşatıcılık sahibi olduğunu ifade eden isimlerinden biriyle Allah'ı zikretmektir.<br />
<br />
Burada önemli olan nokta şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı isimleri ve sıfatlarıyla zikretmek, O'nun yüceliğini ve kemâlini kabul etmenin bir şeklidir.</span></span><br />
<br />
Bu bakımdan tazim, sadece “büyük” demekten ibaret değildir. Allah'ın bütün kemal sıfatlarını ve yüceliğini kabul ederek O'na karşı hürmet ve saygı göstermeyi de içine alır.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tesbih, Tahmid, Tehlil, Tekbir, Temcid, Takdis ve Tazim Arasındaki Fark</span></span></span><br />
<br />
Şimdi bunları kısa şekilde tekrar sıralayalım:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TESBİH:</span></span> “Sübhânallah” demektir. Allah'ı her türlü noksanlıktan tenzih etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TAHMİD:</span></span> “Elhamdülillah” demektir. Allah'a hamdetmek ve O'nu övmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TEHLİL:</span></span> “Lâ ilâhe illallah” demektir. Allah'ın birliğini ve O'ndan başka ilâh olmadığını ifade etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TEKBİR:</span></span> “Allahü Ekber” demektir. Allah'ın azametini, büyüklüğünü ve yüceliğini ifade etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TEMCİD:</span></span> Allah'ı yüceltmek, övmek, tazim etmek ve O'na dua ve niyazda bulunmaktır. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm” gibi ifadeler de Allah'ın kudretini kabul eden zikirlere örnektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TAKDİS:</span></span> Allah'ı her türlü eksiklikten ve noksanlıktan uzak kabul etmek; dinî bağlamda kutsallık ve yücelik ifade etmektir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">TAZİM:</span></span> Allah'ın büyüklüğünü, azametini, yüceliğini ve üstünlüğünü kabul ederek O'na hürmet etmektir.<br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bütün Bu Zikirlerin Ortak Noktası</span></span></span><br />
<br />
Aslında bu kelimelerin tamamında ortak olan bir nokta vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı zikretmek, Allah'ı yüceltmek, O'nu övmek, O'nun noksanlıklardan uzak olduğunu kabul etmek ve O'na kulluk etmek.</span></span><br />
<br />
Fakat her kelime Allah'ı farklı bir yönden zikretmektedir.<br />
<br />
“Sübhânallah” dediğimizde Allah'ı noksanlıklardan tenzih ederiz.<br />
<br />
“Elhamdülillah” dediğimizde Allah'a hamd ederiz.<br />
<br />
“Lâ ilâhe illallah” dediğimizde Allah'ın birliğini ilan ederiz.<br />
<br />
“Allahü Ekber” dediğimizde Allah'ın büyüklüğünü ve azametini ifade ederiz.<br />
<br />
“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” dediğimizde ise <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">gerçek güç ve kuvvetin Allah'ın yardımıyla olduğunu</span> kabul ederiz.<br />
<br />
Bütün bunlar bir araya geldiğinde kulun Allah karşısındaki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">tevhidini, teslimiyetini, acziyetini, şükrünü, sevgisini, saygısını ve kulluğunu</span> ifade eden çok geniş bir zikir anlayışı ortaya çıkar.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Kul ne kadar Allah'ı zikrederse, Allah'ın büyüklüğünü ve kendi kulluğunu o kadar çok hatırlamış olur.</span></span><br />
<br />
Bu sebeple tesbih, tahmid, tehlil, tekbir, temcid, takdis ve tazim ifadeleri sadece dil ile söylenen kelimeler olarak görülmemelidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Asıl maksat, söylenen sözün manasını bilmek ve o manayı kalp ile tasdik ederek Allah'ı zikretmektir.</span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span></span><br />
<br />
Allah'ı zikretmenin birçok şekli vardır.<br />
<br />
Kimi zaman O'nu noksanlıklardan tenzih ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Sübhânallah.”</span><br />
<br />
Kimi zaman O'na hamd ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Elhamdülillah.”</span><br />
<br />
Kimi zaman tevhidi ilan ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ ilâhe illallah.”</span><br />
<br />
Kimi zaman Allah'ın büyüklüğünü ilan ederiz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Allahü Ekber.”</span><br />
<br />
Kimi zaman Allah'ın yüceliğini ve azametini dile getirir, dua ve münâcâtta bulunuruz:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.”</span><br />
<br />
Bunların her biri, Allah'ı farklı bir yönüyle anmanın ve O'nun yüceliğini kabul etmenin güzel ifadeleridir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah'ı zikretmek, sadece dili hareket ettirmek değil; söylenen zikrin manasını kalbe yerleştirmek ve o manaya uygun bir kulluk hayatı yaşamaktır.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir</span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">NOT:</span> Bu makalenin hazırlanmasında internet üzerindeki bazı kaynaklardan ve dinî/tarihî bilgilerden faydalanılmıştır. Bazı bölümler açıklayıcı olması amacıyla yeniden düzenlenmiş ve genişletilmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 08.12.2022<br />
</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[İmamdan Önce Davranmamak, İmamın Önüne Geçmeye Çalışmamak]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43953</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 19:49:20 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43953</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263760" target="_blank" title="">İmamdan Önce Davranmamak, İmamın Önüne Geçmeye Çalışmamak.jpg</a> (Boyut: 985.76 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İmamdan Önce Davranmamak, İmamın Önüne Geçmeye Çalışmamak</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
İslam'da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">edep ve terbiye</span> çok önemli bir meseledir.<br />
<br />
Bir topluluk içerisinde herkesin bir yeri, bir görevi ve bir sorumluluğu vardır. Özellikle ibadetlerde, topluluğun düzenini sağlayan kimseye uymak ve onun önüne geçmemek, İslam'ın öğrettiği güzel edeplerden biridir.<br />
<br />
Bunun birçok örneği vardır.<br />
<br />
Mesela aile içerisinde eşlerden birisinin diğerini küçümsemesi, kendi bilgisini ve davranışlarını eşinin üzerine çıkarmaya çalışması doğru bir davranış değildir.<br />
<br />
Aynı şekilde insanın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ustasından, hocasından veya kendisinden önce öğrenmiş olduğu bir bilgiyi, ustasına karşı bir üstünlük vesilesi hâline getirmesi</span> de güzel bir davranış değildir.<br />
<br />
İnsan bir şey öğrendiğinde, o bilgiyi kendisine mal edip kibirlenmek yerine, kendisine öğreten kişiye karşı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">vefa ve edep göstermelidir.</span><br />
<br />
Yine imkânı olmadığı hâlde kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmak, fakirken zenginmiş gibi davranmak da insanın kendisini kandırmasına sebep olabilir.<br />
<br />
Atalarımız bu durumu anlatmak için şöyle güzel bir söz söylemişlerdir:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider sıçmaya."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Burada anlatılmak istenen, insanın kendi gerçek durumunu bilmesi ve olduğundan farklı görünmeye çalışmamasıdır.<br />
<br />
Bir başka atasözümüzde de:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
denilir.<br />
<br />
Yani bir ortamda gerçekten bilgili ve ehil kimse bulunmadığında, az bilgili olan bir kişi bile çok bilgiliymiş gibi görülebilir.<br />
<br />
Fakat insanın gerçekten bilgili olması başka, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bilgiçlik taslaması</span> başkadır.<br />
<br />
Asıl fazilet, bildiğini göstermek değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">bildiğini edep ile kullanabilmektir.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Namazda İmamın Önüne Geçmemek</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu konuya en güzel örneklerden biri namazdır.<br />
<br />
Cemaatle namaz kılınırken imam öndedir ve cemaat imama uyar.<br />
<br />
Cemaatin imamdan önce rükûya gitmesi, imamdan önce secdeye varması veya imamdan önce başını kaldırması doğru değildir.<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Sizden biriniz, imamdan önce başını (rükû veya secdeden) kaldırdığı zaman, başını Allah Teâlâ'nın merkep başına veya suretini merkep suretine çevirmesinden korkmuyor mu?"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî, Sahih, Ezân, 53; Müslim, Sahih, Salât, 114-116. Ayrıca bkz. Tirmizî, Sünen, Cum'a, 56; Ebû Dâvûd, Sünen, Salât, 75; Nesâî, Sünen, İmâmet, 38; İbn Mâce, Sünen, İkâme, 41)</span><br />
<br />
Buradaki ifade son derece ağır bir uyarı içermektedir.<br />
<br />
Fakat bu hadisi anlamaya çalışırken, maksadın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cemaatin imamın hareketlerinden önce davranmaması gerektiğini öğretmek</span> olduğunu görmek gerekir.<br />
<br />
Yani imam rükûya gittiğinde cemaat de onun ardından rükûya gider.<br />
<br />
İmam secde ettiğinde cemaat de onu takip eder.<br />
<br />
İmam başını kaldırdığında cemaat de ardından başını kaldırır.<br />
<br />
Böylece cemaat ile imam arasında bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">düzen ve uyum</span></span> meydana gelir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İmamın Önüne Geçmek Neden Doğru Değildir?</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Peygamber Efendimiz'in bu konudaki uyarılarının hikmetlerinden biri, cemaatin dağılmasını ve namazdaki düzenin bozulmasını önlemektir.<br />
<br />
İmam bir hareketi başlatır.<br />
<br />
Cemaat onu takip eder.<br />
<br />
Burada çok ince bir terbiye vardır:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Önce imam, sonra cemaat.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu durum sadece beden hareketlerinde değil, hayatın birçok alanında da insana bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">edep öğretmektedir.</span><br />
<br />
Her zaman öne çıkmaya çalışmak, herkesin önüne geçmek, kendisini başkalarından üstün görmek insanın nefsinin hoşuna gidebilir.<br />
<br />
Fakat güzel ahlâk, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">gerektiğinde geri durabilmeyi de bilmektir.</span></span><br />
<br />
İnsan her bildiğini hemen ortaya koymak zorunda değildir.<br />
<br />
Bazen susmak,<br />
<br />
Bazen dinlemek,<br />
<br />
Bazen beklemek,<br />
<br />
Bazen de kendisinden önce gelen kimseye uymak büyük bir fazilettir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hz. İsa ve Hz. Mehdi Meselesi</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
İslam geleneğinde Hz. İsa ile Hz. Mehdi'nin ahir zamanda aynı dönemde bulunacaklarına dair rivayetler vardır.<br />
<br />
Bu rivayetlerde Hz. İsa'nın Müslümanların imamına uyarak namaz kılacağı ifade edilmektedir.<br />
<br />
Nitekim Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de yer alan rivayetlerde, Hz. İsa'nın nüzulünden sonra Müslümanların imamına uyacağı bildirilmektedir.<br />
<br />
Bu konu İslam âlimleri tarafından çeşitli şekillerde açıklanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî, Enbiyâ, 49; Müslim, Îmân, 244-246)</span><br />
<br />
İbn Hacer de Fethu'l-Bârî'de bu rivayetleri açıklamıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 6/493-494)</span><br />
<br />
Buradan benim üzerinde durmak istediğim nokta şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Makamı ne kadar büyük olursa olsun insan, bulunduğu yerdeki düzeni ve edebi gözetmelidir.</span></span><br />
<br />
Hz. İsa gibi büyük bir peygamberin bile ümmet-i Muhammed'in imamına uyarak namaz kılması şeklindeki rivayet, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">itaat, düzen, birlik ve edep</span> bakımından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir örnektir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Mehdi'nin Zamanında İmamın Önüne Geçmemek</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Benim burada dikkat çekmek istediğim mesele de budur.<br />
<br />
Eğer ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışı ve Müslümanların başına geçmesi gerçekleşecekse, onun yanında bulunan insanların da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">edep ve düzen içerisinde hareket etmeleri</span></span> gerekir.<br />
<br />
İnsan, kendisini sürekli öne çıkarmaya çalışmamalıdır.<br />
<br />
"Ben daha iyi bilirim."<br />
<br />
"Ben daha iyi yaparım."<br />
<br />
"Ben senden üstünüm."<br />
<br />
diyerek sürekli ön plana çıkmaya çalışmak, insanın nefsinden kaynaklanan bir davranış hâline gelebilir.<br />
<br />
Hâlbuki hakikati arayan insanın hâli farklıdır.<br />
<br />
O, gerektiğinde dinler.<br />
<br />
Gerektiğinde susar.<br />
<br />
Gerektiğinde bekler.<br />
<br />
Gerektiğinde de kendisinden önce gelen kimseye uyar.<br />
<br />
Bu sebeple <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">imamın önüne geçmemek, yalnızca namazdaki bir hareket kuralı olarak değil, aynı zamanda insana edep ve nefis terbiyesi öğreten bir davranış olarak da düşünülebilir.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İftitah Tekbiri ve Namazdaki Uyum</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Namaza başlarken alınan tekbire <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iftitah tekbiri</span> denilir.<br />
<br />
Rükûya ve secdeye geçerken alınan tekbirlerde de imam ile cemaatin uyum içinde hareket etmesi gerekir.<br />
<br />
Mezhepler arasında bazı ayrıntı farklılıkları bulunmakla birlikte temel mesele açıktır:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Cemaat imamın önüne geçmez; imamı takip eder.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
İmam namaza başladıktan sonra cemaat onun ardından namaza başlar.<br />
<br />
İmam rükûya gittiğinde cemaat onu takip eder.<br />
<br />
İmam secde ettiğinde cemaat onu takip eder.<br />
<br />
İmamdan önce hareket etmek yerine, onun hareketini görüp ardından hareket etmek cemaatin edeplerindendir.<br />
<br />
Burada çok güzel bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">uyum ve ritim</span></span> meydana gelir.<br />
<br />
Bir kişi önden hareket ettiğinde bu uyum bozulur.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tekbir ve "Allahu Ekber"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Buradan biraz farklı bir noktaya, benim daha önce üzerinde düşündüğüm <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ses, frekans ve tekrar</span> meselesine geçmek istiyorum.<br />
<br />
Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi gece ve gündüzün meydana gelmesinde temel etkendir. Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımı ve ekseninin eğikliği ise mevsimlerin oluşumunda önemli rol oynar.<br />
<br />
Dünyanın farklı bölgelerinde Güneş'in doğuş ve batış vakitleri birbirinden farklıdır.<br />
<br />
Bu sebeple dünyanın farklı yerlerinde ezanlar gün boyunca farklı zamanlarda okunur.<br />
<br />
Ezanın başlangıcında ve namazın çeşitli bölümlerinde ise:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Allahu Ekber"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
ifadesi tekrar edilir.<br />
<br />
Ben burada bunu kendi düşüncem açısından bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ses ve süreklilik paradoksu</span> olarak ele alıyorum.<br />
<br />
Bir yerde "Allahu Ekber" denilirken başka bir yerde başka bir ezan okunabilir.<br />
<br />
Bir yerde tekbir sesi yükselirken başka bir yerde namazın başka bir bölümü yaşanabilir.<br />
<br />
Bu şekilde dünyanın farklı noktalarındaki ibadetleri zihnimizde bir araya getirdiğimizde, sanki bütün yeryüzü üzerinde kesintisiz bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Allahu Ekber" zikri</span></span> varmış gibi bir tasavvur meydana gelir.<br />
<br />
Elbette bunu fiziksel anlamda dünyanın her noktasına ulaşan tek bir ses dalgası şeklinde düşünmemek gerekir.<br />
<br />
Benim anlatmak istediğim daha çok <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">zamanların birbirine eklenmesiyle meydana gelen sembolik sürekliliktir.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Turşuyu Kim Satacak?</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu konuyu anlatırken aklıma Nasreddin Hoca'nın güzel bir fıkrası geliyor.<br />
<br />
Geçim derdi bu ya…<br />
<br />
Hoca da sıkıntıya düşmüş ve turşu satıp geçimini temin etmek istemiş.<br />
<br />
Hanımının hazırladığı lahana turşusunu eşeğine yükleyip yola çıkmış.<br />
<br />
Mahalle aralarında dolaşarak turşusunu satmaya başlamış.<br />
<br />
Fakat ne zaman ağzını açıp:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Turşu!"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye bağıracak olsa eşeği de ağzını açıp:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Aiiiii! Aiiiii!"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye anırmaya başlarmış.<br />
<br />
Hoca bir türlü kendi sesini duyuramamış.<br />
<br />
Günlerden bir gün yine turşu satmaya çıkmış.<br />
<br />
Sokağın başına gelmiş ve:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Turşu…"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye bağıracak olmuş.<br />
<br />
Fakat eşek yine başlamış anırmaya.<br />
<br />
Hoca'nın sabrı tükenmiş.<br />
<br />
Eşeğin kulağına eğilip:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Hey uzun kulak! Turşuyu sen mi satacaksın, ben mi?"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
demiş.<br />
<br />
Bu fıkranın içerisinde de güzel bir ders vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir işi kimin yapacağı belli değilse, ortaya düzen yerine karmaşa çıkar.</span></span><br />
<br />
İmamın olduğu yerde cemaat imamlık yapmaya çalışırsa, hocanın turşu satmaya çalıştığı yerde eşek bağırırsa, herkes aynı anda öne çıkmaya çalışırsa, ortaya uyum değil gürültü çıkar.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Paradoks Nedir?</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Ben "paradoks" kelimesini ilk olarak yıllar önce yaşadığım bir olay üzerinden düşünmeye başladım.<br />
<br />
Doğduğum memleket olan Afyon'un Sandıklı ilçesinde İmam Hatip Lisesi'nde okuyordum.<br />
<br />
Allahualem, dördüncü sınıfta olabilirim.<br />
<br />
Sandıklı'da pazartesi günleri halk pazarı kurulurdu.<br />
<br />
Bir gün okulun öğle tatilinde pazara gittim.<br />
<br />
Pazarda hurma satan bir adama rastladım.<br />
<br />
O dönemlerde pazarcıların sattıkları malları yüksek sesle tekrar ederek tanıtmaları oldukça yaygındı.<br />
<br />
Hurma satan adam da:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hurma, hurma, hurma, hurma…"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye sürekli tekrar ediyordu.<br />
<br />
Ben bu kelimeyi peş peşe duyduğumda kelimenin başlangıcı ile sonunun birbirine yaklaşması dikkatimi çekti.<br />
<br />
"Hurma hurma hurma…" şeklinde devam eden tekrar, bir süre sonra:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"…mahurmahurmahur…"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
gibi kulağa farklı bir biçimde gelmeye başlıyordu.<br />
<br />
Ben yıllar sonra bunun üzerinde tekrar düşünmeye başladım.<br />
<br />
Bir kelimenin sürekli tekrar edilmesiyle, başlangıç ve son kavramlarının zihinde birbirine yaklaşması bana bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">devamlılık ve döngü</span></span> fikrini düşündürdü.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Aynalar ve Sonsuzluk Hissi</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bunun bir başka örneği de aynadır.<br />
<br />
Bir aynanın karşısına geçip elimizde başka bir ayna tuttuğumuzda, bir aynanın içerisinde diğer aynayı, onun içerisinde tekrar diğer görüntüyü görürüz.<br />
<br />
Görüntüler küçülerek uzakta devam eder.<br />
<br />
Baktığımızda sanki görüntünün sonunu bulamayacakmışız gibi bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">sonsuzluk hissi</span></span> oluşur.<br />
<br />
Benim burada "paradoks" olarak ifade ettiğim şey, özellikle bu tür <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">başlangıç ve sonun zihinsel olarak birbirine bağlandığı döngüsel görüntü ve tekrar düşüncesidir.</span><br />
<br />
Kendi anlatımımla bunu şöyle tarif edebilirim:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Başlangıcını veya sonunu zihnimizde belirleyemediğimiz, başlangıç ile sonun birbirine bağlanmasıyla sonsuz bir devamlılık hissi meydana getiren düşünce veya döngüye paradoks diyorum."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu benim kendi düşünsel tarifimdir; matematik ve felsefedeki teknik "paradoks" tanımları bundan daha farklı ve geniştir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah Evveldir, Allah Âhirdir</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bütün bunları düşünürken insanın aklına Allah'ın isimlerinden ikisi gelir:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"El-Evvel"</span></span><br />
<br />
ve<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"El-Âhir".</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Kur'an-ı Kerim'de:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi bilendir."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
buyrulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Hadîd, 57/3)</span><br />
<br />
Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Evvel</span> olması, O'ndan önce hiçbir şeyin bulunmaması;<br />
<br />
Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âhir</span> olması ise O'ndan sonra hiçbir şeyin bulunmaması mânâsındadır.<br />
<br />
Burada insanın zihni ister istemez başlangıç ve son kavramlarını düşünmeye başlar.<br />
<br />
Bizim dünyamızda başlangıç ve son vardır.<br />
<br />
Doğum vardır, ölüm vardır.<br />
<br />
Gece vardır, gündüz vardır.<br />
<br />
Başlangıç vardır, bitiş vardır.<br />
<br />
Fakat Allah'ın varlığı başlangıç ve sonla sınırlı değildir.<br />
<br />
Bu sebeple Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ezelî ve Ebedî</span></span> oluşu, insan aklının kavramakta zorlandığı sonsuzluk hakikatini bize hatırlatır.<br />
<br />
Buradaki mesele artık sıradan bir fiziksel döngünün ötesine geçer.<br />
<br />
İnsan, gördüğü küçük bir olaydan hareket ederek çok daha büyük bir hakikati düşünmeye başlayabilir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bütün bu anlatılanlardan benim çıkardığım ders şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İnsan her zaman öne çıkmak zorunda değildir.</span></span><br />
<br />
Bazen önde olmak gerekir.<br />
<br />
Bazen de öndekine uymak gerekir.<br />
<br />
Namazda imamın önüne geçilmez.<br />
<br />
Bilgide hocanın önüne geçmekle üstün olunmaz.<br />
<br />
Ailede eşini küçümsemekle değer kazanılmaz.<br />
<br />
Toplumda bilgiçlik taslamakla âlim olunmaz.<br />
<br />
İnsanın sahip olmadığı bir makamı varmış gibi göstermesi de onu gerçekten o makama ulaştırmaz.<br />
<br />
Asıl büyüklük, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">edep sahibi olmaktır.</span></span><br />
<br />
Asıl bilgi, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bildiğini bilmek ve bilmediğini kabul etmektir.</span><br />
<br />
Asıl olgunluk ise gerektiğinde:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Ben bilmiyorum."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diyebilmektir.<br />
<br />
Bu nedenle imamdan önce davranmamak, yalnızca namazdaki bir kural değil, insanın nefsine karşı da güzel bir eğitimdir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Önce dinle.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonra anla.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonra hareket et.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ve her şeyden önemlisi: Edebi elden bırakma.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir.</span></span><br />
<br />
Raşit Tunca<br />
<br />
Schrems, 04.12.2022</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263760" target="_blank" title="">İmamdan Önce Davranmamak, İmamın Önüne Geçmeye Çalışmamak.jpg</a> (Boyut: 985.76 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İmamdan Önce Davranmamak, İmamın Önüne Geçmeye Çalışmamak</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
İslam'da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">edep ve terbiye</span> çok önemli bir meseledir.<br />
<br />
Bir topluluk içerisinde herkesin bir yeri, bir görevi ve bir sorumluluğu vardır. Özellikle ibadetlerde, topluluğun düzenini sağlayan kimseye uymak ve onun önüne geçmemek, İslam'ın öğrettiği güzel edeplerden biridir.<br />
<br />
Bunun birçok örneği vardır.<br />
<br />
Mesela aile içerisinde eşlerden birisinin diğerini küçümsemesi, kendi bilgisini ve davranışlarını eşinin üzerine çıkarmaya çalışması doğru bir davranış değildir.<br />
<br />
Aynı şekilde insanın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ustasından, hocasından veya kendisinden önce öğrenmiş olduğu bir bilgiyi, ustasına karşı bir üstünlük vesilesi hâline getirmesi</span> de güzel bir davranış değildir.<br />
<br />
İnsan bir şey öğrendiğinde, o bilgiyi kendisine mal edip kibirlenmek yerine, kendisine öğreten kişiye karşı <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">vefa ve edep göstermelidir.</span><br />
<br />
Yine imkânı olmadığı hâlde kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışmak, fakirken zenginmiş gibi davranmak da insanın kendisini kandırmasına sebep olabilir.<br />
<br />
Atalarımız bu durumu anlatmak için şöyle güzel bir söz söylemişlerdir:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Ayranı yok içmeye, tahtırevanla gider sıçmaya."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Burada anlatılmak istenen, insanın kendi gerçek durumunu bilmesi ve olduğundan farklı görünmeye çalışmamasıdır.<br />
<br />
Bir başka atasözümüzde de:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
denilir.<br />
<br />
Yani bir ortamda gerçekten bilgili ve ehil kimse bulunmadığında, az bilgili olan bir kişi bile çok bilgiliymiş gibi görülebilir.<br />
<br />
Fakat insanın gerçekten bilgili olması başka, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bilgiçlik taslaması</span> başkadır.<br />
<br />
Asıl fazilet, bildiğini göstermek değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">bildiğini edep ile kullanabilmektir.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Namazda İmamın Önüne Geçmemek</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu konuya en güzel örneklerden biri namazdır.<br />
<br />
Cemaatle namaz kılınırken imam öndedir ve cemaat imama uyar.<br />
<br />
Cemaatin imamdan önce rükûya gitmesi, imamdan önce secdeye varması veya imamdan önce başını kaldırması doğru değildir.<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Sizden biriniz, imamdan önce başını (rükû veya secdeden) kaldırdığı zaman, başını Allah Teâlâ'nın merkep başına veya suretini merkep suretine çevirmesinden korkmuyor mu?"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî, Sahih, Ezân, 53; Müslim, Sahih, Salât, 114-116. Ayrıca bkz. Tirmizî, Sünen, Cum'a, 56; Ebû Dâvûd, Sünen, Salât, 75; Nesâî, Sünen, İmâmet, 38; İbn Mâce, Sünen, İkâme, 41)</span><br />
<br />
Buradaki ifade son derece ağır bir uyarı içermektedir.<br />
<br />
Fakat bu hadisi anlamaya çalışırken, maksadın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">cemaatin imamın hareketlerinden önce davranmaması gerektiğini öğretmek</span> olduğunu görmek gerekir.<br />
<br />
Yani imam rükûya gittiğinde cemaat de onun ardından rükûya gider.<br />
<br />
İmam secde ettiğinde cemaat de onu takip eder.<br />
<br />
İmam başını kaldırdığında cemaat de ardından başını kaldırır.<br />
<br />
Böylece cemaat ile imam arasında bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">düzen ve uyum</span></span> meydana gelir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İmamın Önüne Geçmek Neden Doğru Değildir?</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Peygamber Efendimiz'in bu konudaki uyarılarının hikmetlerinden biri, cemaatin dağılmasını ve namazdaki düzenin bozulmasını önlemektir.<br />
<br />
İmam bir hareketi başlatır.<br />
<br />
Cemaat onu takip eder.<br />
<br />
Burada çok ince bir terbiye vardır:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Önce imam, sonra cemaat.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu durum sadece beden hareketlerinde değil, hayatın birçok alanında da insana bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">edep öğretmektedir.</span><br />
<br />
Her zaman öne çıkmaya çalışmak, herkesin önüne geçmek, kendisini başkalarından üstün görmek insanın nefsinin hoşuna gidebilir.<br />
<br />
Fakat güzel ahlâk, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">gerektiğinde geri durabilmeyi de bilmektir.</span></span><br />
<br />
İnsan her bildiğini hemen ortaya koymak zorunda değildir.<br />
<br />
Bazen susmak,<br />
<br />
Bazen dinlemek,<br />
<br />
Bazen beklemek,<br />
<br />
Bazen de kendisinden önce gelen kimseye uymak büyük bir fazilettir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Hz. İsa ve Hz. Mehdi Meselesi</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
İslam geleneğinde Hz. İsa ile Hz. Mehdi'nin ahir zamanda aynı dönemde bulunacaklarına dair rivayetler vardır.<br />
<br />
Bu rivayetlerde Hz. İsa'nın Müslümanların imamına uyarak namaz kılacağı ifade edilmektedir.<br />
<br />
Nitekim Sahih-i Buhârî ve Sahih-i Müslim'de yer alan rivayetlerde, Hz. İsa'nın nüzulünden sonra Müslümanların imamına uyacağı bildirilmektedir.<br />
<br />
Bu konu İslam âlimleri tarafından çeşitli şekillerde açıklanmıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Buhârî, Enbiyâ, 49; Müslim, Îmân, 244-246)</span><br />
<br />
İbn Hacer de Fethu'l-Bârî'de bu rivayetleri açıklamıştır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(İbn Hacer, Fethu'l-Bârî, 6/493-494)</span><br />
<br />
Buradan benim üzerinde durmak istediğim nokta şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Makamı ne kadar büyük olursa olsun insan, bulunduğu yerdeki düzeni ve edebi gözetmelidir.</span></span><br />
<br />
Hz. İsa gibi büyük bir peygamberin bile ümmet-i Muhammed'in imamına uyarak namaz kılması şeklindeki rivayet, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">itaat, düzen, birlik ve edep</span> bakımından üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir örnektir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Mehdi'nin Zamanında İmamın Önüne Geçmemek</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Benim burada dikkat çekmek istediğim mesele de budur.<br />
<br />
Eğer ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkışı ve Müslümanların başına geçmesi gerçekleşecekse, onun yanında bulunan insanların da <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">edep ve düzen içerisinde hareket etmeleri</span></span> gerekir.<br />
<br />
İnsan, kendisini sürekli öne çıkarmaya çalışmamalıdır.<br />
<br />
"Ben daha iyi bilirim."<br />
<br />
"Ben daha iyi yaparım."<br />
<br />
"Ben senden üstünüm."<br />
<br />
diyerek sürekli ön plana çıkmaya çalışmak, insanın nefsinden kaynaklanan bir davranış hâline gelebilir.<br />
<br />
Hâlbuki hakikati arayan insanın hâli farklıdır.<br />
<br />
O, gerektiğinde dinler.<br />
<br />
Gerektiğinde susar.<br />
<br />
Gerektiğinde bekler.<br />
<br />
Gerektiğinde de kendisinden önce gelen kimseye uyar.<br />
<br />
Bu sebeple <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">imamın önüne geçmemek, yalnızca namazdaki bir hareket kuralı olarak değil, aynı zamanda insana edep ve nefis terbiyesi öğreten bir davranış olarak da düşünülebilir.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İftitah Tekbiri ve Namazdaki Uyum</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Namaza başlarken alınan tekbire <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">iftitah tekbiri</span> denilir.<br />
<br />
Rükûya ve secdeye geçerken alınan tekbirlerde de imam ile cemaatin uyum içinde hareket etmesi gerekir.<br />
<br />
Mezhepler arasında bazı ayrıntı farklılıkları bulunmakla birlikte temel mesele açıktır:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Cemaat imamın önüne geçmez; imamı takip eder.</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
İmam namaza başladıktan sonra cemaat onun ardından namaza başlar.<br />
<br />
İmam rükûya gittiğinde cemaat onu takip eder.<br />
<br />
İmam secde ettiğinde cemaat onu takip eder.<br />
<br />
İmamdan önce hareket etmek yerine, onun hareketini görüp ardından hareket etmek cemaatin edeplerindendir.<br />
<br />
Burada çok güzel bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">uyum ve ritim</span></span> meydana gelir.<br />
<br />
Bir kişi önden hareket ettiğinde bu uyum bozulur.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Tekbir ve "Allahu Ekber"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Buradan biraz farklı bir noktaya, benim daha önce üzerinde düşündüğüm <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ses, frekans ve tekrar</span> meselesine geçmek istiyorum.<br />
<br />
Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi gece ve gündüzün meydana gelmesinde temel etkendir. Dünya'nın Güneş etrafındaki dolanımı ve ekseninin eğikliği ise mevsimlerin oluşumunda önemli rol oynar.<br />
<br />
Dünyanın farklı bölgelerinde Güneş'in doğuş ve batış vakitleri birbirinden farklıdır.<br />
<br />
Bu sebeple dünyanın farklı yerlerinde ezanlar gün boyunca farklı zamanlarda okunur.<br />
<br />
Ezanın başlangıcında ve namazın çeşitli bölümlerinde ise:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Allahu Ekber"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
ifadesi tekrar edilir.<br />
<br />
Ben burada bunu kendi düşüncem açısından bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ses ve süreklilik paradoksu</span> olarak ele alıyorum.<br />
<br />
Bir yerde "Allahu Ekber" denilirken başka bir yerde başka bir ezan okunabilir.<br />
<br />
Bir yerde tekbir sesi yükselirken başka bir yerde namazın başka bir bölümü yaşanabilir.<br />
<br />
Bu şekilde dünyanın farklı noktalarındaki ibadetleri zihnimizde bir araya getirdiğimizde, sanki bütün yeryüzü üzerinde kesintisiz bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Allahu Ekber" zikri</span></span> varmış gibi bir tasavvur meydana gelir.<br />
<br />
Elbette bunu fiziksel anlamda dünyanın her noktasına ulaşan tek bir ses dalgası şeklinde düşünmemek gerekir.<br />
<br />
Benim anlatmak istediğim daha çok <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">zamanların birbirine eklenmesiyle meydana gelen sembolik sürekliliktir.</span></span><br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Turşuyu Kim Satacak?</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu konuyu anlatırken aklıma Nasreddin Hoca'nın güzel bir fıkrası geliyor.<br />
<br />
Geçim derdi bu ya…<br />
<br />
Hoca da sıkıntıya düşmüş ve turşu satıp geçimini temin etmek istemiş.<br />
<br />
Hanımının hazırladığı lahana turşusunu eşeğine yükleyip yola çıkmış.<br />
<br />
Mahalle aralarında dolaşarak turşusunu satmaya başlamış.<br />
<br />
Fakat ne zaman ağzını açıp:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Turşu!"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye bağıracak olsa eşeği de ağzını açıp:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Aiiiii! Aiiiii!"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye anırmaya başlarmış.<br />
<br />
Hoca bir türlü kendi sesini duyuramamış.<br />
<br />
Günlerden bir gün yine turşu satmaya çıkmış.<br />
<br />
Sokağın başına gelmiş ve:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Turşu…"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye bağıracak olmuş.<br />
<br />
Fakat eşek yine başlamış anırmaya.<br />
<br />
Hoca'nın sabrı tükenmiş.<br />
<br />
Eşeğin kulağına eğilip:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Hey uzun kulak! Turşuyu sen mi satacaksın, ben mi?"</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
demiş.<br />
<br />
Bu fıkranın içerisinde de güzel bir ders vardır:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Bir işi kimin yapacağı belli değilse, ortaya düzen yerine karmaşa çıkar.</span></span><br />
<br />
İmamın olduğu yerde cemaat imamlık yapmaya çalışırsa, hocanın turşu satmaya çalıştığı yerde eşek bağırırsa, herkes aynı anda öne çıkmaya çalışırsa, ortaya uyum değil gürültü çıkar.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Paradoks Nedir?</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Ben "paradoks" kelimesini ilk olarak yıllar önce yaşadığım bir olay üzerinden düşünmeye başladım.<br />
<br />
Doğduğum memleket olan Afyon'un Sandıklı ilçesinde İmam Hatip Lisesi'nde okuyordum.<br />
<br />
Allahualem, dördüncü sınıfta olabilirim.<br />
<br />
Sandıklı'da pazartesi günleri halk pazarı kurulurdu.<br />
<br />
Bir gün okulun öğle tatilinde pazara gittim.<br />
<br />
Pazarda hurma satan bir adama rastladım.<br />
<br />
O dönemlerde pazarcıların sattıkları malları yüksek sesle tekrar ederek tanıtmaları oldukça yaygındı.<br />
<br />
Hurma satan adam da:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hurma, hurma, hurma, hurma…"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diye sürekli tekrar ediyordu.<br />
<br />
Ben bu kelimeyi peş peşe duyduğumda kelimenin başlangıcı ile sonunun birbirine yaklaşması dikkatimi çekti.<br />
<br />
"Hurma hurma hurma…" şeklinde devam eden tekrar, bir süre sonra:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"…mahurmahurmahur…"</span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
gibi kulağa farklı bir biçimde gelmeye başlıyordu.<br />
<br />
Ben yıllar sonra bunun üzerinde tekrar düşünmeye başladım.<br />
<br />
Bir kelimenin sürekli tekrar edilmesiyle, başlangıç ve son kavramlarının zihinde birbirine yaklaşması bana bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">devamlılık ve döngü</span></span> fikrini düşündürdü.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Aynalar ve Sonsuzluk Hissi</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bunun bir başka örneği de aynadır.<br />
<br />
Bir aynanın karşısına geçip elimizde başka bir ayna tuttuğumuzda, bir aynanın içerisinde diğer aynayı, onun içerisinde tekrar diğer görüntüyü görürüz.<br />
<br />
Görüntüler küçülerek uzakta devam eder.<br />
<br />
Baktığımızda sanki görüntünün sonunu bulamayacakmışız gibi bir <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">sonsuzluk hissi</span></span> oluşur.<br />
<br />
Benim burada "paradoks" olarak ifade ettiğim şey, özellikle bu tür <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">başlangıç ve sonun zihinsel olarak birbirine bağlandığı döngüsel görüntü ve tekrar düşüncesidir.</span><br />
<br />
Kendi anlatımımla bunu şöyle tarif edebilirim:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Başlangıcını veya sonunu zihnimizde belirleyemediğimiz, başlangıç ile sonun birbirine bağlanmasıyla sonsuz bir devamlılık hissi meydana getiren düşünce veya döngüye paradoks diyorum."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bu benim kendi düşünsel tarifimdir; matematik ve felsefedeki teknik "paradoks" tanımları bundan daha farklı ve geniştir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Allah Evveldir, Allah Âhirdir</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bütün bunları düşünürken insanın aklına Allah'ın isimlerinden ikisi gelir:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"El-Evvel"</span></span><br />
<br />
ve<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"El-Âhir".</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Kur'an-ı Kerim'de:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"O, Evvel'dir, Âhir'dir, Zâhir'dir, Bâtın'dır. O, her şeyi bilendir."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
buyrulmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">(Hadîd, 57/3)</span><br />
<br />
Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Evvel</span> olması, O'ndan önce hiçbir şeyin bulunmaması;<br />
<br />
Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Âhir</span> olması ise O'ndan sonra hiçbir şeyin bulunmaması mânâsındadır.<br />
<br />
Burada insanın zihni ister istemez başlangıç ve son kavramlarını düşünmeye başlar.<br />
<br />
Bizim dünyamızda başlangıç ve son vardır.<br />
<br />
Doğum vardır, ölüm vardır.<br />
<br />
Gece vardır, gündüz vardır.<br />
<br />
Başlangıç vardır, bitiş vardır.<br />
<br />
Fakat Allah'ın varlığı başlangıç ve sonla sınırlı değildir.<br />
<br />
Bu sebeple Allah'ın <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ezelî ve Ebedî</span></span> oluşu, insan aklının kavramakta zorlandığı sonsuzluk hakikatini bize hatırlatır.<br />
<br />
Buradaki mesele artık sıradan bir fiziksel döngünün ötesine geçer.<br />
<br />
İnsan, gördüğü küçük bir olaydan hareket ederek çok daha büyük bir hakikati düşünmeye başlayabilir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonuç</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
Bütün bu anlatılanlardan benim çıkardığım ders şudur:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">İnsan her zaman öne çıkmak zorunda değildir.</span></span><br />
<br />
Bazen önde olmak gerekir.<br />
<br />
Bazen de öndekine uymak gerekir.<br />
<br />
Namazda imamın önüne geçilmez.<br />
<br />
Bilgide hocanın önüne geçmekle üstün olunmaz.<br />
<br />
Ailede eşini küçümsemekle değer kazanılmaz.<br />
<br />
Toplumda bilgiçlik taslamakla âlim olunmaz.<br />
<br />
İnsanın sahip olmadığı bir makamı varmış gibi göstermesi de onu gerçekten o makama ulaştırmaz.<br />
<br />
Asıl büyüklük, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">edep sahibi olmaktır.</span></span><br />
<br />
Asıl bilgi, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">bildiğini bilmek ve bilmediğini kabul etmektir.</span><br />
<br />
Asıl olgunluk ise gerektiğinde:<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">"Ben bilmiyorum."</span></span></span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><br />
diyebilmektir.<br />
<br />
Bu nedenle imamdan önce davranmamak, yalnızca namazdaki bir kural değil, insanın nefsine karşı da güzel bir eğitimdir.<br />
</span><br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Önce dinle.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonra anla.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Sonra hareket et.</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: red;" class="mycode_color">Ve her şeyden önemlisi: Edebi elden bırakma.</span></span></span><br />
<br />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: large;" class="mycode_size">Bu bir Karoglan Raşit Tunca Makalesidir.</span></span><br />
<br />
Raşit Tunca<br />
<br />
Schrems, 04.12.2022</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hz Muhammed'i Dünya da bir kere gören, gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır "Ashab"]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43952</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 19:37:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43952</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263759" target="_blank" title="">Hz. Muhammed'i Dünya'da Bir Kere Gören, Gökteki Yıldızlık Derecesine Ulaşır ve Ashabından Olur.jpg</a> (Boyut: 894.36 KB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Muhammed'i Dünya'da Bir Kere Gören, Gökteki Yıldızlık Derecesine Ulaşır ve Ashabından Olur</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslam Bir Gün Sona Erip Bitecektir</span></span><br />
Hz. Muhammed'i dünya hayatında, dünya gözü ile bir kere görmek… Bu, sıradan bir görme değildir.<br />
İnsanların bugün anlayabileceği mânâda sadece bir insanı görmekten bahsetmiyoruz. Çünkü görülen, Allah'ın Resûlü'dür. Onun yüzünü görmek, onun sohbetinde bulunmak, onun sesini işitmek ve onunla aynı zamanda yaşamak, insanın manevî hayatında çok büyük bir tesir meydana getirmiştir.<br />
Hz. Muhammed'i dünya gözüyle gören ve iman üzere vefat eden kimselere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ashab”</span> denilmiştir. Sahabe olmak, İslam tarihinde ulaşılabilecek en büyük şereflerden birisidir.<br />
Çünkü sahabe, Resûlullah'ın zamanında yaşamış, onu görmüş, onunla beraber olmuş ve onun terbiyesinden nasiplenmiştir.<br />
İşte burada çok önemli bir sır ortaya çıkmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Muhammed'i bir defa görmek bile insanın manevî hayatında öyle büyük bir değişiklik meydana getirebiliyorsa, onun sohbetinde bulunmanın ve onun terbiyesinden geçmenin bereketi ne kadar büyük olur?</span></span><br />
Tasavvuf yolunda buna <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sohbetin ve nazarın bereketi</span> açısından bakılır.<br />
İnsan, kendi gayretiyle yıllarca zikir, fikir, ibadet, mücahede ve nefs terbiyesi yaparak kat edeceği bazı mesafeleri, Allah'ın sevdiği bir kulunun sohbeti ve manevî terbiyesi sayesinde çok daha kısa zamanda kat edebilir.<br />
Bu elbette kulun kendi gayretini ortadan kaldırmaz.<br />
Fakat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Allah dilerse bir bakış, bir sohbet veya bir gönül bağı, yıllarca sürecek bir manevî yolculuğun kapısını açabilir.</span></span></span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ya Hz. Mehdi'yi Görenler?</span></span><br />
Burada insanın aklına başka bir soru geliyor:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Muhammed'i gören sahabe bu kadar büyük bir makama ulaştıysa, ahir zamanda Hz. Mehdi'yi gören, onunla beraber olan, onun yanında ve yöresinde bulunan insanların hâli nasıl olacaktır?</span><br />
Elbette Hz. Mehdi ile Hz. Muhammed'in makamları birbirine denk tutulamaz. Biri Allah'ın peygamberidir, diğeri ise ahir zamanda ortaya çıkacağına inanılan salih bir kul ve rehberdir.<br />
Fakat mesele <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın bir kuluna nasip ettiği manevî bereket ve insanların onun vesilesiyle yaşayabileceği değişim</span> açısından ele alındığında üzerinde düşünülmesi gereken bir tarafı vardır.<br />
Hz. Muhammed, insanların <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">seyri sülûkünü</span>, yani manevî yolculuklarını ve nefs terbiyelerini, uzun yıllar içerisinde kat edebilecekleri bazı merhaleleri, kendi sohbeti ve terbiyesi ile çok daha kısa zamanda aşmalarına vesile olmuştur.<br />
Ben burada aynı mânânın, ahir zamanda Hz. Mehdi'nin çevresinde bulunacak insanlar için de bir bereket olarak ortaya çıkabileceğini düşünüyorum.<br />
Çünkü Allah'ın bazı kullarına verdiği manevî tesir, onların yanında bulunan insanların hâlini değiştirebilir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Sen Seni Bil…”</span></span><br />
İnsanın bütün yolculuğu aslında kendisini bilmekle başlar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sen seni bil…</span><br />
Kendini bil.<br />
Nefsini bil.<br />
Nefsini bilen Rabbini bilmeye giden yolu bulur.<br />
İnsan kendi nefsinin ne olduğunu gerçekten tanımaya başladığında, kendi içerisinde bulunan iyi ve kötü tarafları da görmeye başlar.<br />
İnsanın içinde kibir vardır, öfke vardır, hırs vardır, haset vardır, korku vardır, sevgi vardır, merhamet vardır, şehvet vardır, iyilik vardır, kötülük vardır.<br />
Bunların her birinin insandaki yerini anlamak, insanın kendisini tanıması bakımından çok önemlidir.<br />
Sen kendi nefsinin cibilliyetini, yani yaratılıştan gelen özelliklerini tanımaya başladığında;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">neyin sana fayda verdiğini, neyin sana zarar verdiğini, hangi davranışının seni Allah'a yaklaştırdığını, hangisinin seni uzaklaştırdığını</span> daha iyi görmeye başlarsın.<br />
Böylece insan kendi nefsinin hâkimiyetinden çıkıp, nefsini terbiye etmeye başlar.<br />
İşte marifet yolunun önemli meselelerinden biri de budur.<br />
İnsan kendisini tanımadan, kendi nefsinin oyunlarını fark etmeden, başkasını ve hatta dünyayı anlamaya çalışırsa çok şeyi eksik görür.<br />
Fakat insan önce kendisine bakarsa, hayatın birçok meselesi onun için daha anlaşılır hâle gelir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyri Sülûk ve Manevî Yolculuk</span></span><br />
Tasavvuf yolunda insanın önünde uzun bir yol vardır.<br />
Zikirler, evradlar, ibadetler, murakabe, nefis mücadelesi, sabır, teslimiyet, ihlas ve güzel ahlâk…<br />
Bunların her biri insanın nefsini terbiye etmesinde birer vesiledir.<br />
Bazı insanlar bu yolda yıllarca yürür.<br />
Bazıları ise Allah'ın lütfu ile çok hızlı ilerler.<br />
Çünkü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">manevî makamlar yalnızca insanın kendi gayretiyle elde edilen şeyler değildir.</span><br />
Kul çalışır, gayret eder, kapıya gelir.<br />
Fakat kapıyı açan Allah'tır.<br />
Bu nedenle Allah'ın bazı kullarını başka kullarına vesile kılması mümkündür.<br />
Bir insanın yanında bulunmak, onun sohbetini dinlemek, onun terbiyesine girmek, onun gösterdiği yolda yürümek, kişinin kendi iç dünyasında büyük değişikliklere sebep olabilir.<br />
İşte Hz. Mehdi'nin zamanında bulunmanın bereketini de bu açıdan düşünmek gerekir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahir Zamanda Mehdi'ye Gitmenin Bereketi</span></span><br />
Ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağına ve insanları hakka, adalete ve Allah'a yönelmeye davet edeceğine dair İslam geleneğinde çeşitli rivayetler bulunmaktadır.<br />
Bu dönemde Hz. Mehdi'yi gerçekten bulabilen, onu tanıyabilen ve onun yanında bulunabilen insanların büyük bir manevî imtihanın içerisinde olacağı açıktır.<br />
Çünkü mesele sadece <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mehdi'yi görmek”</span> değildir.<br />
Asıl mesele, onu gördükten sonra insanın kendi nefsine dönmesi ve Allah'ın rızasını aramasıdır.<br />
Benim kanaatim şudur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlarca yıl zikir ve evrad ile, tasavvuf yolunda, nefis terbiyesiyle ve seyri sülûk ile kat edilmesi gereken bir mesafe, Allah'ın lütfu ile bazı kullar için Hz. Mehdi'nin sohbeti ve terbiyesi içerisinde çok daha kısa zamanda kat edilebilir.</span><br />
Yani Hz. Mehdi insanı adeta <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">uçurur</span>, onu kendi gayretiyle uzun zamanda ulaşacağı bir manevî makama daha hızlı ulaştırır.<br />
Ve böylece o insan, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehdi devrinin yıldızlarından biri hâline gelebilir.</span><br />
Buradaki “yıldız” ifadesini, Allah'ın yolunda parlayan, insanlara yol gösteren, doğruluğu ve güzel ahlâkı ile örnek olan kimse mânâsında düşünmek gerekir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Benim Ashabım Gökteki Yıldızlar Gibidir”</span></span><br />
Hz. Peygamberimizin ashabının faziletini anlatmak için meşhur bir rivayette şöyle denilmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.”</span><br />
Bu sözün ifade ettiği mânâ üzerinde düşünüldüğünde, sahabenin neden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“yıldızlar”</span> ile ifade edildiği daha iyi anlaşılır.<br />
Gece karanlığında yıldız insana yönünü bulmasında yardımcı olur.<br />
Sahabe de Resûlullah'ın terbiyesinden geçmiş insanlar olarak kendilerinden sonra gelen Müslümanlara İslam'ın nasıl yaşanacağını göstermişlerdir.<br />
Onların hayatlarına baktığımızda iman, fedakârlık, sabır, teslimiyet, doğruluk ve Resûlullah'a bağlılığın birçok örneğini görürüz.<br />
Bu sebeple sahabe, İslam tarihinin manevî gökyüzündeki yıldızları gibidir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“İslam Garip Olarak Başladı…”</span></span><br />
Yine meşhur bir hadis rivayetinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İslam garip olarak başladı, yine garip olarak dönecektir.”</span><br />
buyrulmaktadır.<br />
Bu söz, İslam'ın ilk dönemlerinde Müslümanların azınlıkta kalmasını ve inananların çeşitli sıkıntılarla karşılaşmasını hatırlatırken, ahir zamanda da hak üzere kalmanın zorlaşabileceğine işaret eden bir mânâ taşır.<br />
Buradaki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bitecektir”</span> ifadesini de üzerinde düşünerek anlamak gerekir.<br />
İslam'ın Allah katındaki hak din oluşunun sona ermesi değil; insanların İslam'dan uzaklaşması, dinin hükümlerinin ve hakikatin insanlar arasında garipleşmesi, hak üzere yaşayanların azalması şeklinde anlaşılmalıdır.<br />
Çünkü Allah'ın dini insanların terk etmesiyle hakikat olmaktan çıkmaz.<br />
Fakat insan açısından tehlike şudur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslam'ın son dönemlerinde, hakikati bulmak ve hak üzere kalmak çok daha zor hâle gelebilir.</span><br />
İşte bundan dolayı insanın fırsatı varken kendisini hazırlaması gerekir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ölmeden Nefsini Rabbinden Satın Al Kızım Fatma”</span></span><br />
Hz. Muhammed'in Hz. Fatıma'ya söylediği rivayet edilen sözlerden biri de şu şekilde aktarılır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ölmeden nefsini Rabbinden satın al, kızım Fatma.”</span><br />
Bu söz üzerinde insanın uzun uzun düşünmesi gerekir.<br />
Çünkü insanın önünde sonsuz bir zaman yoktur.<br />
Ölüm geldiğinde insanın dünya hayatındaki imtihanı sona erer.<br />
İnsan nefsini terbiye etmek, kendisini tanımak, Allah'a yönelmek ve hakikati aramak için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ölmeden önce</span> gayret etmelidir.<br />
Dolayısıyla mesele yalnızca ahir zamanda Mehdi'yi aramak da değildir.<br />
Asıl mesele, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ı aramaktır.</span><br />
Mehdi'yi aramak düşüncesi içerisinde bile insanın kendi nefsini unutması doğru değildir.<br />
İnsan kendisini düzeltmeden, nefsini tanımadan, kibir ve taassuptan kurtulmadan, sırf bir şahsa bağlanmayı kurtuluş zannetmemelidir.<br />
Çünkü gerçek kurtuluş Allah'ın rızasındadır.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölmeden Önce O Makama Eriş</span></span><br />
İşte bütün mesele burada düğümleniyor.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölmeden önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslam'ın garipleşeceği son zamanlara kalmadan önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefsin seni esir almadan önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fırsat elinden çıkmadan önce…</span><br />
Kendini tanı.<br />
Nefsini tanı.<br />
Rabbini ara.<br />
Allah'ın sana açacağı kapıyı ara.<br />
Ve eğer ahir zamanda Hz. Mehdi'nin zuhuruna yetişir, onu gerçekten bulur ve hakikaten tanırsan, onun yanında bulunmanın ve onun sohbetinden istifade etmenin büyük bir nimet olduğunu unutma.<br />
Çünkü belki de insanın onlarca yılda kat edeceği bir yol, Allah'ın lütfu ile onun yanında çok daha kısa zamanda kat edilebilir.<br />
Fakat burada en önemli nokta şudur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehdi'yi bulmak kadar, bulduktan sonra hak üzere kalabilmek de önemlidir.</span><br />
İnsan bir rehber ararken önce kendi nefsinin rehberliğinden kurtulmalıdır.<br />
Kibirden kurtulmalıdır.<br />
Dünya sevgisinin esiri olmaktan kurtulmalıdır.<br />
Hakikati şahıslarda değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın rızasında</span> aramalıdır.<br />
Çünkü Allah dilerse bir kulunu başka bir kula vesile eder; fakat bütün vesilelerin sahibi yine Allah'tır.<br />
Bu nedenle insanın ömrü boyunca araması gereken en büyük makam, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın rızasına ulaşma makamıdır.</span><br />
Ve insanın elinde bunun için yalnızca dünya hayatı vardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz Muhammed'i Dünya da bir kere gören, gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır "Ashab" tan olur<br />
</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">islam bir gün sona erip bitecektir</span></span><br />
<br />
Hz Muhammed'i Dünya da, dünya gözü ile bir kere gören (ölmeden önce, yani baki aleme geçmeden önce, o şimdi baki alemde malesef)  gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır ve, "Ashab" tan olur. <br />
Ya Hz. Mehdi yi Gören, mehdi ile birlikte olan, mehdi'nin yannda yöresinde olan?<br />
<br />
Hz muhammed, insanların seyri süklükünü, onlarca senede kat edebilceği seyri sülükünü, bir defa onu görmek ile kat ettiriyordu.<br />
Aynı tabiat mehdi de de var, mehdi bir insanı, cibilliyatı olan nefs makamına, bir bakışda  erdiriverir.<br />
Sen seni bil..<br />
nefsini bil, nefsini bilen...<br />
Nefsinin cibillyatı olan bir hayvanda, senin sifatların var, onu bul bil, ne iyi ne kötü, ne sana fayda verir .., marifetin ne, hepsini bilir bulursun, hayat ondan sonra sana kolay olur,...<br />
Ahirzamanda Mehdiye gitmekte de böyle bir bereket var...<br />
onlarca sene zikir ve evrad ile, tasauvvuf yolunda, yol katetmen gerekirken, hz mehdi seni uçurur, o makama erdirir, ve sen de mehdi'nin vaktinin yıldızı oluverirsin.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz  buyuruyor: <br />
“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisini izlerseniz hidayet bulursunuz.” <br />
<br />
“İslam garip olarak başladı, yine garip olarak bitecektir.” <br />
yani islam bitecek <br />
o yüzden <br />
<br />
"ölmeden nefsini rabbinden satın al kızım fatma"<br />
<br />
dedi hz muhammed.<br />
<br />
ölmeden önce, ve islam bitmeden önce, o makama eriniz, yoksa sonda kalan olma! gücün varsa, mehdiyi ara, bil bul, ve hemen mehdiye git.. vesselam..<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölmeden önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefsini Rabbinden satın al.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fırsat varken kendini bil.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefsini bil.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbini ara.</span><br />
Ahir zamanda Hz. Mehdi'ye yetişmek nasip olursa, onun zamanında bulunmanın bereketinden istifade etmeye çalış.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vesselam.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşit Tunca</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Schrems, 02.12.2022</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263759" target="_blank" title="">Hz. Muhammed'i Dünya'da Bir Kere Gören, Gökteki Yıldızlık Derecesine Ulaşır ve Ashabından Olur.jpg</a> (Boyut: 894.36 KB / İndirmeler: 4)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Muhammed'i Dünya'da Bir Kere Gören, Gökteki Yıldızlık Derecesine Ulaşır ve Ashabından Olur</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslam Bir Gün Sona Erip Bitecektir</span></span><br />
Hz. Muhammed'i dünya hayatında, dünya gözü ile bir kere görmek… Bu, sıradan bir görme değildir.<br />
İnsanların bugün anlayabileceği mânâda sadece bir insanı görmekten bahsetmiyoruz. Çünkü görülen, Allah'ın Resûlü'dür. Onun yüzünü görmek, onun sohbetinde bulunmak, onun sesini işitmek ve onunla aynı zamanda yaşamak, insanın manevî hayatında çok büyük bir tesir meydana getirmiştir.<br />
Hz. Muhammed'i dünya gözüyle gören ve iman üzere vefat eden kimselere <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ashab”</span> denilmiştir. Sahabe olmak, İslam tarihinde ulaşılabilecek en büyük şereflerden birisidir.<br />
Çünkü sahabe, Resûlullah'ın zamanında yaşamış, onu görmüş, onunla beraber olmuş ve onun terbiyesinden nasiplenmiştir.<br />
İşte burada çok önemli bir sır ortaya çıkmaktadır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hz. Muhammed'i bir defa görmek bile insanın manevî hayatında öyle büyük bir değişiklik meydana getirebiliyorsa, onun sohbetinde bulunmanın ve onun terbiyesinden geçmenin bereketi ne kadar büyük olur?</span></span><br />
Tasavvuf yolunda buna <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">sohbetin ve nazarın bereketi</span> açısından bakılır.<br />
İnsan, kendi gayretiyle yıllarca zikir, fikir, ibadet, mücahede ve nefs terbiyesi yaparak kat edeceği bazı mesafeleri, Allah'ın sevdiği bir kulunun sohbeti ve manevî terbiyesi sayesinde çok daha kısa zamanda kat edebilir.<br />
Bu elbette kulun kendi gayretini ortadan kaldırmaz.<br />
Fakat <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Allah dilerse bir bakış, bir sohbet veya bir gönül bağı, yıllarca sürecek bir manevî yolculuğun kapısını açabilir.</span></span></span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ya Hz. Mehdi'yi Görenler?</span></span><br />
Burada insanın aklına başka bir soru geliyor:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Muhammed'i gören sahabe bu kadar büyük bir makama ulaştıysa, ahir zamanda Hz. Mehdi'yi gören, onunla beraber olan, onun yanında ve yöresinde bulunan insanların hâli nasıl olacaktır?</span><br />
Elbette Hz. Mehdi ile Hz. Muhammed'in makamları birbirine denk tutulamaz. Biri Allah'ın peygamberidir, diğeri ise ahir zamanda ortaya çıkacağına inanılan salih bir kul ve rehberdir.<br />
Fakat mesele <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın bir kuluna nasip ettiği manevî bereket ve insanların onun vesilesiyle yaşayabileceği değişim</span> açısından ele alındığında üzerinde düşünülmesi gereken bir tarafı vardır.<br />
Hz. Muhammed, insanların <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">seyri sülûkünü</span>, yani manevî yolculuklarını ve nefs terbiyelerini, uzun yıllar içerisinde kat edebilecekleri bazı merhaleleri, kendi sohbeti ve terbiyesi ile çok daha kısa zamanda aşmalarına vesile olmuştur.<br />
Ben burada aynı mânânın, ahir zamanda Hz. Mehdi'nin çevresinde bulunacak insanlar için de bir bereket olarak ortaya çıkabileceğini düşünüyorum.<br />
Çünkü Allah'ın bazı kullarına verdiği manevî tesir, onların yanında bulunan insanların hâlini değiştirebilir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Sen Seni Bil…”</span></span><br />
İnsanın bütün yolculuğu aslında kendisini bilmekle başlar.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sen seni bil…</span><br />
Kendini bil.<br />
Nefsini bil.<br />
Nefsini bilen Rabbini bilmeye giden yolu bulur.<br />
İnsan kendi nefsinin ne olduğunu gerçekten tanımaya başladığında, kendi içerisinde bulunan iyi ve kötü tarafları da görmeye başlar.<br />
İnsanın içinde kibir vardır, öfke vardır, hırs vardır, haset vardır, korku vardır, sevgi vardır, merhamet vardır, şehvet vardır, iyilik vardır, kötülük vardır.<br />
Bunların her birinin insandaki yerini anlamak, insanın kendisini tanıması bakımından çok önemlidir.<br />
Sen kendi nefsinin cibilliyetini, yani yaratılıştan gelen özelliklerini tanımaya başladığında;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">neyin sana fayda verdiğini, neyin sana zarar verdiğini, hangi davranışının seni Allah'a yaklaştırdığını, hangisinin seni uzaklaştırdığını</span> daha iyi görmeye başlarsın.<br />
Böylece insan kendi nefsinin hâkimiyetinden çıkıp, nefsini terbiye etmeye başlar.<br />
İşte marifet yolunun önemli meselelerinden biri de budur.<br />
İnsan kendisini tanımadan, kendi nefsinin oyunlarını fark etmeden, başkasını ve hatta dünyayı anlamaya çalışırsa çok şeyi eksik görür.<br />
Fakat insan önce kendisine bakarsa, hayatın birçok meselesi onun için daha anlaşılır hâle gelir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Seyri Sülûk ve Manevî Yolculuk</span></span><br />
Tasavvuf yolunda insanın önünde uzun bir yol vardır.<br />
Zikirler, evradlar, ibadetler, murakabe, nefis mücadelesi, sabır, teslimiyet, ihlas ve güzel ahlâk…<br />
Bunların her biri insanın nefsini terbiye etmesinde birer vesiledir.<br />
Bazı insanlar bu yolda yıllarca yürür.<br />
Bazıları ise Allah'ın lütfu ile çok hızlı ilerler.<br />
Çünkü <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">manevî makamlar yalnızca insanın kendi gayretiyle elde edilen şeyler değildir.</span><br />
Kul çalışır, gayret eder, kapıya gelir.<br />
Fakat kapıyı açan Allah'tır.<br />
Bu nedenle Allah'ın bazı kullarını başka kullarına vesile kılması mümkündür.<br />
Bir insanın yanında bulunmak, onun sohbetini dinlemek, onun terbiyesine girmek, onun gösterdiği yolda yürümek, kişinin kendi iç dünyasında büyük değişikliklere sebep olabilir.<br />
İşte Hz. Mehdi'nin zamanında bulunmanın bereketini de bu açıdan düşünmek gerekir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ahir Zamanda Mehdi'ye Gitmenin Bereketi</span></span><br />
Ahir zamanda Hz. Mehdi'nin ortaya çıkacağına ve insanları hakka, adalete ve Allah'a yönelmeye davet edeceğine dair İslam geleneğinde çeşitli rivayetler bulunmaktadır.<br />
Bu dönemde Hz. Mehdi'yi gerçekten bulabilen, onu tanıyabilen ve onun yanında bulunabilen insanların büyük bir manevî imtihanın içerisinde olacağı açıktır.<br />
Çünkü mesele sadece <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Mehdi'yi görmek”</span> değildir.<br />
Asıl mesele, onu gördükten sonra insanın kendi nefsine dönmesi ve Allah'ın rızasını aramasıdır.<br />
Benim kanaatim şudur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Onlarca yıl zikir ve evrad ile, tasavvuf yolunda, nefis terbiyesiyle ve seyri sülûk ile kat edilmesi gereken bir mesafe, Allah'ın lütfu ile bazı kullar için Hz. Mehdi'nin sohbeti ve terbiyesi içerisinde çok daha kısa zamanda kat edilebilir.</span><br />
Yani Hz. Mehdi insanı adeta <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">uçurur</span>, onu kendi gayretiyle uzun zamanda ulaşacağı bir manevî makama daha hızlı ulaştırır.<br />
Ve böylece o insan, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehdi devrinin yıldızlarından biri hâline gelebilir.</span><br />
Buradaki “yıldız” ifadesini, Allah'ın yolunda parlayan, insanlara yol gösteren, doğruluğu ve güzel ahlâkı ile örnek olan kimse mânâsında düşünmek gerekir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“Benim Ashabım Gökteki Yıldızlar Gibidir”</span></span><br />
Hz. Peygamberimizin ashabının faziletini anlatmak için meşhur bir rivayette şöyle denilmektedir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir; hangisine uyarsanız hidayet bulursunuz.”</span><br />
Bu sözün ifade ettiği mânâ üzerinde düşünüldüğünde, sahabenin neden <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“yıldızlar”</span> ile ifade edildiği daha iyi anlaşılır.<br />
Gece karanlığında yıldız insana yönünü bulmasında yardımcı olur.<br />
Sahabe de Resûlullah'ın terbiyesinden geçmiş insanlar olarak kendilerinden sonra gelen Müslümanlara İslam'ın nasıl yaşanacağını göstermişlerdir.<br />
Onların hayatlarına baktığımızda iman, fedakârlık, sabır, teslimiyet, doğruluk ve Resûlullah'a bağlılığın birçok örneğini görürüz.<br />
Bu sebeple sahabe, İslam tarihinin manevî gökyüzündeki yıldızları gibidir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">“İslam Garip Olarak Başladı…”</span></span><br />
Yine meşhur bir hadis rivayetinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“İslam garip olarak başladı, yine garip olarak dönecektir.”</span><br />
buyrulmaktadır.<br />
Bu söz, İslam'ın ilk dönemlerinde Müslümanların azınlıkta kalmasını ve inananların çeşitli sıkıntılarla karşılaşmasını hatırlatırken, ahir zamanda da hak üzere kalmanın zorlaşabileceğine işaret eden bir mânâ taşır.<br />
Buradaki <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“bitecektir”</span> ifadesini de üzerinde düşünerek anlamak gerekir.<br />
İslam'ın Allah katındaki hak din oluşunun sona ermesi değil; insanların İslam'dan uzaklaşması, dinin hükümlerinin ve hakikatin insanlar arasında garipleşmesi, hak üzere yaşayanların azalması şeklinde anlaşılmalıdır.<br />
Çünkü Allah'ın dini insanların terk etmesiyle hakikat olmaktan çıkmaz.<br />
Fakat insan açısından tehlike şudur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslam'ın son dönemlerinde, hakikati bulmak ve hak üzere kalmak çok daha zor hâle gelebilir.</span><br />
İşte bundan dolayı insanın fırsatı varken kendisini hazırlaması gerekir.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ölmeden Nefsini Rabbinden Satın Al Kızım Fatma”</span></span><br />
Hz. Muhammed'in Hz. Fatıma'ya söylediği rivayet edilen sözlerden biri de şu şekilde aktarılır:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">“Ölmeden nefsini Rabbinden satın al, kızım Fatma.”</span><br />
Bu söz üzerinde insanın uzun uzun düşünmesi gerekir.<br />
Çünkü insanın önünde sonsuz bir zaman yoktur.<br />
Ölüm geldiğinde insanın dünya hayatındaki imtihanı sona erer.<br />
İnsan nefsini terbiye etmek, kendisini tanımak, Allah'a yönelmek ve hakikati aramak için <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">ölmeden önce</span> gayret etmelidir.<br />
Dolayısıyla mesele yalnızca ahir zamanda Mehdi'yi aramak da değildir.<br />
Asıl mesele, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ı aramaktır.</span><br />
Mehdi'yi aramak düşüncesi içerisinde bile insanın kendi nefsini unutması doğru değildir.<br />
İnsan kendisini düzeltmeden, nefsini tanımadan, kibir ve taassuptan kurtulmadan, sırf bir şahsa bağlanmayı kurtuluş zannetmemelidir.<br />
Çünkü gerçek kurtuluş Allah'ın rızasındadır.</span><br />
<hr class="mycode_hr" />
<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ölmeden Önce O Makama Eriş</span></span><br />
İşte bütün mesele burada düğümleniyor.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölmeden önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İslam'ın garipleşeceği son zamanlara kalmadan önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefsin seni esir almadan önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fırsat elinden çıkmadan önce…</span><br />
Kendini tanı.<br />
Nefsini tanı.<br />
Rabbini ara.<br />
Allah'ın sana açacağı kapıyı ara.<br />
Ve eğer ahir zamanda Hz. Mehdi'nin zuhuruna yetişir, onu gerçekten bulur ve hakikaten tanırsan, onun yanında bulunmanın ve onun sohbetinden istifade etmenin büyük bir nimet olduğunu unutma.<br />
Çünkü belki de insanın onlarca yılda kat edeceği bir yol, Allah'ın lütfu ile onun yanında çok daha kısa zamanda kat edilebilir.<br />
Fakat burada en önemli nokta şudur:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Mehdi'yi bulmak kadar, bulduktan sonra hak üzere kalabilmek de önemlidir.</span><br />
İnsan bir rehber ararken önce kendi nefsinin rehberliğinden kurtulmalıdır.<br />
Kibirden kurtulmalıdır.<br />
Dünya sevgisinin esiri olmaktan kurtulmalıdır.<br />
Hakikati şahıslarda değil, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın rızasında</span> aramalıdır.<br />
Çünkü Allah dilerse bir kulunu başka bir kula vesile eder; fakat bütün vesilelerin sahibi yine Allah'tır.<br />
Bu nedenle insanın ömrü boyunca araması gereken en büyük makam, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allah'ın rızasına ulaşma makamıdır.</span><br />
Ve insanın elinde bunun için yalnızca dünya hayatı vardır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz Muhammed'i Dünya da bir kere gören, gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır "Ashab" tan olur<br />
</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">islam bir gün sona erip bitecektir</span></span><br />
<br />
Hz Muhammed'i Dünya da, dünya gözü ile bir kere gören (ölmeden önce, yani baki aleme geçmeden önce, o şimdi baki alemde malesef)  gökteki Yıldızlık derecesine ulaşır ve, "Ashab" tan olur. <br />
Ya Hz. Mehdi yi Gören, mehdi ile birlikte olan, mehdi'nin yannda yöresinde olan?<br />
<br />
Hz muhammed, insanların seyri süklükünü, onlarca senede kat edebilceği seyri sülükünü, bir defa onu görmek ile kat ettiriyordu.<br />
Aynı tabiat mehdi de de var, mehdi bir insanı, cibilliyatı olan nefs makamına, bir bakışda  erdiriverir.<br />
Sen seni bil..<br />
nefsini bil, nefsini bilen...<br />
Nefsinin cibillyatı olan bir hayvanda, senin sifatların var, onu bul bil, ne iyi ne kötü, ne sana fayda verir .., marifetin ne, hepsini bilir bulursun, hayat ondan sonra sana kolay olur,...<br />
Ahirzamanda Mehdiye gitmekte de böyle bir bereket var...<br />
onlarca sene zikir ve evrad ile, tasauvvuf yolunda, yol katetmen gerekirken, hz mehdi seni uçurur, o makama erdirir, ve sen de mehdi'nin vaktinin yıldızı oluverirsin.<br />
<br />
Peygamber Efendimiz  buyuruyor: <br />
“Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisini izlerseniz hidayet bulursunuz.” <br />
<br />
“İslam garip olarak başladı, yine garip olarak bitecektir.” <br />
yani islam bitecek <br />
o yüzden <br />
<br />
"ölmeden nefsini rabbinden satın al kızım fatma"<br />
<br />
dedi hz muhammed.<br />
<br />
ölmeden önce, ve islam bitmeden önce, o makama eriniz, yoksa sonda kalan olma! gücün varsa, mehdiyi ara, bil bul, ve hemen mehdiye git.. vesselam..<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ölmeden önce…</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefsini Rabbinden satın al.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fırsat varken kendini bil.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Nefsini bil.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Rabbini ara.</span><br />
Ahir zamanda Hz. Mehdi'ye yetişmek nasip olursa, onun zamanında bulunmanın bereketinden istifade etmeye çalış.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vesselam.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşit Tunca</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Schrems, 02.12.2022</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Damar Sertliği ve tıkanıklığının sebebi ve tedavisi]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43951</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 19:22:57 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43951</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263758" target="_blank" title="">Damar Sertliği ve tıkanıklığının sebebi ve tedavisi.jpg</a> (Boyut: 785.78 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Damar Sertliği ve tıkanıklığının sebebi ve tedavisi</span></span><br />
<br />
Temsili misal Su tesisatında, yeni plastik borular ve bakır borular çıkmadan önceki, galvanizli borular içinden su akarken, herhangi bir paslanma olmuyor, küflenme olmuyordu, eğer belli süre su ana vanadan kapatılıp ta akmayınca, galvanizli boruların içindeki su tükenince, ya da su hattı kapatılınca ve, borulardaki su da boşaltılınca, Demir borunun iç kısmı oksijene maruz kalınca, boyalı'da olmadığı için, sadece  galvanizli olduğu için, belli süreden sonra galvaniz etkisi de yok olmakta, ve bilindiği gibi oksijene maruz kalan demir oksitlenir yani küflenir, demir borunun iç kısmı oksitlenmek te ya da pas tutmak ta ve küflenmek te. işte o küf ve paslar  demir borunun iç kısmında, sarkaçlar  halinde borunun içini tıkayıp kaplamakta.<br />
<br />
 işte  böyle damar Sertliğinin ve tıkanıklığının sebebi de, damarlardaki oksitlenme veya yağlanma sebebiyle olmakta.<br />
<br />
 Atalar demiş ki:  "Ye yağlıyı, iç suyu, donarsa  donsun. Ye tatlıyı, içme suyu (su içme) , yanarsa yansın."<br />
<br />
Yani yağ  eriten tek şey  "Su" molekülü veya elementidir. O oyüzden,  et tamamen yağ demektir, ve et ve yağlı yedikten  sonra,  vücut zaten kendisi sıvı isteyecektir, yani canı  su isteyecektir, ve yeterince suyu  aldıginiz zaman, midenin eti yağı sindirmesine yardımcı  olmuş  olursunuz. Eğer et ve  yag  sindirilirse, damarlarda sorun olmaz. Tereyağı ve sıvı yağlar, zaten sıvı haldedir, tereyağ da vücut sıcaklığında eriyebilen yağdır, diğer margarinler bu şekilde değil, işte diğer margarinleri  ve etli gıdaları eritebilmek için, sindirebilmek için, su alımına dikkat etmek lazımdır. Nefes yolu ile alınan oksıjen değil de radyasyona maruz kalan suyun elemetnlerine ayrılması sonucu, Su da ki hidrojeni ve oksijenin ayrılması sonucunda, damarlarda oksitlenme meydana gelebilir. işte oksitlenme, yukarıda anlattığımız gibi, galvenizli boruları tıkadığı gibi, damarları da yağ ile tıkar, dikkat etmelidir. Tedavisi de, su alımına(Tüketimine) dikkat etmektir. Bir de damar basıncına, yani tansiyona dikkat etmek lazımdır, tansiyon düşerse, basınç azalır, ve aynen su hattı  kapatılınca, galvanizli borunun boş olan bölümünün oksijene maruz kalması gibi,  basıncı düşük damarda  da, boş olan bölümde oksitlenme görülür, o yüzden kan basıncını da,  yani tansiyonu  da düzenlemek  lazımdmdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 16.11.2022<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">internet aramamda bulduğum, bu konudaki bir makalede altta yer alıyor</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Korozyon Oksitlenme Pas</span></span><br />
<br />
Korozyon, metal veya metal alaşımlarının oksitlenme veya diğer kimyasal etkilerle aşınma durumu. Demirin paslanması, alüminyumun oksitlenmesi korozyona örnek olarak verilebilir. Türkçeye yabancı dillerden giren korozyon sözcüğü; yenme, kemirilme gibi anlamlarla alakalıdır. Aşınma, çürüme, paslanma, bozulma ve yenim gibi sözcüklerle karşılanabilir.<br />
<br />
Yüzeyleri uygun şekilde korunmayan metal ve metal alaşımlarının bozunmaları önemli bir teknolojik sorundur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Korozyonun Oluşumu</span></span><br />
<br />
Metal ve alaşımların kararlı halleri olan bileşik haline dönme eğilimleri yüksektir. Bunun sonucu olarak metaller içinde bulundukları ortamın elemanları ile tepkimeye girerek, önce iyonik hale ve oradan da ortamdaki başka elementlerle birleşerek bileşik haline dönmeye çalışırlar; yani kimyasal değişime uğrarlar ve bozulurlar. Sonuçta metal veya alaşımın fiziksel, kimyasal, mekanik veya elektriksel özelliği istenmeyen değişikliklere (zarara) uğrar.<br />
<br />
Korozyon, metalik malzemelerin içinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri sonucu, dışarıdan enerji vermeye gerek olmadan, doğal olarak meydana gelen olaydır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Korozyonun Sebepleri</span></span><br />
<br />
Korozyon olayları, her ortama ve her farklı tesir mekanizmalarına göre cereyan eder. Buna göre elektro-kimyasal veya kimyasal korozyon farklı olur. Makinalar üzerindeki mutad korozyon tertibatı genel olarak elektro-kimyasal olaylardan ileri gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Galvanik korozyon</span></span><br />
<br />
Galvanik korozyon, iki farklı metalin birbirleriyle fiziksel veya elektriksel teması olduğunda ve ortak bir elektrolitin içine batırıldığında veya aynı metal farklı konsantrasyonlarda elektrolit ile karşılaşıldığında ortaya çıkar. Galvanik bir çiftte, daha aktif metal (anot) hızlandırılmış bir hızda aşındırır ve daha asil metal (katot) daha yavaş bir şekilde korozyona uğrar. Ayrı ayrı batırıldığında, her metal kendi hızıyla paslanır. Hangi tür metal (ler) galvanik seriyi izleyerek kolayca belirlenebilir. Örneğin, çinko genellikle çelik yapılar için kurban bir anot olarak kullanılır. Galvanik korozyon, denizcilik endüstrisinde ve suyun (tuz içeren) temas borularının veya metal yapıların büyük ilgi alanındadır.<br />
<br />
Anodun nispi boyutu, metal türleri ve çalışma koşulları (sıcaklık, nem, tuzluluk, vb.) Faktörleri galvanik korozyonu etkiler. Anot ve katotun yüzey alanı oranı malzemelerin korozyon hızlarını doğrudan etkiler. Galvanik korozyon genellikle kurban anotların kullanımı ile engellenir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Galvanik Seri</span></span><br />
<br />
Herhangi bir ortamda (bir standart ortam havalandırılmış, oda sıcaklığında deniz suyu), bir metal, iyonlarının yüzeye ne kadar güçlü bağlı olduğuna bağlı olarak, diğerlerinden daha soylu veya daha aktif olacaktır. Elektrikle temasta bulunan iki metal aynı elektronları paylaşır, böylece her yüzeydeki "mücadele", iki malzeme arasındaki serbest elektronlara karşı rekabet eder. Elektronları, aynı yöndeki iyon akışı için bir ev sahibi olarak kullanarak, asal metal aktiften elektron alacaktır. Ortaya çıkan kütle akışı veya elektrik akımı, ilgi alanı içindeki bir materyal hiyerarşisi oluşturmak için ölçülebilir. Bu hiyerarşiye bir galvanik serisi denir ve korozyonu öngörmede ve anlamada faydalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Elektro-Kimyasal Korozyon Olayları</span></span><br />
<br />
Elektro-kimyasal korozyon esasen anot rolündeki maddenin çözünmesidir. Elektrokimyasal korozyon ister mikro ölçekte ister makro ölçekte oluşsun korozyon hücresi ile modellenebilir. Korozyon hücresi; anot (1), katod (2), iletken ortam (elektrolit)(3) ve anot-katot arasındaki iletken bağlantıdan (4) oluşur. Bu dört bileşenden biri dahi olmasa korozyon oluşmaz. Korozyon oluşumu anot rolünü üstlenen maddede meydana gelir. Maddelerin korozyon hücresindeki rollerini belirleyen çeşitli faktörler vardır. Örneğin çözünme potansiyeli yüksek bir metal(mesela Sn), çözünme potansiyeli düşük bir metalle (Mesela Fe) temas halinde çözeltiye konacak olursa anot rolünü üstlenecek ve çözünecektir. Elektrolit olarak bir çatlak içindeki buğu kalınlığında bir rutubet, film tabakası veya su artığı hatta el teri bile yeterlidir.<br />
<br />
Rutubetli Çelik Yüzeylerinin Elektro-Kimyasal Oksijen Korozyonu Metal parçalarının üst yüzeyleri rutubetli ortamlarda ve açık havada, bir oksit tabakası ile kaplanır. Alaşımsız ve düşük alaşımlı çeliklerden yapılmış olan parlak yapı parçaları, bu şartlar altında bir süre sonra pas benekleri ile kaplanır.<br />
<br />
Korozyona dayanan olaylar, havadaki oksijenin demir malzemesinin üstündeki su ile bağlantılı halde tesir etmesinden ileri gelmektedir. Bir su damlasının altındaki bir malzeme bölgesinde, bu münasebetle meydana gelen olaylar izah edilebilir.Damlaların ortasında, demir Fe2+ - iyonları çözünmeye başlar. Bu çözünme sahası lokal bir anot gibi tesir eder (Lokal Anodu).Damlaların kenar bölgesinde, çözünen havanın oksijeninden oluşan OH- iyonları çözünen demir Fe2+ ile reaksiyona girer ve ilk önce demir hidroksit Fe (OH)3 ve buradan pas FeO(OH) oluştururlar. Pas, damlanın kenarında ring şeklinde ayrılır. Benek şeklinde başlayan pas oluşumu çelik yüzeylerde gözlenebilir. Korozyonun sürekli olarak devam etmesi halinde bütün çelik yüzeyleri bu yerlerinden itibaren paslanır.<br />
<br />
Korozyon Elemanlarında Elektro-Kimyasal Korozyon Bu korozyon, bir galvanik eleman içinde cereyan eden aynı olaylardan ileri gelmektedir. Galvanik bir eleman, bir elektrik iletim kabiliyeti olan akışkan, elektrolit, içine daldırılan, farklı metallerden yapılmış olan iki elektrottan meydana gelir. Bu düzende, her iki metalden daha asal olanı çözünür. Çözünen metal paslanır yani korozyona uğrar. Çinko, bakır, galvanik elemanında bakır-elektrotta (katot) suyun parçalanması nedeniyle hidrojen açığa çıkarken çinko-elektrodu (anot) Zn2+ - iyonları çözünmeye başlar. Her iki elektrot arasında büyüklüğü elektrot malzemelerine bağlı olan küçük bir elektrik gerilimi oluşur.<br />
<br />
Normal bir hidrojen elektrodu ile yapılan ölçümler vasıtasıyla, Normal Potansiyel olarak isimlendirilen münferit elektrot malzemelerinin gerilimleri tayin edilmiş ve metallerin gerilim sırası tablosuna aktarılmışlardır.<br />
<br />
Hidrojen sıfır potansiyelinden itibaren sola doğru asal olmayan metaller, sağa doğru asal metaller yer alırlar.Bir galvanik elemanda daha solda kalan metal çözünür, örneğin Zn/Cu elemanında çinko çözünür.Galvanik elemandaki gerilimin büyüklüğü normal potansiyel farkından hesap edilebilir.Örnek: Zn/Cu galvanik elemanı bakırın normal potansiyeli +0.34 V, çinkonunki -0.76 V.Böylece galvanik elemanda +0.34 V - (-0.76 V) =1.1 V'luk bir gerilim oluşur.<br />
<br />
Bir galvanik elemanın şartları makina elemanlarında ve yapı parçalarında birçok yerlerde meydana gelir.Bu sahalar, korozyon elemanları çinko adını alır. Bu hususta, iki farklı metal (elektrotlar) ve bir miktar su (elektrolit) gereklidir. Tipik korozyon elemanları örneğin çelik yapı parçaları üstündeki metal kaplamalar üzerindeki hasarlı yerler veya farklı malzemeden meydana gelen iki yapı elemanının temas etmesi ve ayrıca alaşımların içindeki asal olmayan metal bu yerlerde çözünmek suretiyle tahribata uğrar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pas</span></span><br />
<br />
Pas, su ve hava varlığında oluşan demir ve oksijen bileşiklerine (genellikle kırmızı oksitler) verilen genel addır. Pasın değişik formları görsel olarak veya spektroskopi ile saptanabilir ve değişik koşullar altında oluşabilirler. Pas, hidratlı demir(III)oksit Fe2O3.H2O ve demir(III) oksit-hidroksit FeO(OH), Fe(OH)3 içermektedir. Paslanma demir ve onun çelik gibi alaşımlarının korozyonu için kullanılan ortak bir terimdir. Diğer metallerin uğradıkları korozyonda oksitlenme olsa da pas olarak isimlendirilmemektedir. Yeterli zaman içerisinde su, oksijen herhangi bir miktardaki demir tamamen pas oluşturur ve demir parçalanır. Buna karşılık alüminyumun korozyonu son derece yavaştır çünkü alüminyumoksit bir tabaka oluşturarak daha fazla alüminyumun oksitlenmesini engeller.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar :</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263758" target="_blank" title="">Damar Sertliği ve tıkanıklığının sebebi ve tedavisi.jpg</a> (Boyut: 785.78 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Damar Sertliği ve tıkanıklığının sebebi ve tedavisi</span></span><br />
<br />
Temsili misal Su tesisatında, yeni plastik borular ve bakır borular çıkmadan önceki, galvanizli borular içinden su akarken, herhangi bir paslanma olmuyor, küflenme olmuyordu, eğer belli süre su ana vanadan kapatılıp ta akmayınca, galvanizli boruların içindeki su tükenince, ya da su hattı kapatılınca ve, borulardaki su da boşaltılınca, Demir borunun iç kısmı oksijene maruz kalınca, boyalı'da olmadığı için, sadece  galvanizli olduğu için, belli süreden sonra galvaniz etkisi de yok olmakta, ve bilindiği gibi oksijene maruz kalan demir oksitlenir yani küflenir, demir borunun iç kısmı oksitlenmek te ya da pas tutmak ta ve küflenmek te. işte o küf ve paslar  demir borunun iç kısmında, sarkaçlar  halinde borunun içini tıkayıp kaplamakta.<br />
<br />
 işte  böyle damar Sertliğinin ve tıkanıklığının sebebi de, damarlardaki oksitlenme veya yağlanma sebebiyle olmakta.<br />
<br />
 Atalar demiş ki:  "Ye yağlıyı, iç suyu, donarsa  donsun. Ye tatlıyı, içme suyu (su içme) , yanarsa yansın."<br />
<br />
Yani yağ  eriten tek şey  "Su" molekülü veya elementidir. O oyüzden,  et tamamen yağ demektir, ve et ve yağlı yedikten  sonra,  vücut zaten kendisi sıvı isteyecektir, yani canı  su isteyecektir, ve yeterince suyu  aldıginiz zaman, midenin eti yağı sindirmesine yardımcı  olmuş  olursunuz. Eğer et ve  yag  sindirilirse, damarlarda sorun olmaz. Tereyağı ve sıvı yağlar, zaten sıvı haldedir, tereyağ da vücut sıcaklığında eriyebilen yağdır, diğer margarinler bu şekilde değil, işte diğer margarinleri  ve etli gıdaları eritebilmek için, sindirebilmek için, su alımına dikkat etmek lazımdır. Nefes yolu ile alınan oksıjen değil de radyasyona maruz kalan suyun elemetnlerine ayrılması sonucu, Su da ki hidrojeni ve oksijenin ayrılması sonucunda, damarlarda oksitlenme meydana gelebilir. işte oksitlenme, yukarıda anlattığımız gibi, galvenizli boruları tıkadığı gibi, damarları da yağ ile tıkar, dikkat etmelidir. Tedavisi de, su alımına(Tüketimine) dikkat etmektir. Bir de damar basıncına, yani tansiyona dikkat etmek lazımdır, tansiyon düşerse, basınç azalır, ve aynen su hattı  kapatılınca, galvanizli borunun boş olan bölümünün oksijene maruz kalması gibi,  basıncı düşük damarda  da, boş olan bölümde oksitlenme görülür, o yüzden kan basıncını da,  yani tansiyonu  da düzenlemek  lazımdmdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
Schrems, 16.11.2022<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">internet aramamda bulduğum, bu konudaki bir makalede altta yer alıyor</span></span><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Korozyon Oksitlenme Pas</span></span><br />
<br />
Korozyon, metal veya metal alaşımlarının oksitlenme veya diğer kimyasal etkilerle aşınma durumu. Demirin paslanması, alüminyumun oksitlenmesi korozyona örnek olarak verilebilir. Türkçeye yabancı dillerden giren korozyon sözcüğü; yenme, kemirilme gibi anlamlarla alakalıdır. Aşınma, çürüme, paslanma, bozulma ve yenim gibi sözcüklerle karşılanabilir.<br />
<br />
Yüzeyleri uygun şekilde korunmayan metal ve metal alaşımlarının bozunmaları önemli bir teknolojik sorundur.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Korozyonun Oluşumu</span></span><br />
<br />
Metal ve alaşımların kararlı halleri olan bileşik haline dönme eğilimleri yüksektir. Bunun sonucu olarak metaller içinde bulundukları ortamın elemanları ile tepkimeye girerek, önce iyonik hale ve oradan da ortamdaki başka elementlerle birleşerek bileşik haline dönmeye çalışırlar; yani kimyasal değişime uğrarlar ve bozulurlar. Sonuçta metal veya alaşımın fiziksel, kimyasal, mekanik veya elektriksel özelliği istenmeyen değişikliklere (zarara) uğrar.<br />
<br />
Korozyon, metalik malzemelerin içinde bulundukları ortamla reaksiyona girmeleri sonucu, dışarıdan enerji vermeye gerek olmadan, doğal olarak meydana gelen olaydır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Korozyonun Sebepleri</span></span><br />
<br />
Korozyon olayları, her ortama ve her farklı tesir mekanizmalarına göre cereyan eder. Buna göre elektro-kimyasal veya kimyasal korozyon farklı olur. Makinalar üzerindeki mutad korozyon tertibatı genel olarak elektro-kimyasal olaylardan ileri gelmektedir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Galvanik korozyon</span></span><br />
<br />
Galvanik korozyon, iki farklı metalin birbirleriyle fiziksel veya elektriksel teması olduğunda ve ortak bir elektrolitin içine batırıldığında veya aynı metal farklı konsantrasyonlarda elektrolit ile karşılaşıldığında ortaya çıkar. Galvanik bir çiftte, daha aktif metal (anot) hızlandırılmış bir hızda aşındırır ve daha asil metal (katot) daha yavaş bir şekilde korozyona uğrar. Ayrı ayrı batırıldığında, her metal kendi hızıyla paslanır. Hangi tür metal (ler) galvanik seriyi izleyerek kolayca belirlenebilir. Örneğin, çinko genellikle çelik yapılar için kurban bir anot olarak kullanılır. Galvanik korozyon, denizcilik endüstrisinde ve suyun (tuz içeren) temas borularının veya metal yapıların büyük ilgi alanındadır.<br />
<br />
Anodun nispi boyutu, metal türleri ve çalışma koşulları (sıcaklık, nem, tuzluluk, vb.) Faktörleri galvanik korozyonu etkiler. Anot ve katotun yüzey alanı oranı malzemelerin korozyon hızlarını doğrudan etkiler. Galvanik korozyon genellikle kurban anotların kullanımı ile engellenir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Galvanik Seri</span></span><br />
<br />
Herhangi bir ortamda (bir standart ortam havalandırılmış, oda sıcaklığında deniz suyu), bir metal, iyonlarının yüzeye ne kadar güçlü bağlı olduğuna bağlı olarak, diğerlerinden daha soylu veya daha aktif olacaktır. Elektrikle temasta bulunan iki metal aynı elektronları paylaşır, böylece her yüzeydeki "mücadele", iki malzeme arasındaki serbest elektronlara karşı rekabet eder. Elektronları, aynı yöndeki iyon akışı için bir ev sahibi olarak kullanarak, asal metal aktiften elektron alacaktır. Ortaya çıkan kütle akışı veya elektrik akımı, ilgi alanı içindeki bir materyal hiyerarşisi oluşturmak için ölçülebilir. Bu hiyerarşiye bir galvanik serisi denir ve korozyonu öngörmede ve anlamada faydalıdır.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Elektro-Kimyasal Korozyon Olayları</span></span><br />
<br />
Elektro-kimyasal korozyon esasen anot rolündeki maddenin çözünmesidir. Elektrokimyasal korozyon ister mikro ölçekte ister makro ölçekte oluşsun korozyon hücresi ile modellenebilir. Korozyon hücresi; anot (1), katod (2), iletken ortam (elektrolit)(3) ve anot-katot arasındaki iletken bağlantıdan (4) oluşur. Bu dört bileşenden biri dahi olmasa korozyon oluşmaz. Korozyon oluşumu anot rolünü üstlenen maddede meydana gelir. Maddelerin korozyon hücresindeki rollerini belirleyen çeşitli faktörler vardır. Örneğin çözünme potansiyeli yüksek bir metal(mesela Sn), çözünme potansiyeli düşük bir metalle (Mesela Fe) temas halinde çözeltiye konacak olursa anot rolünü üstlenecek ve çözünecektir. Elektrolit olarak bir çatlak içindeki buğu kalınlığında bir rutubet, film tabakası veya su artığı hatta el teri bile yeterlidir.<br />
<br />
Rutubetli Çelik Yüzeylerinin Elektro-Kimyasal Oksijen Korozyonu Metal parçalarının üst yüzeyleri rutubetli ortamlarda ve açık havada, bir oksit tabakası ile kaplanır. Alaşımsız ve düşük alaşımlı çeliklerden yapılmış olan parlak yapı parçaları, bu şartlar altında bir süre sonra pas benekleri ile kaplanır.<br />
<br />
Korozyona dayanan olaylar, havadaki oksijenin demir malzemesinin üstündeki su ile bağlantılı halde tesir etmesinden ileri gelmektedir. Bir su damlasının altındaki bir malzeme bölgesinde, bu münasebetle meydana gelen olaylar izah edilebilir.Damlaların ortasında, demir Fe2+ - iyonları çözünmeye başlar. Bu çözünme sahası lokal bir anot gibi tesir eder (Lokal Anodu).Damlaların kenar bölgesinde, çözünen havanın oksijeninden oluşan OH- iyonları çözünen demir Fe2+ ile reaksiyona girer ve ilk önce demir hidroksit Fe (OH)3 ve buradan pas FeO(OH) oluştururlar. Pas, damlanın kenarında ring şeklinde ayrılır. Benek şeklinde başlayan pas oluşumu çelik yüzeylerde gözlenebilir. Korozyonun sürekli olarak devam etmesi halinde bütün çelik yüzeyleri bu yerlerinden itibaren paslanır.<br />
<br />
Korozyon Elemanlarında Elektro-Kimyasal Korozyon Bu korozyon, bir galvanik eleman içinde cereyan eden aynı olaylardan ileri gelmektedir. Galvanik bir eleman, bir elektrik iletim kabiliyeti olan akışkan, elektrolit, içine daldırılan, farklı metallerden yapılmış olan iki elektrottan meydana gelir. Bu düzende, her iki metalden daha asal olanı çözünür. Çözünen metal paslanır yani korozyona uğrar. Çinko, bakır, galvanik elemanında bakır-elektrotta (katot) suyun parçalanması nedeniyle hidrojen açığa çıkarken çinko-elektrodu (anot) Zn2+ - iyonları çözünmeye başlar. Her iki elektrot arasında büyüklüğü elektrot malzemelerine bağlı olan küçük bir elektrik gerilimi oluşur.<br />
<br />
Normal bir hidrojen elektrodu ile yapılan ölçümler vasıtasıyla, Normal Potansiyel olarak isimlendirilen münferit elektrot malzemelerinin gerilimleri tayin edilmiş ve metallerin gerilim sırası tablosuna aktarılmışlardır.<br />
<br />
Hidrojen sıfır potansiyelinden itibaren sola doğru asal olmayan metaller, sağa doğru asal metaller yer alırlar.Bir galvanik elemanda daha solda kalan metal çözünür, örneğin Zn/Cu elemanında çinko çözünür.Galvanik elemandaki gerilimin büyüklüğü normal potansiyel farkından hesap edilebilir.Örnek: Zn/Cu galvanik elemanı bakırın normal potansiyeli +0.34 V, çinkonunki -0.76 V.Böylece galvanik elemanda +0.34 V - (-0.76 V) =1.1 V'luk bir gerilim oluşur.<br />
<br />
Bir galvanik elemanın şartları makina elemanlarında ve yapı parçalarında birçok yerlerde meydana gelir.Bu sahalar, korozyon elemanları çinko adını alır. Bu hususta, iki farklı metal (elektrotlar) ve bir miktar su (elektrolit) gereklidir. Tipik korozyon elemanları örneğin çelik yapı parçaları üstündeki metal kaplamalar üzerindeki hasarlı yerler veya farklı malzemeden meydana gelen iki yapı elemanının temas etmesi ve ayrıca alaşımların içindeki asal olmayan metal bu yerlerde çözünmek suretiyle tahribata uğrar.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Pas</span></span><br />
<br />
Pas, su ve hava varlığında oluşan demir ve oksijen bileşiklerine (genellikle kırmızı oksitler) verilen genel addır. Pasın değişik formları görsel olarak veya spektroskopi ile saptanabilir ve değişik koşullar altında oluşabilirler. Pas, hidratlı demir(III)oksit Fe2O3.H2O ve demir(III) oksit-hidroksit FeO(OH), Fe(OH)3 içermektedir. Paslanma demir ve onun çelik gibi alaşımlarının korozyonu için kullanılan ortak bir terimdir. Diğer metallerin uğradıkları korozyonda oksitlenme olsa da pas olarak isimlendirilmemektedir. Yeterli zaman içerisinde su, oksijen herhangi bir miktardaki demir tamamen pas oluşturur ve demir parçalanır. Buna karşılık alüminyumun korozyonu son derece yavaştır çünkü alüminyumoksit bir tabaka oluşturarak daha fazla alüminyumun oksitlenmesini engeller.<br />
<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kaynak ve Dipnotlar :</span></span><br />
<br />
Wikipedia</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Fiziksel sebeplerden olan kabızlığın tedavisi]]></title>
			<link>https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43950</link>
			<pubDate>Sun, 06 Sep 2026 19:16:46 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="https://rashittunca.com/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">https://rashittunca.com/showthread.php?tid=43950</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263757" target="_blank" title="">Fiziksel sebeplerden olan kabızlığın tedavisi.jpg</a> (Boyut: 673.03 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fiziksel sebeplerden olan kabızlığın tedavisi</span></span><br />
<br />
Kabızlığın Fiziksel sebeblerinden birisi de, şişmanliğin getirisi olan, tuvalette  tuvalete oturduğumuz zaman, karnımızın bükülmesi sebebiyle, bağırsakların, yan taraflardan ikiye katlanması sebebiyle, Aynen bahçe sularken, bahçe hortumunun, herhangi bir sebepten, bükülüp katlandığında, hortumun ucundan fışkıran suyun kesilmesi gibi, bağırsak sistemimizde, karnımızda üst üste katlı vaziyettedir, fakat aykta iken almanca knick olmamıştır. Tuvallete çökünce veya oturunca, işte bu katlanma, tuvalette çökdüğümüzde, ya da oturduğumuzda, tamamen sıkışma (knick) halinde, Aynen o hortumdaki gibi, katlanma halini aldığı için, ıkınma ile, ancak  barsakların, alttaki, ucundaki defi hacet çıkmakta, katlamış yerden yukarıdakiler boşaltılamamakta. O yüzden Almanlar "Bauch voll gefühl"  diye tarif ediyorlar,  Yani doluluk hissi, Çünkü tamamen boşaltılmamış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tedavisi :</span></span><br />
<br />
Bu sorunu gidermek için, bu tuvalette çökdüğünüz veya oturduğunuz zaman, bir miktar hacetinizi yaptıktan sonra, hafif kurulanın ve ayağa kalkın, bir miktar durun, bağırsaklarınızdaki o katlanan yerler tekrar düzelsin açılsın, sonra tekrar oturun, tuvalet yapmaya yeniden başlarmışçasına, tekrar hacet etmeye çalışın, ve bu sayede bir üst bölümdeki def'i hacetin de boşaltılmasına yardımcı olmuş olursunuz, bu tekrarlanaraktan, tamamen boşaltma gerçekleşebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
 Schrems, 16.11.2022</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><!-- start: postbit_attachments_attachment -->
<br /><!-- start: attachment_icon -->
<img src="https://rashittunca.com/images/attachtypes/image.png" title="JPG Image" border="0" alt=".jpg" />
<!-- end: attachment_icon -->&nbsp;&nbsp;<a href="attachment.php?aid=263757" target="_blank" title="">Fiziksel sebeplerden olan kabızlığın tedavisi.jpg</a> (Boyut: 673.03 KB / İndirmeler: 3)
<!-- end: postbit_attachments_attachment --><br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Fiziksel sebeplerden olan kabızlığın tedavisi</span></span><br />
<br />
Kabızlığın Fiziksel sebeblerinden birisi de, şişmanliğin getirisi olan, tuvalette  tuvalete oturduğumuz zaman, karnımızın bükülmesi sebebiyle, bağırsakların, yan taraflardan ikiye katlanması sebebiyle, Aynen bahçe sularken, bahçe hortumunun, herhangi bir sebepten, bükülüp katlandığında, hortumun ucundan fışkıran suyun kesilmesi gibi, bağırsak sistemimizde, karnımızda üst üste katlı vaziyettedir, fakat aykta iken almanca knick olmamıştır. Tuvallete çökünce veya oturunca, işte bu katlanma, tuvalette çökdüğümüzde, ya da oturduğumuzda, tamamen sıkışma (knick) halinde, Aynen o hortumdaki gibi, katlanma halini aldığı için, ıkınma ile, ancak  barsakların, alttaki, ucundaki defi hacet çıkmakta, katlamış yerden yukarıdakiler boşaltılamamakta. O yüzden Almanlar "Bauch voll gefühl"  diye tarif ediyorlar,  Yani doluluk hissi, Çünkü tamamen boşaltılmamış.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tedavisi :</span></span><br />
<br />
Bu sorunu gidermek için, bu tuvalette çökdüğünüz veya oturduğunuz zaman, bir miktar hacetinizi yaptıktan sonra, hafif kurulanın ve ayağa kalkın, bir miktar durun, bağırsaklarınızdaki o katlanan yerler tekrar düzelsin açılsın, sonra tekrar oturun, tuvalet yapmaya yeniden başlarmışçasına, tekrar hacet etmeye çalışın, ve bu sayede bir üst bölümdeki def'i hacetin de boşaltılmasına yardımcı olmuş olursunuz, bu tekrarlanaraktan, tamamen boşaltma gerçekleşebilir.<br />
<br />
<span style="color: #E82A1F;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Bu bir Karoglan Başağaçlı Raşit Tunca Makalesidir</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Raşit Tunca</span><br />
<br />
 Schrems, 16.11.2022</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>