Siyah ve Beyazın, İyi ve Kötünün Mukayesesi
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
bu düzenldigin bölüm yukarki vaazda son bölüm eklencek sadece Siyah ve Beyazın, İyi ve Kötünün Mukayesesi
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
İyilik, Amel ve İnsanlığın Sorumluluğu
İnsan yaptığı amellerle hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanların hayatını etkiler. İyilik, bazen bir insanın sıkıntısını gidermek, bazen bir canlıya su vermek, bazen de borçlu bir kimseye mühlet tanımaktır. Kötülük ise bazen haksızlık etmek, bazen bir başkasının hakkını çiğnemek, bazen de insanın kendi nefsine yenilerek merhametten uzaklaşmasıdır.
İşte kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadislerde de bu güzel davranışlar üzerinde durulmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli yönetici.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kimse.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kişi.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kimse.”
(Hadis-i Şerif)
Bunlara ilave olarak, borçluya kolaylık gösteren, ona zaman tanıyan veya alacağının bir kısmından vazgeçen kimselerin faziletini anlatan hadisler de bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya mühlet verir veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insanın iyiliği yalnızca kendi ibadetleriyle sınırlı değildir. Başka bir insanın yükünü hafifletmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, borçluya anlayış göstermek ve kimse görmese bile iyilik yapmak da güzel ahlakın önemli örneklerindendir.
İnsan, Allah’ın rahmetini umarken kendi davranışlarını da gözden geçirmelidir. Başkasına karşı merhametli olmayı öğrenmeli, kendisine verilen nimetleri paylaşmalı ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanı ibadete yönelten önemli bir sebeptir. İnsan bir ömür namaz kılar, Ramazan ayında oruç tutar, ihtiyaç sahiplerine yardım eder ve güzel ahlak sahibi olmaya çalışır. Fakat kulluk yalnızca bir karşılık elde etmekten ibaret değildir. Mümin, Allah’ın rızasını arar, O’nun rahmetini umar ve kendisine verilen ömrü hayırlı işlerle değerlendirmeye gayret eder.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle gördük mü? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Görmediğimiz bir âleme iman etmek, müminin inancının bir parçasıdır.
İşte umut da burada önem kazanır. İnsan umudunu kaybettiğinde gayreti zayıflayabilir. Fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyen insan, yanlışlarından dönmek ve hayatını güzelleştirmek için yeniden çaba gösterir.
Bugün iki kelime konuşabilmek, bir başkasına derdimizi anlatabilmek, bir insanın yardımına koşabilmek bile bir nimettir. İnsan bazen sahip olduklarının kıymetini ancak onları kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar. Bu yüzden elimizdeki imkânları küçümsememeli, yaşadığımız günleri değerlendirmeliyiz.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, her günü sorumluluk bilinciyle yaşamak ve karşımıza çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye çalışmaktır.
İmtihanda her sorunun cevabını bilmeyebiliriz. İnsan bildiğini düşündüğü konularda bile yanılabilir. Önemli olan, hakikati aramak, öğrendiklerini değerlendirmek ve yanıldığında hatasını düzeltebilmektir.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür ve neden bazı davranışlardan sakınır?
Bunların her biri üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır. İnsan, bu soruların cevaplarını ararken aklını, vicdanını ve dinî kaynakları birlikte değerlendirmelidir. Kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği konularda öğrenmeye açık olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, dinî hakikati arayan insanlar için temel rehberlerdir. İnsan da kendisine verilen akıl ve iradeyle öğrendiklerini anlamaya çalışır. Herkesin kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; fakat başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz.
Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Ancak buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanların tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve başkasına zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır.
Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek veya üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı?
Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
Dünyanın Ömrü ve Kıyamet Üzerine Tefekkür
Peygamber Efendimiz’in dünyanın ömrü ve insanlığın son dönemiyle ilgili olduğu söylenen bazı rivayetleri de halk arasında nakledilmektedir. Ancak bu rivayetlerin sıhhati, anlamı ve nasıl anlaşılması gerektiği dikkatle araştırılmalıdır. Bir rivayetten hareketle kıyametin kesin tarihini hesaplamak veya belirli bir kişinin görev süresini kesin olarak ilan etmek doğru değildir.
Kıyametin ne zaman kopacağını Allah bilir. İnsan için önemli olan, kıyametin tarihini hesaplamak değil, kendi ömrünü hayırla değerlendirmektir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsanın bu ayet üzerinde düşünmesi gerekir. Bazen sahip olduğu bilgiye, güce, servete veya makamına güvenerek sorumluluklarını unutur. Oysa insanın ömrü sınırlıdır ve sahip olduğu nimetlerin hesabını vermek durumunda olduğunu unutmamalıdır.
Kıyametin zamanını bilmediğimiz gibi, kendi ölümümüzün ne zaman geleceğini de bilmiyoruz. Bu yüzden insanın yapması gereken, gelecekle ilgili kesin hükümler vermek yerine bugün yapabileceği iyilikleri yapmasıdır.
İnsanlığın Manevî Rehberliğe İhtiyacı
İnsanlar zaman içinde bilgi edinir, yeni araçlar geliştirir ve hayatlarını kolaylaştıran teknolojiler üretirler. Fakat teknik bilginin artması, insanın ahlak bakımından da kendiliğinden olgunlaşacağı anlamına gelmez. Bilgiyle birlikte sorumluluk, vicdan ve merhamet de gelişmelidir.
Bir televizyon veya buzdolabı satın aldığımızda, onu kullanmayı öğreniriz. Arızalandığında ise sorunu çözebilecek bir uzmana başvururuz. Bu örnek, insanın bilmediği konularda bilgiye ve rehberliğe ihtiyaç duymasını anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsan da hayatında karşılaştığı sorunları çözebilmek için ilme, tecrübeye ve hikmete ihtiyaç duyar. Dinî meselelerde ise Kur’an’ı, sahih sünneti ve güvenilir ilim ehlinin açıklamalarını esas almak gerekir.
Peygamber Efendimiz’den sonra peygamberlik sona ermiştir. Bundan dolayı daha sonra ortaya çıkan dinî rehberlerin sözlerini değerlendirirken onları peygamberlerle aynı konumda görmemek gerekir. İnsanlar başkalarına yol gösterebilir, öğüt verebilir ve tecrübelerini paylaşabilirler; ancak her insanın sözü bilgi, ahlak ve dinî ölçüler ışığında değerlendirilmelidir.
Benim kanaatimce, insanın manevi gelişimi için en önemli hususlardan biri, hem kendi nefsini tanıması hem de başkalarının haklarına riayet etmesidir. İlim ve irfan, insanı kibirli hâle getirmek yerine daha mütevazı, daha adaletli ve daha merhametli yapmalıdır.
Mescid-i Nebevî ve Ravza-i Mutahhara
Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî, İslam dünyasının en faziletli mescitlerinden biridir. Mescid-i Haram’dan sonra büyük bir manevi öneme sahiptir.
Mescid-i Nebevî içinde Hz. Peygamber’in kabri ile minberi arasındaki bölgeye “Ravza-i Mutahhara” denilir. Bu adlandırma, Hz. Peygamber’in eviyle minberi arasının cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu bildiren hadise dayanır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kabrim ile minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Fedâilü Salâti Mescidi Mekke, 5; Müslim, Hac, 92. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde de rivayet edilmiştir.)
Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin başka rivayetler de nakledilmiştir. Peygamber Efendimiz’in mescidinde namaz kılmanın faziletini bildiren hadisler, Müslümanların Medine’yi ziyaret etmeye ve orada ibadet etmeye önem vermelerinde etkili olmuştur.
Hac veya umre için bölgeye giden insanlar, imkânları ve yol şartları elverdiğinde Medine’yi de ziyaret ederler. Bu ziyaret, Peygamber Efendimiz’e duyulan sevginin ve onun hayatını daha yakından tanıma arzusunun bir ifadesidir.
Bununla birlikte, Medine ziyaretinin ibadet bakımından hükmüyle hac ibadetinin farzları birbirinden ayrılmalıdır. İnsan, dinî görevlerini doğru öğrenmeli ve ziyaretlerini bu bilinçle gerçekleştirmelidir.
Kırk Vakit Namaz ve Güzel Alışkanlıklar
Medine’de Mescid-i Nebevî’de namaz kılmaya gayret eden kimseler, bu ibadetin manevi huzurundan faydalanmayı umarlar. Sekiz gün boyunca beş vakit namazı cemaatle kılmak, toplam kırk vakte ulaşır.
Bir davranışın tekrar edilmesi, onun alışkanlık hâline gelmesine yardımcı olabilir. İnsan namazını düzenli kılmaya devam ettikçe namaz hayatının bir parçası olur. Aynı şekilde güzel ahlakı tekrar tekrar uygulamak da insanın karakterinin olgunlaşmasına katkı sağlayabilir.
Ancak her alışkanlık kendiliğinden güzel ahlaka dönüşmez. Önemli olan, davranışın doğru olması, samimiyetle sürdürülmesi ve insanın hayatına olumlu katkı sağlamasıdır.
Kur’an’da namazlarını koruyan müminler şöyle anlatılır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn.
Meali:
“Onlar namazlarını korurlar.”
(Sadakallahülazîm. Mü’minûn Suresi, 9. ayet)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn.
Meali:
“Onlar namazlarına devam ederler.”
(Sadakallahülazîm. Meâric Suresi, 23. ayet)
Namazı korumak, yalnızca belirli bir mekânda namaz kılmakla sınırlı değildir. İnsan nerede olursa olsun ibadetini hatırlamalı, hayatını düzenlemeli ve kulluk sorumluluğunu sürdürmelidir.
Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın faziletine ilişkin hadisler de Müslümanları ibadete teşvik eder.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî ve Müslim’de Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin rivayetler bulunmaktadır.)
Müslümanlar hem bu faziletten yararlanmak hem de Peygamber Efendimiz’in hayatını hatırlamak için Mescid-i Nebevî’yi ziyaret etmeye önem verirler.
Küçük Bir İyilik Bile Kıymetlidir
Peygamber Efendimiz, sadakanın azımsanmaması gerektiğini bildirmiştir. Bir insanın imkânı sınırlı olabilir; fakat küçük bir iyilik bile onun samimiyetini gösterebilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu bulamayan kimse güzel bir sözle korunsun.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Zekât; Müslim, Zekât.)
İnsan bazen büyük bir yardım yapamayabilir. Fakat güler yüz gösterebilir, güzel bir söz söyleyebilir, birinin derdini dinleyebilir veya bir ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapabilir.
İyilik yalnızca para vermek değildir. Kimi zaman bir insanın kalbini kırmamak, kimi zaman bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek, kimi zaman da öfkemizi kontrol etmek de önemli bir iyiliktir.
Öyleyse imkânlarımızı küçümsemeyelim. Bir hurmanın yarısı kadar küçük görünen bir yardımın bile, samimiyetle yapıldığında büyük bir anlamı olabilir.
Kişi Sevdiğiyle Beraberdir
Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir rivayete göre bir adam Peygamber Efendimiz’e kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber Efendimiz ona kıyamet için ne hazırladığını sorduğunda adam, çok fazla namaz ve oruç hazırlayamadığını, ancak Allah’ı ve Resulü’nü sevdiğini söyledi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
Bu söz, sahabileri çok sevindirmiştir. Çünkü insan sevdiği kimselerle beraber olmayı arzu eder. Sevgi, insanın yönelişini ve davranışlarını etkiler. Bir insan iyileri seviyorsa onların güzel ahlakını örnek almaya çalışır; merhameti seviyorsa merhametli davranmaya gayret eder.
Fakat sevgi yalnızca sözde kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz’i sevdiğini söyleyen bir kimse, onun güzel ahlakını öğrenmeye ve hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“El-mer’u mea men ehabbe.”
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165. Ayrıca Ebû Dâvûd’da da benzer rivayetler bulunmaktadır.)
Öyleyse kimi sevdiğimizi, kimi örnek aldığımızı ve sevgimizin bizi hangi davranışlara yönelttiğini düşünelim. Gerçek sevgi, insanı daha güzel ahlaklı olmaya teşvik etmelidir.
İnsanın Kendini Sorgulaması
Kur’an’da insanın kendisini sorgulamasını gerektiren şu ayet yer alır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsan kendisine verilen nimetleri düşünmeli ve bu nimetleri nasıl kullandığını sorgulamalıdır. Bilgimiz, gücümüz, malımız, sağlığımız ve zamanımız bize verilmiş imkânlardır. Bunları yalnızca kendimiz için mi kullanıyoruz, yoksa başkalarına da faydamız dokunuyor mu?
İyilik, insanın niyetinde başladığı gibi davranışlarında da görünmelidir. Bir insan namaz kılarken aynı zamanda başkasının hakkını gözetmeye, dürüst olmaya ve merhamet göstermeye de gayret etmelidir.
İnsanın yalnızca kendisini iyi zannetmesi yeterli değildir. Davranışlarının sonuçlarına bakmalı, haksızlık ettiğinde özür dilemeli ve mümkünse verdiği zararı telafi etmelidir.
Son Tefekkürümüz: İyilik Nedir?
Bugün üzerinde durduğumuz siyah ve beyaz, gece ve gündüz, tatlı ve ekşi örnekleri bize hayatın farklı yönlerini düşünmeyi öğretiyor. Fakat asıl mesele, bu farklılıkları bahane ederek iyilikle kötülük arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak değildir.
İnsanların zevkleri ve kabiliyetleri farklı olabilir. Buna rağmen adalet, merhamet, dürüstlük ve başkasının hakkına saygı gibi değerler üzerinde düşünmek zorundayız.
Bir karıncayı sudan kurtarmak, bir hayvana su vermek, bir fakiri doyurmak, hastayı ziyaret etmek, borçluya mühlet tanımak ve bir insanı incitmemek… Bunların her biri iyiliğin farklı bir yönünü hatırlatır.
Kendimize şu soruyu soralım: İyiliği gerçekten tanıyor muyuz? İyi olduğunu söylediğimiz şeylerin başkaları üzerindeki etkisini düşünüyor muyuz? Kendi nefsimizin yanlışlarını da görebiliyor muyuz?
Bir insanın iyi olması, hiç hata yapmaması demek değildir. Önemli olan, hatasını fark ettiğinde düzeltmeye çalışması, başkasının hakkını gözetmesi ve hayatını daha güzel bir hâle getirmek için gayret etmesidir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, kendi ömrümüzün ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, bugün elimizde bir imkân bulunduğudur. Bu imkânı iyilik için kullanabiliriz.
Öyleyse gelecek hakkında kesin hükümler vermek yerine bugünkü sorumluluklarımızı yerine getirelim. İbadetlerimizi koruyalım, güzel ahlakımızı geliştirelim, insanlara ve canlılara merhametle yaklaşalım.
Ve son olarak kendimize şu soruyu soralım:
Bir karıncayı kurtarmakla bir canlıya zarar vermek arasında nasıl bir ahlakî sorumluluk vardır? İyilik yalnızca inandığımızı söylemek midir, yoksa inancımızı davranışlarımızla göstermek de gerekir mi?
Bu konuyu bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
---
DİPNOT:
[1] Eski metinde, İsrailoğulları’nın çölde bulutla gölgelenmesiyle ilgili olarak “Hz. Musa’nın Bulut, Menn ve Selva Mucizesi” başlıklı bir kaynağa atıf yapılmıştır. Kaynak adı ve bağlantısı yeniden kontrol edilmelidir.
---
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdülillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Mart 2018 Pazartesi
Original Kar©glan
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
bu düzenldigin bölüm yukarki vaazda son bölüm eklencek sadece Siyah ve Beyazın, İyi ve Kötünün Mukayesesi
(Kar©glan’ın 12 Mart 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ رُسُلًا إِلَى قَوْمِهِمْ فَجَاؤُوهُم بِالْبَيِّنَاتِ فَانتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقًّا عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ve lekad erselnâ min kablike rusulen ilâ kavmihim fe câûhum bil beyyinâti fentekamnâ minellezîne ecramû, ve kâne hakkan aleynâ nasrul mu’minîn.
Meali:
Andolsun, senden önce de peygamberleri kendi kavimlerine gönderdik. Onlar kavimlerine apaçık deliller getirdiler. Biz de suç işleyenlerden karşılıklarını verdik. Müminlere yardım etmek ise üzerimize bir haktır.
(Sadakallahülazîm. Rûm Suresi, 47. ayet)
---
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine, ‘Ben Allah’tan korkarım.’ diyerek karşılık vermeyen kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Ezan 36, Zekât 16, Rikak 24, Hudûd 19; Müslim, Zekât 91. Ayrıca bk. Tirmizî, Zühd 53; Nesâî, Kudât 2.)
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Yolculuğumuza Başlıyoruz
Beyazın içine siyah ne kadar güzel yakışır! Siyahın içine beyaz da bir o kadar güzel yakışır. Siyah bir takım elbisenin içinde beyaz bir gömlek, onunla uyumlu siyah bir kravat düşünün. Yahut beyaz bir takım elbisenin üzerine siyah bir kravat takın. Bazen de siyah gömleğin üzerine beyaz bir kravat yakışır.
Gecenin karanlığında parlayan yıldızlar ne kadar güzeldir! Bulutsuz bir günde, insanın dinlenebileceği bir ağacın veya bulutun gölgesi de ne büyük nimettir.
Bahar mevsimindeyiz ve 21 Haziran’a, yılın en uzun gündüzüne doğru ilerliyoruz. Yaz geldiğinde, özellikle sıcak bölgelerde tarlada çalışan çiftçi için bir ağacın gölgesi ne kadar kıymetlidir! Öğle vakti gelir; çiftçi ağacın altına oturur, hem dinlenir hem serinler hem de yemeğini yer.
Peki, ya orada bir ağaç yoksa? Ya insanın sığınabileceği hiçbir gölge bulunmuyorsa? İşte o zaman küçücük bir gölgenin bile ne kadar büyük bir nimet olduğu anlaşılır.
İnsan bazen elindeki nimetin kıymetini, onu kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca daha iyi anlar. Sağlığın, huzurun, dostluğun, merhametin ve güvenin kıymeti de böyledir. Her nimet, gerektiğinde şükürle hatırlanması gereken bir emanettir.
Abdest Alırken Başı Mesh Ederken Okunacak Dua
Allahümme harrim şa’rî ve beşerî alen-nâr. Ve ezıllenî tahte zıllî arşike yevme lâ zılle illâ zıllü arşike.
“Ey Rabbim! Saçımı ve bedenimi ateşten koru. Arş’ının gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde beni Arş’ının gölgesi altında gölgelendir.”
Burada üzerinde düşünmemiz gereken bir mesele var: Bu gölge yalnızca dünya hayatında mı anlaşılmalıdır, yoksa ahiret hayatıyla mı ilgilidir? Ahiret hayatının hakikatini bütünüyle kavramamız mümkün olmasa da bu anlatım bize önemli bir hakikati hatırlatır: İnsan, Allah’ın rahmetine ve korumasına muhtaçtır.
Dünyada kırk veya elli derece sıcaklığın yaşandığı bir bölgede, gölgesiz bir yerde kalan insanın küçük bir ağacın altına sığınmak istemesi ne kadar tabiidir! Bir bulutun gölgesi bile insana rahatlık verebilir.
Peygamber Efendimiz’in hayatına dair rivayetlerde, kendisini gölgelendiren bir buluttan da söz edilir. Bu anlatımlar, geçmiş peygamberlerin kıssalarında geçen bulut tasvirleriyle birlikte değerlendirilmiştir.
İsrâiloğulları’nın çölde yolculukları sırasında kendilerini güneşin yakıcı ışığından koruyan buluttan söz edilir. Hz. Muhammed’in çocukluk dönemine ilişkin Bahîrâ kıssasında da kafilenin üzerinde bulunduğu anlatılan bir bulut rivayeti vardır. Rivayete göre Bahîrâ, bu durumu görünce dikkat kesilmiş ve Hz. Muhammed’in geleceği hakkında bir kanaate varmıştır.
Tevrat’ta da İsrailoğulları’nın yolculukları sırasında bulutun onlara eşlik etmesiyle ilgili anlatımlar bulunur. İncil’de ise Hz. İsa’nın yanında bulunan kişilerin üzerine parlak bir bulutun gölge düşürdüğünü bildiren bir anlatım yer alır.
Kur’an’da da şöyle buyrulur:
“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin bulutlardan gölgeler içinde kendilerine gelmesini mi bekliyorlar? Hâlbuki iş bitirilmiştir. Bütün işler yalnızca Allah’a döndürülür.”
Bu farklı anlatımları değerlendirirken, her birinin kendi kaynağı ve bağlamı bulunduğunu unutmamak gerekir. Bizim burada üzerinde durduğumuz asıl mesele, gölge ve korunma düşüncesinin insana hatırlattığı manadır: İnsan, zor zamanlarda kendisini koruyacak bir sığınağa ihtiyaç duyar. Manevî bakımdan da insanın sığınacağı en büyük kapı, Allah’ın rahmetidir.
Yerin ve Göklerin Değişeceği Gün
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْأَرْضُ غَيْرَ الْأَرْضِ وَالسَّمَاوَاتُ وَبَرَزُوا لِلَّهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yevme tubeddelul ardu gayral ardı ves semâvâtu ve berazû lillâhil vâhıdil kahhâr.
Meali:
O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür. İnsanlar, bir ve her şey üzerinde mutlak hâkim olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.
(Sadakallahülazîm. İbrâhîm Suresi, 48. ayet)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَإِذَا النُّجُومُ انكَدَرَتْ وَإِذَا الْجِبَالُ سُيِّرَتْ وَإِذَا الْعِشَارُ عُطِّلَتْ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ وَإِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ وَإِذَا الْمَوْءُودَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنبٍ قُتِلَتْ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ وَإِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
İzeş şemsu kuvvirat. Ve ize'n-nucûmu inkederat. Ve ize'l-cibâlu suyyirat. Ve ize'l-ışâru uttılet. Ve ize'l-vuhûşu huşirat. Ve ize'l-bihâru succirat. Ve ize'n-nufûsu zuvvicet. Ve ize'l-mev'ûdetu suilet. Bi eyyi zenbin kutilet. Ve ize's-suhufu nuşirat. Ve ize's-semâu kuşitat.
Meali:
Güneş dürülüp ışığını kaybettiğinde; yıldızlar kararıp döküldüğünde; dağlar yürütüldüğünde; kıymetli mallar terk edildiğinde; vahşi hayvanlar bir araya getirildiğinde; denizler kaynatıldığında; nefisler bir araya getirildiğinde; diri diri gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; amel defterleri açıldığında ve gök sıyrılıp açıldığında…
(Sadakallahülazîm. Tekvîr Suresi, 1-11. ayetler)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
كَيْفَ تَتَّقُونَ إِن كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا السَّمَاءُ مُنفَطِرٌ بِهِ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Fe keyfe tettekûne in kefertum yevmen yec’alul vildâne şîbâ. Es-semâu munfatırun bihî, kâne va’duhu mef’ûlâ.
Meali:
Eğer inkâr ederseniz, çocukları bile yaşlandıracak o günden kendinizi nasıl koruyacaksınız? O günün dehşetiyle gök yarılacaktır. Allah’ın vaadi mutlaka gerçekleşecektir.
(Sadakallahülazîm. Müzzemmil Suresi, 17-18. ayetler)
Zıtlıklar, Denge ve İmtihan
Elektrikli bir matkabı düşünelim. Matkabın motoru, yaptığı işe göre bir dirençle karşılaşır. Bir delik açarken, bir vidayı sıkarken veya bir malzemeyi karıştırırken belli bir yük altında çalışır. Eğer aletin çalışma düzeni bozulur ve motor kontrolsüz biçimde hızlanırsa alet zarar görebilir.
Bu örnekten hareketle hayatımızdaki dengeyi düşünebiliriz. Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, tatlı ve acı gibi farklılıklar hayatın içinde yer alır. İnsan da karşılaştığı farklı durumlar sayesinde sabrı, şükrü, merhameti ve ölçülü davranmayı öğrenir.
Ancak buradan, kötülüğün mutlaka gerekli olduğu veya kötülük yapan kişinin kötülüğünden dolayı övülmesi gerektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Buradaki benzetmenin amacı, zıtlıklar karşısında insanın kendi ölçüsünü koruması gerektiğini anlatmaktır. İyilik, kötülükle mücadele ederken kendisi kötülüğe dönüşmemelidir. Bir insan yanlış yaptığında ona karşı çıkabiliriz; fakat bunu yaparken adaletten ve merhametten ayrılmamalıyız.
Gece karanlığında yıldızların ışığı nasıl fark ediliyorsa, zor zamanlarda da iyiliğin değeri daha açık görülebilir. Kur’an’da Târık Suresi’nde şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالسَّمَاءِ وَالطَّارِقِ وَمَا أَدْرَاكَ مَا الطَّارِقُ النَّجْمُ الثَّاقِبُ إِن كُلُّ نَفْسٍ لَّمَّا عَلَيْهَا حَافِظٌ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ves semâi vet târık. Ve mâ edrâke met târık. En-necmus-sâkıb. İn kullu nefsin lemmâ aleyhâ hâfız.
Meali:
Göğe ve Târık’a andolsun. Târık’ın ne olduğunu sen ne bileceksin? O, karanlığı delen yıldızdır. Her nefis üzerinde mutlaka bir gözetleyici vardır.
(Sadakallahülazîm. Târık Suresi, 1-4. ayetler)
Benim tefekkürümde, karanlığı delen yıldız tasviri insanın karanlıkta yolunu bulmasına yardımcı olan hakikati de düşündürür. İnsan, kendi nefsinin karanlık taraflarını tanımaya ve onları iyilikle aşmaya çalışmalıdır. Ayetin açıkça bildirdiği husus, her nefsin üzerinde bir gözetleyicinin bulunmasıdır. Bunun ötesindeki sembolik yorumlar ise benim kişisel tefekkürüm olarak anlaşılmalıdır.
Amellerimiz, Rahmet ve Manevî Gölge
Daha önceki sohbetlerimizde yağmur, kar, sıcak ve soğuk gibi tabiat olayları üzerinde de durmuş; bunları insanın hayatındaki hâllerle ve amelleriyle ilişkilendirerek tefekkür etmiştik. Burada anlatmak istediğim, her yağmurun veya her sıcaklığın belirli bir insanın ameline doğrudan karşılık geldiğini kesin bir hüküm olarak ileri sürmek değil; tabiatın nimetleri üzerinden şükür, sorumluluk ve rahmet kavramlarını düşünmektir.
İnsan bazen yaptığı amellerle kendi hayatını da çevresinin hayatını da güzelleştirir. Merhamet, adalet, paylaşmak ve insanlara yardım etmek toplumda huzura vesile olur. Zulüm, haksızlık ve bencillik ise insanların hayatını zorlaştırır. Bu bakımdan, amellerimizin hem kendimiz hem de çevremiz üzerindeki tesirini düşünmeliyiz.
Kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadis de bu açıdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hatırlayalım:
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli devlet başkanı.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kişi.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kişi.”
(Hadis-i Şerif)
Bu yedi sınıfın ortak yönlerine dikkat edelim: Adalet, kulluk, temiz bir hayat, Allah için sevgi, haramdan sakınma, gizli iyilik ve samimi bir kalp… Bunların her biri insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla olan ilişkisini güzelleştiren hasletlerdir.
Bir de borçluya mühlet veren veya alacağının bir kısmını bağışlayan kimse vardır. Bu davranış da merhametin ve kolaylık göstermenin güzel örneklerindendir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya zaman tanır veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde, başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insan, yalnızca kendi ibadetlerini yerine getirmekle yetinmemeli; başkasının sıkıntısını da görmeli, imkânı varsa ona yardımcı olmalıdır. Bazen bir borçluya zaman tanımak, bazen bir ihtiyaç sahibine yemek vermek, bazen de kimsenin görmediği bir yerde iyilik yapmak insanın hayatında büyük bir anlam taşır.
Hadiste anlatılan gölgeyi, Allah’ın rahmetini ve korumasını hatırlatan bir müjde olarak düşünebiliriz. Buradaki mesaj, insanın iyiliklerini gösteriş için değil, samimiyetle yapmasıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanın hayatı boyunca ibadet etmesine, namaz kılmasına ve Ramazan ayında oruç tutmasına vesile olur. Elbette ibadet yalnızca bir karşılık elde etme düşüncesine indirgenemez. Mümin, Allah’a kulluk eder; O’nun rızasını arar, rahmetini umar ve sevgisine layık bir hayat yaşamaya çalışır.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle görüp tanıdık mı? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Buna rağmen imanımızı, ibadetimizi ve iyiliklerimizi sürdürürüz. Çünkü umut, insanı hayra yönelten önemli bir güçtür.
Umut tükenirse insanın gayreti de zayıflayabilir. Bu sebeple Allah’ın rahmetinden ümit kesmemeli, yaşadığımız günlerin kıymetini bilmeliyiz. İnsanların birbirleriyle konuşabilmesi, birbirlerine yardımcı olabilmesi ve hakikati arayabilmesi bile başlı başına bir nimettir.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, içinde bulunduğumuz günü iyi değerlendirmek ve önümüze çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye gayret etmektir.
İmtihanın mahiyeti de budur: İnsan her sorunun cevabını bilmeyebilir. Bildiği kadarıyla araştırır, düşünür ve doğruya ulaşmaya çalışır. Fakat kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği yerde öğrenmeye, yanıldığında da hatasını düzeltmeye açık olmalıdır.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür, neden bazı davranışlardan sakınır? Bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır.
Bizler bu soruların cevaplarını ararken kendi anlayışımızı oluştururuz. Fakat değerlendirmeyi yapanın Allah olduğunu unutmamalıyız. İnsan, kendi kanaatini savunabilir; yine de başka insanların niyetleri ve Allah katındaki durumları hakkında kesin hüküm vermekte dikkatli olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, insanın hakikati arayışında temel rehberlerdir. İnsan aklını, bilgisini ve tecrübesini kullanarak öğrendiklerini anlamaya çalışır. Her insanın kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; ancak başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz. Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
İyi ve kötü üzerine düşünürken kendi nefsimizi de hesaba katmalıyız. Bazen iyi olduğunu düşündüğümüz bir davranış, başka birine zarar verebilir. Bazen de yanlış yaptığımızı fark etmediğimiz için kendimizi haklı zannederiz. Bu nedenle insan, hem niyetini hem de davranışının sonucunu sorgulamalıdır.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Fakat buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanın tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır. Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. Tarih bize, büyük felaketlerin çoğu zaman insanın kendisini mutlak haklı görmesi ve başkalarını insanlık dışı saymasıyla büyüdüğünü gösterir. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek, üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır. İyilik yalnızca sözle değil, davranışla da ortaya konur.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda, onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte, ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı? Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
İyilik, Amel ve İnsanlığın Sorumluluğu
İnsan yaptığı amellerle hem kendi hayatını hem de çevresindeki insanların hayatını etkiler. İyilik, bazen bir insanın sıkıntısını gidermek, bazen bir canlıya su vermek, bazen de borçlu bir kimseye mühlet tanımaktır. Kötülük ise bazen haksızlık etmek, bazen bir başkasının hakkını çiğnemek, bazen de insanın kendi nefsine yenilerek merhametten uzaklaşmasıdır.
İşte kıyamet gününde Allah’ın rahmetine mazhar olacak kimseleri anlatan hadislerde de bu güzel davranışlar üzerinde durulmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah Teâlâ yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Adaletli yönetici.
2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen genç.
3. Kalbi mescitlere bağlı olan Müslüman.
4. Birbirlerini Allah için seven, buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan.
5. Allah korkusuyla haramdan uzak duran kimse.
6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kişi.
7. Tenhada Allah’ı anıp gözyaşı döken kimse.”
(Hadis-i Şerif)
Bunlara ilave olarak, borçluya kolaylık gösteren, ona zaman tanıyan veya alacağının bir kısmından vazgeçen kimselerin faziletini anlatan hadisler de bulunmaktadır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kim darda kalan borçluya mühlet verir veya alacağının tamamını ya da bir kısmını bağışlarsa Allah onu kıyamet gününde Arş’ının gölgesinde gölgelendirir.”
(Hadis-i Şerif: Müslim, Zühd 74; Tirmizî, Büyû‘ 67; İbn Mâce, Sadakât 14.)
Demek ki insanın iyiliği yalnızca kendi ibadetleriyle sınırlı değildir. Başka bir insanın yükünü hafifletmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, borçluya anlayış göstermek ve kimse görmese bile iyilik yapmak da güzel ahlakın önemli örneklerindendir.
İnsan, Allah’ın rahmetini umarken kendi davranışlarını da gözden geçirmelidir. Başkasına karşı merhametli olmayı öğrenmeli, kendisine verilen nimetleri paylaşmalı ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
Cennet Umudu ve İmtihan Hayatı
Cennet ümidi, pek çok insanı ibadete yönelten önemli bir sebeptir. İnsan bir ömür namaz kılar, Ramazan ayında oruç tutar, ihtiyaç sahiplerine yardım eder ve güzel ahlak sahibi olmaya çalışır. Fakat kulluk yalnızca bir karşılık elde etmekten ibaret değildir. Mümin, Allah’ın rızasını arar, O’nun rahmetini umar ve kendisine verilen ömrü hayırlı işlerle değerlendirmeye gayret eder.
Peki, cenneti bu dünyada gözümüzle gördük mü? Ahiret hayatının bütün ayrıntılarını biliyor muyuz? Hayır. Bizler ahiret hakkında Allah’ın bildirdiklerini ve Peygamber Efendimiz’in öğrettiklerini esas alırız. Görmediğimiz bir âleme iman etmek, müminin inancının bir parçasıdır.
İşte umut da burada önem kazanır. İnsan umudunu kaybettiğinde gayreti zayıflayabilir. Fakat Allah’ın rahmetinden ümidini kesmeyen insan, yanlışlarından dönmek ve hayatını güzelleştirmek için yeniden çaba gösterir.
Bugün iki kelime konuşabilmek, bir başkasına derdimizi anlatabilmek, bir insanın yardımına koşabilmek bile bir nimettir. İnsan bazen sahip olduklarının kıymetini ancak onları kaybetme ihtimaliyle karşılaşınca anlar. Bu yüzden elimizdeki imkânları küçümsememeli, yaşadığımız günleri değerlendirmeliyiz.
Ecelin ne zaman geleceğini bilmiyoruz. Ne kendimize gereğinden fazla güvenmeli ne de ölüm korkusuyla hayatı yaşanmaz hâle getirmeliyiz. Yapmamız gereken, her günü sorumluluk bilinciyle yaşamak ve karşımıza çıkan imtihanlarda doğru kararlar vermeye çalışmaktır.
İmtihanda her sorunun cevabını bilmeyebiliriz. İnsan bildiğini düşündüğü konularda bile yanılabilir. Önemli olan, hakikati aramak, öğrendiklerini değerlendirmek ve yanıldığında hatasını düzeltebilmektir.
Ahiret, İbadet ve Doğruyu Aramak
Ahiret neresidir? Kıyamet ne zaman kopacaktır? Cennet nasıldır? Neden namaz kılar, neden oruç tutarız? İnsan neden örtünür ve neden bazı davranışlardan sakınır?
Bunların her biri üzerinde düşünülmesi gereken sorulardır. İnsan, bu soruların cevaplarını ararken aklını, vicdanını ve dinî kaynakları birlikte değerlendirmelidir. Kendi kanaatini mutlak hakikat zannetmemeli; bilmediği konularda öğrenmeye açık olmalıdır.
Peygamberler ve ilahî kitaplar, dinî hakikati arayan insanlar için temel rehberlerdir. İnsan da kendisine verilen akıl ve iradeyle öğrendiklerini anlamaya çalışır. Herkesin kavrayışı, bilgisi ve kabiliyeti aynı değildir. Kimi bir konuyu çabuk anlar, kimi daha fazla zamana ihtiyaç duyar. Bu farklılıklar, birbirimizi küçümsemek için değil, birbirimize destek olmak için bir vesile olmalıdır.
Bir imtihanda herkes aynı başarıyı gösteremeyebilir. Önemli olan, insanın elinden gelen gayreti ortaya koyması ve her geçen gün kendisini geliştirmesidir. Hedefi yüksek tutmak güzeldir; fakat başkasının başarısını kıskanmak veya kendisini başkalarından üstün görmek doğru değildir.
İyi ve Kötü Kavramları Üzerinde Düşünmek
Herkesin bir tercihi, bir alışkanlığı ve bir beğenisi vardır. Ekşi seven bir insana ekşi bir meyve lezzetli gelirken, tatlı seven bir başkası aynı meyveyi beğenmeyebilir. İnsanların zevkleri değişebilir. Fakat ahlakî meselelerde yalnızca kişisel beğenilerimize bakarak karar veremeyiz.
Bir davranışın gerçekten iyi olup olmadığını değerlendirirken adaleti, merhameti, dürüstlüğü ve başkasına verdiği zararı da düşünmeliyiz.
Mevsimleri düşünelim. Yazın sıcak günlerinde tatlı meyveler hoşumuza gider; sonbahar ve kış geldiğinde ise portakal ve limon gibi meyveleri ararız. Bir mevsimde özlediğimiz şey, başka bir mevsimde aynı derecede cazip gelmeyebilir. Hayatın değişen şartları bize ölçülü olmayı ve nimetlerin kıymetini bilmeyi öğretir.
Ancak buradan iyilikle kötülüğün aynı şey olduğu sonucu çıkmaz. İnsanların tercihleri farklı olabilir; yine de haksızlık, zulüm ve başkasına zarar veren davranışlar karşısında sorumluluğumuz vardır.
Bir başkasının tercihine saygı duymak, her davranışı doğru kabul etmek demek değildir. Eleştirimizi de itirazımızı da hakaret etmeden, adaletten ayrılmadan dile getirmeliyiz.
İnsanın asıl mücadelesi, yalnızca başkalarının yanlışlarını görmek değil, kendi nefsini de tanımaktır. Nefsimizde bencillik, öfke ve kötülüğe yönelme ihtimali bulunabilir. Bu ihtimali kabul etmek, kendimizi geliştirmemizin ilk adımlarından biridir.
Bu yüzden bir topluluğu veya insanı bütünüyle kötü ilan edip ortadan kaldırmayı çözüm olarak görmemeliyiz. İnanç, düşünce veya kimlik farklılıkları sebebiyle insanlara zulmetmek, iyiliğin savunusu olamaz.
İnsan iyiliği öğrenebilir, yanlışından dönebilir ve hayatını değiştirebilir. Bir hayvana su vermek, bir ihtiyaç sahibini doyurmak, hastaya yardım etmek veya üzülen bir insanı teselli etmek; bunların her biri merhameti yaşayarak öğrenmenin yollarıdır.
Bir insanı giydirdiğinizde, açlığını giderdiğinizde veya hastalığında ona yardımcı olduğunuzda onun yükünü hafifletmiş olursunuz. Böyle davranışların insanda meydana getirdiği huzur, iyiliğin kıymetini anlamamıza yardımcı olur.
İyiliği Gerçekten Tanıyor muyuz?
Kurban ibadeti de üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken konulardandır. İslam’da kurban, belirli şartları ve usulleri bulunan bir ibadettir. Bununla birlikte ibadetin manasını düşünürken merhameti ve canlılara karşı sorumluluğumuzu unutmamalıyız. İbadet, insanı katılaştırmamalı; Allah’a kulluk bilinciyle birlikte şefkat ve sorumluluk duygusunu da güçlendirmelidir.
Benim burada üzerinde durduğum soru şudur: İyilik yalnızca belirli ibadetleri yerine getirmekten mi ibarettir, yoksa insanlara ve canlılara karşı merhametli davranmayı da kapsar mı?
Elbette iyilik çok daha geniş bir alana yayılır. İbadetlerimizle birlikte ahlakımızı da güzelleştirmeye çalışmalıyız.
Daha önce Hızırlık Makamı üzerine yaptığımız tefekkürlerde, suya düşmüş bir karıncayı kurtarmak gibi küçük görünen bir davranışın bile merhamet duygusunu nasıl besleyebileceğini konuşmuştuk. Küçük bir canlıya yardım etmekle büyük bir hayvanın bakımını üstlenmek arasında, merhamet ve sorumluluk bakımından ortak bir yön vardır.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım: İyilik nedir? İyiliği yalnızca kendi düşüncemize uygun olan davranışlarla mı sınırlıyoruz, yoksa adaletli, merhametli ve sorumlu bir insan olmaya da gayret ediyor muyuz?
Bu soruların üzerinde bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
Dünyanın Ömrü ve Kıyamet Üzerine Tefekkür
Peygamber Efendimiz’in dünyanın ömrü ve insanlığın son dönemiyle ilgili olduğu söylenen bazı rivayetleri de halk arasında nakledilmektedir. Ancak bu rivayetlerin sıhhati, anlamı ve nasıl anlaşılması gerektiği dikkatle araştırılmalıdır. Bir rivayetten hareketle kıyametin kesin tarihini hesaplamak veya belirli bir kişinin görev süresini kesin olarak ilan etmek doğru değildir.
Kıyametin ne zaman kopacağını Allah bilir. İnsan için önemli olan, kıyametin tarihini hesaplamak değil, kendi ömrünü hayırla değerlendirmektir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsanın bu ayet üzerinde düşünmesi gerekir. Bazen sahip olduğu bilgiye, güce, servete veya makamına güvenerek sorumluluklarını unutur. Oysa insanın ömrü sınırlıdır ve sahip olduğu nimetlerin hesabını vermek durumunda olduğunu unutmamalıdır.
Kıyametin zamanını bilmediğimiz gibi, kendi ölümümüzün ne zaman geleceğini de bilmiyoruz. Bu yüzden insanın yapması gereken, gelecekle ilgili kesin hükümler vermek yerine bugün yapabileceği iyilikleri yapmasıdır.
İnsanlığın Manevî Rehberliğe İhtiyacı
İnsanlar zaman içinde bilgi edinir, yeni araçlar geliştirir ve hayatlarını kolaylaştıran teknolojiler üretirler. Fakat teknik bilginin artması, insanın ahlak bakımından da kendiliğinden olgunlaşacağı anlamına gelmez. Bilgiyle birlikte sorumluluk, vicdan ve merhamet de gelişmelidir.
Bir televizyon veya buzdolabı satın aldığımızda, onu kullanmayı öğreniriz. Arızalandığında ise sorunu çözebilecek bir uzmana başvururuz. Bu örnek, insanın bilmediği konularda bilgiye ve rehberliğe ihtiyaç duymasını anlamamıza yardımcı olabilir.
İnsan da hayatında karşılaştığı sorunları çözebilmek için ilme, tecrübeye ve hikmete ihtiyaç duyar. Dinî meselelerde ise Kur’an’ı, sahih sünneti ve güvenilir ilim ehlinin açıklamalarını esas almak gerekir.
Peygamber Efendimiz’den sonra peygamberlik sona ermiştir. Bundan dolayı daha sonra ortaya çıkan dinî rehberlerin sözlerini değerlendirirken onları peygamberlerle aynı konumda görmemek gerekir. İnsanlar başkalarına yol gösterebilir, öğüt verebilir ve tecrübelerini paylaşabilirler; ancak her insanın sözü bilgi, ahlak ve dinî ölçüler ışığında değerlendirilmelidir.
Benim kanaatimce, insanın manevi gelişimi için en önemli hususlardan biri, hem kendi nefsini tanıması hem de başkalarının haklarına riayet etmesidir. İlim ve irfan, insanı kibirli hâle getirmek yerine daha mütevazı, daha adaletli ve daha merhametli yapmalıdır.
Mescid-i Nebevî ve Ravza-i Mutahhara
Medine’de bulunan Mescid-i Nebevî, İslam dünyasının en faziletli mescitlerinden biridir. Mescid-i Haram’dan sonra büyük bir manevi öneme sahiptir.
Mescid-i Nebevî içinde Hz. Peygamber’in kabri ile minberi arasındaki bölgeye “Ravza-i Mutahhara” denilir. Bu adlandırma, Hz. Peygamber’in eviyle minberi arasının cennet bahçelerinden bir bahçe olduğunu bildiren hadise dayanır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Kabrim ile minberimin arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Fedâilü Salâti Mescidi Mekke, 5; Müslim, Hac, 92. Ayrıca Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde de rivayet edilmiştir.)
Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin başka rivayetler de nakledilmiştir. Peygamber Efendimiz’in mescidinde namaz kılmanın faziletini bildiren hadisler, Müslümanların Medine’yi ziyaret etmeye ve orada ibadet etmeye önem vermelerinde etkili olmuştur.
Hac veya umre için bölgeye giden insanlar, imkânları ve yol şartları elverdiğinde Medine’yi de ziyaret ederler. Bu ziyaret, Peygamber Efendimiz’e duyulan sevginin ve onun hayatını daha yakından tanıma arzusunun bir ifadesidir.
Bununla birlikte, Medine ziyaretinin ibadet bakımından hükmüyle hac ibadetinin farzları birbirinden ayrılmalıdır. İnsan, dinî görevlerini doğru öğrenmeli ve ziyaretlerini bu bilinçle gerçekleştirmelidir.
Kırk Vakit Namaz ve Güzel Alışkanlıklar
Medine’de Mescid-i Nebevî’de namaz kılmaya gayret eden kimseler, bu ibadetin manevi huzurundan faydalanmayı umarlar. Sekiz gün boyunca beş vakit namazı cemaatle kılmak, toplam kırk vakte ulaşır.
Bir davranışın tekrar edilmesi, onun alışkanlık hâline gelmesine yardımcı olabilir. İnsan namazını düzenli kılmaya devam ettikçe namaz hayatının bir parçası olur. Aynı şekilde güzel ahlakı tekrar tekrar uygulamak da insanın karakterinin olgunlaşmasına katkı sağlayabilir.
Ancak her alışkanlık kendiliğinden güzel ahlaka dönüşmez. Önemli olan, davranışın doğru olması, samimiyetle sürdürülmesi ve insanın hayatına olumlu katkı sağlamasıdır.
Kur’an’da namazlarını koruyan müminler şöyle anlatılır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَالَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَوَاتِهِمْ يُحَافِظُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Vellezîne hum alâ salavâtihim yuhâfızûn.
Meali:
“Onlar namazlarını korurlar.”
(Sadakallahülazîm. Mü’minûn Suresi, 9. ayet)
Bir başka ayette de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
الَّذِينَ هُمْ عَلَى صَلَاتِهِمْ دَائِمُونَ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Ellezîne hum alâ salâtihim dâimûn.
Meali:
“Onlar namazlarına devam ederler.”
(Sadakallahülazîm. Meâric Suresi, 23. ayet)
Namazı korumak, yalnızca belirli bir mekânda namaz kılmakla sınırlı değildir. İnsan nerede olursa olsun ibadetini hatırlamalı, hayatını düzenlemeli ve kulluk sorumluluğunu sürdürmelidir.
Mescid-i Nebevî’de kılınan namazın faziletine ilişkin hadisler de Müslümanları ibadete teşvik eder.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Benim mescidimde kılınan bir namaz, Mescid-i Haram hariç, diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî ve Müslim’de Mescid-i Nebevî’nin faziletine ilişkin rivayetler bulunmaktadır.)
Müslümanlar hem bu faziletten yararlanmak hem de Peygamber Efendimiz’in hayatını hatırlamak için Mescid-i Nebevî’yi ziyaret etmeye önem verirler.
Küçük Bir İyilik Bile Kıymetlidir
Peygamber Efendimiz, sadakanın azımsanmaması gerektiğini bildirmiştir. Bir insanın imkânı sınırlı olabilir; fakat küçük bir iyilik bile onun samimiyetini gösterebilir.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Yarım hurma ile de olsa kendinizi ateşten koruyun. Bunu bulamayan kimse güzel bir sözle korunsun.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Zekât; Müslim, Zekât.)
İnsan bazen büyük bir yardım yapamayabilir. Fakat güler yüz gösterebilir, güzel bir söz söyleyebilir, birinin derdini dinleyebilir veya bir ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapabilir.
İyilik yalnızca para vermek değildir. Kimi zaman bir insanın kalbini kırmamak, kimi zaman bir yanlış anlaşılmayı düzeltmek, kimi zaman da öfkemizi kontrol etmek de önemli bir iyiliktir.
Öyleyse imkânlarımızı küçümsemeyelim. Bir hurmanın yarısı kadar küçük görünen bir yardımın bile, samimiyetle yapıldığında büyük bir anlamı olabilir.
Kişi Sevdiğiyle Beraberdir
Enes b. Mâlik’ten nakledilen bir rivayete göre bir adam Peygamber Efendimiz’e kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber Efendimiz ona kıyamet için ne hazırladığını sorduğunda adam, çok fazla namaz ve oruç hazırlayamadığını, ancak Allah’ı ve Resulü’nü sevdiğini söyledi.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
Bu söz, sahabileri çok sevindirmiştir. Çünkü insan sevdiği kimselerle beraber olmayı arzu eder. Sevgi, insanın yönelişini ve davranışlarını etkiler. Bir insan iyileri seviyorsa onların güzel ahlakını örnek almaya çalışır; merhameti seviyorsa merhametli davranmaya gayret eder.
Fakat sevgi yalnızca sözde kalmamalıdır. Peygamber Efendimiz’i sevdiğini söyleyen bir kimse, onun güzel ahlakını öğrenmeye ve hayatında uygulamaya çalışmalıdır.
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“El-mer’u mea men ehabbe.”
“Kişi sevdiğiyle beraberdir.”
(Hadis-i Şerif: Buhârî, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165. Ayrıca Ebû Dâvûd’da da benzer rivayetler bulunmaktadır.)
Öyleyse kimi sevdiğimizi, kimi örnek aldığımızı ve sevgimizin bizi hangi davranışlara yönelttiğini düşünelim. Gerçek sevgi, insanı daha güzel ahlaklı olmaya teşvik etmelidir.
İnsanın Kendini Sorgulaması
Kur’an’da insanın kendisini sorgulamasını gerektiren şu ayet yer alır:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الْإِنسَانُ مَا غَرَّكَ بِرَبِّكَ الْكَرِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Yâ eyyühel insânu mâ ğarrake bi rabbikel kerîm.
Meali:
“Ey insan! Kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan nedir?”
(Sadakallahülazîm. İnfitâr Suresi, 6. ayet)
İnsan kendisine verilen nimetleri düşünmeli ve bu nimetleri nasıl kullandığını sorgulamalıdır. Bilgimiz, gücümüz, malımız, sağlığımız ve zamanımız bize verilmiş imkânlardır. Bunları yalnızca kendimiz için mi kullanıyoruz, yoksa başkalarına da faydamız dokunuyor mu?
İyilik, insanın niyetinde başladığı gibi davranışlarında da görünmelidir. Bir insan namaz kılarken aynı zamanda başkasının hakkını gözetmeye, dürüst olmaya ve merhamet göstermeye de gayret etmelidir.
İnsanın yalnızca kendisini iyi zannetmesi yeterli değildir. Davranışlarının sonuçlarına bakmalı, haksızlık ettiğinde özür dilemeli ve mümkünse verdiği zararı telafi etmelidir.
Son Tefekkürümüz: İyilik Nedir?
Bugün üzerinde durduğumuz siyah ve beyaz, gece ve gündüz, tatlı ve ekşi örnekleri bize hayatın farklı yönlerini düşünmeyi öğretiyor. Fakat asıl mesele, bu farklılıkları bahane ederek iyilikle kötülük arasındaki ayrımı ortadan kaldırmak değildir.
İnsanların zevkleri ve kabiliyetleri farklı olabilir. Buna rağmen adalet, merhamet, dürüstlük ve başkasının hakkına saygı gibi değerler üzerinde düşünmek zorundayız.
Bir karıncayı sudan kurtarmak, bir hayvana su vermek, bir fakiri doyurmak, hastayı ziyaret etmek, borçluya mühlet tanımak ve bir insanı incitmemek… Bunların her biri iyiliğin farklı bir yönünü hatırlatır.
Kendimize şu soruyu soralım: İyiliği gerçekten tanıyor muyuz? İyi olduğunu söylediğimiz şeylerin başkaları üzerindeki etkisini düşünüyor muyuz? Kendi nefsimizin yanlışlarını da görebiliyor muyuz?
Bir insanın iyi olması, hiç hata yapmaması demek değildir. Önemli olan, hatasını fark ettiğinde düzeltmeye çalışması, başkasının hakkını gözetmesi ve hayatını daha güzel bir hâle getirmek için gayret etmesidir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, kendi ömrümüzün ne zaman sona ereceğini bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, bugün elimizde bir imkân bulunduğudur. Bu imkânı iyilik için kullanabiliriz.
Öyleyse gelecek hakkında kesin hükümler vermek yerine bugünkü sorumluluklarımızı yerine getirelim. İbadetlerimizi koruyalım, güzel ahlakımızı geliştirelim, insanlara ve canlılara merhametle yaklaşalım.
Ve son olarak kendimize şu soruyu soralım:
Bir karıncayı kurtarmakla bir canlıya zarar vermek arasında nasıl bir ahlakî sorumluluk vardır? İyilik yalnızca inandığımızı söylemek midir, yoksa inancımızı davranışlarımızla göstermek de gerekir mi?
Bu konuyu bir sonraki haftaya kadar tefekkür edelim.
---
DİPNOT:
[1] Eski metinde, İsrailoğulları’nın çölde bulutla gölgelenmesiyle ilgili olarak “Hz. Musa’nın Bulut, Menn ve Selva Mucizesi” başlıklı bir kaynağa atıf yapılmıştır. Kaynak adı ve bağlantısı yeniden kontrol edilmelidir.
---
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhıru da’vâhum enil hamdülillâhi rabbil âlemîn.
Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbü ileyk.
---oOo---
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Mart 2018 Pazartesi
Original Kar©glan
Raşit Tunca
Sevgiler Saygılarla Sunarım



