Konu Değerlendirmesi:
  • 0 Oy(lar) - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
iki kişinin üçüncüsü Allah olursa
#1
RasitTunca-1 
İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA

(Kar©glan'ın 2 Ocak 2018 Vaazı)


أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ


لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Lâ tahzen innallâhe me'anâ.

Meali:

“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”

(Sadakallahülazîm, Tevbe Suresi, 40. ayetten pasaj)

أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ


أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ مَا يَكُونُ مِنْ نَجْوَىٰ ثَلَاثَةٍ إِلَّا هُوَ رَابِعُهُمْ وَلَا خَمْسَةٍ إِلَّا هُوَ سَادِسُهُمْ وَلَا أَدْنَىٰ مِنْ ذَٰلِكَ وَلَا أَكْثَرَ إِلَّا هُوَ مَعَهُمْ أَيْنَ مَا كَانُوا ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُوا يَوْمَ الْقِيَامَةِ إِنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

E lem tera ennallâhe ya'lemu mâ fis semâvâti ve mâ fil ard. Mâ yekûnu min necvâ selâsetin illâ huve râbiuhum ve lâ hamsetin illâ huve sâdisuhum ve lâ ednâ min zâlike ve lâ eksera illâ huve meahum eyne mâ kânû. Summe yunebbiuhum bimâ amilû yevmel kıyâmeh. İnnallâhe bikulli şey'in alîm.

Meali:

“Allah'ın göklerde ve yerde olanları bildiğini görmedin mi? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüleri mutlaka O'dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncıları mutlaka O'dur. Bundan daha az veya daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, O mutlaka onlarla beraberdir. Sonra kıyamet günü yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”

(Sadakallahülazîm, Mücâdele Suresi, 7. ayet)

SEVR MAĞARASINDAKİ TEVEKKÜL

Hicret sırasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) ile Hz. Ebû Bekir, Sevr Mağarası'nda bulunuyorlardı. Hz. Ebû Bekir, kendilerini arayanların mağaranın yakınına kadar gelmesinden endişe ederek şöyle dedi:

“Yâ Resûlallah! Onlardan biri eğilip ayaklarının dibine baksa bizi görebilir.”

Peygamber Efendimiz ise ona Allah'a güvenmesini hatırlatarak şu meşhur sözü söyledi:


لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللَّهَ مَعَنَا

“Üzülme! Allah bizimle beraberdir.”

Bu söz, zor zamanlarda müminin nasıl bir iman ve tevekkül içinde olması gerektiğini anlatır. İnsan elinden gelen tedbiri alır; ancak bütün sonuçların kendi kontrolünde olmadığını da bilir. Tevekkül, tedbiri terk etmek değil, gerekeni yaptıktan sonra Allah'a güvenmektir.

Peygamber Efendimizin bu sözü, insanın yalnız kaldığını düşündüğü zamanlarda da Allah'ın ilminden, kudretinden ve yardımından ümit kesmemesi gerektiğini hatırlatır.

(Rivayet için bk. İsfahânî, Delâil, s. 278)

SALÂT VE SELÂM


اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

اللَّهُمَّ بَارِكْ عَلَىٰ مُحَمَّدٍ وَعَلَىٰ آلِ مُحَمَّدٍ، كَمَا بَارَكْتَ عَلَىٰ إِبْرَاهِيمَ وَعَلَىٰ آلِ إِبْرَاهِيمَ إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ

Allahümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.

Allahümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdün mecîd.

YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ

Ey kardeşim! Bugünkü tefekkürümüzün konusu, iki kişinin üçüncüsünün Allah olmasıdır. Bu ifadeyi doğru anlamak gerekir. Allah'ın kullarıyla beraber olması, O'nun her şeyi bilmesi, görmesi ve hiçbir şeyin ilminden uzak kalmaması demektir. Bu beraberlik, Allah'ın insanlar gibi bir mekânda bulunması anlamına gelmez.

İnsan bazen kendisini yalnız zanneder. Bir sırrını kimsenin bilmediğini, bir davranışının görülmediğini veya bir sözünün hiçbir zaman ortaya çıkmayacağını düşünebilir. Oysa Mücâdele Suresi'nin yedinci ayeti bize Allah'ın her şeyi bildiğini hatırlatır. İnsanların birbirlerinden gizledikleri sözler de yaptıkları işler de Allah'ın bilgisi dışına çıkamaz.

Öyleyse hayatımızın her alanında bu bilinci taşımaya çalışalım. Konuşurken, yazarken, alışveriş yaparken, bir karar verirken veya kimsenin görmediğini düşündüğümüz bir yerde bulunurken Allah'a karşı sorumluluğumuzu unutmayalım.

Bu bilinç insanı yalnızca korkuyla değil, aynı zamanda güven ve huzurla da yaşatır. Çünkü Allah'ın her şeyi bilmesi, yalnızca hatalarımızın bilinmesi demek değildir; samimi niyetlerimizin, çektiğimiz sıkıntıların, yaptığımız iyiliklerin ve kimsenin fark etmediği fedakârlıklarımızın da O'nun bilgisi dâhilinde olması demektir.

HER İŞTE DOĞRUYU VE GÜZELİ ARAMAK

İnsanlar arasında farklı karakterler, farklı yetenekler ve farklı tercihler vardır. Her insanın aynı şekilde düşünmesi, aynı işi yapması veya aynı hayatı seçmesi beklenemez. Önemli olan, insanın kendi kabiliyetini tanıması ve onu hayırlı işlerde kullanmasıdır.

Bazen bir işi yapmak diğerinden daha kolaydır. Bazen zor olanı başarmak daha fazla emek ve sabır ister. Ancak bir işin zor olması, onu yapan kişiyi kendiliğinden daha değerli hâle getirmediği gibi, kolay bir işi seçmek de insanı değersiz yapmaz. Değer, yalnızca zorlukta değil; niyette, gayrette, ahlakta ve yapılan işin hayra hizmet etmesindedir.

Bir insanın başarısını başkasının başarısıyla kıyaslamak yerine, kendi imkânları içinde ne kadar gayret gösterdiğine bakması daha doğrudur. Herkesin imtihanı farklı olabilir. Kimi sabırla, kimi ilimle, kimi hizmetle, kimi de ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirerek olgunlaşır.

Bu sebeple kardeşlerim, birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Kim daha doğru sözlü olacak, kim daha merhametli davranacak, kim emaneti daha iyi koruyacak, kim ihtiyacı olan bir insana daha fazla yardımcı olacak? Asıl kazanılması gereken yarış budur.

BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU

İkinci bölümde yaratılış üzerine tefekkür, tabiatın farklılıkları, insanın tercihleri ve “Eğri mi, doğru mu daha hayırlıdır?” sorusu üzerinde duracağız.

İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA

İKİNCİ BÖLÜM


FARKLILIKLARIN İÇİNDEKİ HİKMETİ GÖREBİLMEK

Değerli kardeşlerim!

İnsan bazen bir olaya kendi bulunduğu yerden bakar ve kendi bakış açısını tek doğru zanneder. Hâlbuki hayatın içinde farklı şartlar, farklı kabiliyetler ve farklı ihtiyaçlar vardır. Bir insanın kolaylıkla yaptığı bir işi başka bir insan zorlanarak yapabilir. Birinin başarılı olduğu alanda diğeri başka bir alanda başarılı olabilir. Bu nedenle insanları yalnızca bir konuda gösterdikleri beceriye göre değerlendirmek doğru değildir.

Mesela araba kullanırken park etmenin bile farklı yöntemleri vardır. Kimi sürücü aracını iki aracın arasına paralel olarak park eder, kimi geri geri yanaşır, kimi de aracını dik bir şekilde park eder. Her yöntemin kendine göre şartları ve incelikleri vardır. Buradan çıkaracağımız ders, bir yöntemin diğerinden her zaman üstün olduğu değil, şartları doğru değerlendirmenin ve gerekli beceriyi kazanmanın önemli olduğudur.

Bu örnekleri insanların kadın veya erkek oluşuna göre üstünlük kurmak için kullanmamalıyız. İnsanların değeri cinsiyetleriyle, dış görünüşleriyle veya bir işi hangi yöntemle yaptıklarıyla ölçülmez. Allah katında asıl ölçü, takva, güzel ahlak ve salih ameldir.

Öyleyse birbirimizle yarışacaksak iyilikte yarışalım. Birbirimizi küçük düşürmek yerine birbirimize yardımcı olalım. Bir başkasının başarısını kıskanmak yerine ondan öğrenmeye çalışalım. Çünkü insanın olgunluğu, başkasını yenmesinden önce kendi nefsini terbiye edebilmesinde ortaya çıkar.

KÂİNATA BAKIP YARATILIŞ ÜZERİNE DÜŞÜNMEK

Aziz kardeşlerim!

İnsan kâinata dikkatle baktığında muazzam bir düzenle karşılaşır. Güneş, Ay, Dünya, yıldızlar, bitkiler ve canlılar… Her birinin kendine özgü özellikleri vardır. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi, mevsimlerin meydana gelmesi, tohumların filizlenmesi ve canlıların yaşamlarını sürdürmesi insana yaratılış üzerine düşünme fırsatı verir.

Kur’an-ı Kerim’de göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün değişmesinde akıl sahipleri için ibretler bulunduğu bildirilir. İnsan bu işaretler üzerinde düşündükçe hem kendi bilgisinin sınırlılığını fark eder hem de kendisine verilen nimetlerin kıymetini daha iyi anlar.

Burada önemli bir hususu da belirtmek isterim: Kâinat hakkında düşündüğümüz her benzetmeyi bilimsel gerçek veya dinî hüküm olarak sunmamalıyız. Bir benzetme, insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat astronomiyle ilgili bilgiler gözleme ve bilime, gayba ilişkin dinî bilgiler ise güvenilir dinî kaynaklara dayanmalıdır.

Örneğin Ay’ın evreleri yaklaşık yirmi dokuz buçuk günlük bir döngü içinde tekrar eder. Dünya’nın mevsimleri yaşamasında ise eksen eğikliği önemli rol oynar. Bu düzenleri incelemek, insanın Rabbimizin yarattığı âlem üzerine tefekkür etmesine engel değildir; bilakis, doğru bilgiyle yapılan tefekkür daha sağlam bir anlayış kazandırır.

Aynı şekilde insan ömrü, hayvanların yaşam süreleri, ağaçların büyümesi ve gök cisimlerinin hareketleri birbirinden farklıdır. Bunları tek bir sayı üzerinden açıklamaya çalışmak doğru olmaz. Cinlerin ömürleri veya gayb âlemindeki varlıkların kâinatta hangi yörüngelerde bulunduğu gibi konularda da kesin bilgimiz olmayan hususlarda hüküm vermekten kaçınmalıyız.

Müminin yapması gereken, bildiği yerde bilgisiyle konuşmak, bilmediği yerde ise haddini bilmektir. Çünkü insanın her şeyi bilmemesi bir eksiklik değildir; bilmediğini kabul etmemesi ise onu yanlış kanaatlere sürükleyebilir.

TOHUMDAN MEYVEYE: YARATILIŞ ÜZERİNE BİR TEFEKKÜR

Bir meyve ağacını düşünelim. Küçücük bir tohum toprağa düşer, uygun şartları bulduğunda filizlenir, kök salar, gövdesi ve dalları gelişir. Zaman içinde çiçek açar ve meyve verir. O meyvenin içinde de yeni bir hayatın başlangıcı olabilecek tohumlar bulunur.

İnsan bu sürece baktığında hayatın ne kadar dikkat çekici olduğunu görür. Tohumun gelişebilmesi için suya, uygun sıcaklığa, toprağa ve başka çevresel şartlara ihtiyacı vardır. Her bitkinin kendine özgü gelişme biçimi bulunur. Bir elma çekirdeğinden elma ağacı, uygun şartlarda bir armut çekirdeğinden de armut ağacı gelişir.

Bu örnek bize bir başka hakikati hatırlatır: İnsan da yetiştiği ortamdan, öğrendiklerinden, yaptığı tercihlerden ve kurduğu ilişkilerden etkilenir. Güzel söz, faydalı bilgi, sabır ve merhamet insanın iç dünyasını besler. Kibir, haset, öfke ve haksızlık ise insanın gönlünü karartabilir.

Ancak insan bir bitki gibi yalnızca çevresinin esiri değildir. Aklı, iradesi ve tercihleri vardır. Yanlış yaptığında hatasını anlayabilir, tövbe edebilir ve kendisini düzeltmek için çaba gösterebilir. Bu sebeple hiçbir insanı geçmişiyle bütünüyle mahkûm etmemeli, kimsenin de kendiliğinden kusursuz olduğunu düşünmemeliyiz.

İnsanların manevi gelişiminde ilim, güzel ahlak, ibadet, zikir ve samimi bir gayretin yeri vardır. Bir topluluğa veya yola mensup olmak da kişiye sorumluluk yükler. Kişi, mensubiyetini başkalarına üstünlük taslamak için değil, kendisini daha güzel ahlaklı ve daha faydalı bir insan hâline getirmek için değerlendirmelidir.

EĞRİ Mİ DAHA HAYIRLI, DOĞRU MU?

Kardeşlerim!

Şimdi sizlere üzerinde düşünülmesi gereken bir soru sorayım: Eğri mi daha hayırlıdır, doğru mu? Yaz mı daha hayırlıdır, kış mı? Gece mi daha hayırlıdır, gündüz mü?

Bu soruların cevabı, neyi kastettiğimize bağlıdır. Ahlak bakımından doğru olmak, dürüst davranmak ve adaletten ayrılmamak esastır. Haksızlığı doğru, doğruluğu da yanlış sayamayız. Fakat günlük hayatta her işi aynı yöntemle yapamayız. Bir aletin biçimi, kullanılacağı işe uygun olmalıdır. Bazı araçların belirli bir açıyla veya eğimli biçimde yapılması, görevlerini yerine getirmelerini sağlar.

Buradan çıkarılacak ders şudur: Doğruluktan ayrılmamak başka, katı ve anlayışsız davranmak başkadır. İnsan dürüst olmalı; ancak merhameti de elden bırakmamalıdır. Hakkı savunmalı; fakat bunu yaparken gereksiz yere kalp kırmamalıdır. Gerektiğinde kararlı davranmalı, gerektiğinde de karşısındaki insanın durumunu anlayıp uygun bir yol seçmelidir.

Halk arasında kullanılan bazı sözlerde, bir çivinin tahtaya girebilmesi veya bir tarım aletinin iş görebilmesi için biçiminin önemli olduğundan bahsedilir. Bu tür örnekler bize, her şeyin bir kullanım yeri ve amacı bulunduğunu anlatabilir. Fakat bu benzetmeleri ahlaki doğruluğun önemsiz olduğu şeklinde anlamamalıyız. İnsan ilişkilerinde ölçümüz dürüstlük, adalet, merhamet ve hikmet olmalıdır.

Yazın ayrı nimetleri vardır, kışın ayrı. Gece dinlenmeye, gündüz çalışmaya vesile olabilir. Bununla birlikte insanlar ve canlılar için her mevsimin ve her vaktin kendine özgü şartları vardır. Birini diğerinden mutlak biçimde üstün saymak yerine, her birinin hayatımızdaki yerini anlamaya çalışmalıyız.

Kadın ve erkek konusunda da aynı hassasiyet geçerlidir. Bir cinsiyeti diğerinden mutlak olarak üstün veya değersiz görmek doğru değildir. İnsanların kabiliyetleri ve sorumlulukları farklılık gösterebilir; fakat insanlık onuru ve Allah’a karşı sorumluluk bakımından herkes kendi amellerinden hesaba çekilir.

Öyleyse asıl soru şudur: Biz doğruyu arıyor muyuz? Bir konuda yanıldığımızı fark ettiğimizde hatamızı düzeltebiliyor muyuz? Haklı çıkmayı mı, yoksa hakikate ulaşmayı mı daha çok önemsiyoruz?

İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.

HER İSTEDİĞİMİZ BİZİM İÇİN HAYIRLI OLMAYABİLİR

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:

Alıntı:“Olur ki bir şey sizin için hayırlı olduğu hâlde siz onu hoş görmezsiniz. Olur ki bir şey de sizin için kötü olduğu hâlde siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

[Bakara Suresi, 216. ayetin ilgili bölümü]

Bu ayet, insanın her zaman kendi menfaatini bütünüyle bilemeyebileceğini hatırlatır. İnsan bazen çok istediği bir şeyin kendisine zarar vereceğini sonradan anlar. Bazen de başlangıçta hoşlanmadığı bir sorumluluğun kendisini olgunlaştırdığını fark eder.

Fakat bu ayeti yanlış yorumlamamak gerekir. Başımıza gelen her sıkıntının mutlaka bizim için iyi olduğunu veya acı çeken bir insanın yaşadıklarını sorgulamaması gerektiğini söyleyemeyiz. Hayatta imtihanlar, haksızlıklar ve insanın önlem almasını gerektiren durumlar da vardır. Mümin, sabretmenin yanında tedbir alır, çözüm arar ve elinden gelen gayreti gösterir.

Bizim görevimiz, her olayın bütün hikmetini bildiğimizi iddia etmek değil; doğru karar vermeye çalışmak, yanlışlarımızdan ders almak ve Allah’a güvenmektir. Bazen bir kapının kapanması başka bir yolun açılmasına vesile olabilir. Bazen de istediğimiz bir şeye ulaşmak için daha çok emek vermemiz gerekir. Her iki durumda da sabır, dua, akıl ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeliyiz.

Unutmayalım ki Allah’a tevekkül etmek, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Önce elimizden gelen doğru gayreti gösterir, sonra sonucu Allah’a havale ederiz.

İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU

Değerli kardeşlerim, bu bölümde kâinattaki düzene bakarak tefekkür etmenin, farklılıkları anlamanın ve doğruluktan ayrılmadan hikmetli davranmanın önemini ele aldık.

Bir sonraki bölümde kıskançlığın ve nefsin insanı nasıl yanlış yollara sürükleyebileceği, dünya hayatının geçiciliği ve kötülüğe karşı güzel ahlakla nasıl davranılabileceği üzerinde duracağız.


İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA

ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM


KISKANÇLIK, NEFS VE KARDEŞLİK HUKUKU

Değerli kardeşlerim!

İnsanlık tarihinden ibret almamız gereken olaylardan biri, Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasıdır. Kur’an-ı Kerim’de Mâide Suresi’nin 27-31. ayetlerinde anlatılan bu kıssa, insanın iç dünyasında büyüyen kıskançlığın nasıl ağır sonuçlara yol açabileceğini gösterir.

İki kardeş Allah’a birer kurban sunarlar. Birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki kabul edilmez. Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyen kardeş, öfkesine ve kıskançlığına yenilerek diğerini öldürmekle tehdit eder. Diğeri ise Allah’tan korktuğunu bildirerek haksız yere elini kardeşine uzatmayacağını söyler. Fakat kıskançlığın ve öfkenin peşinden giden kişi, sonunda kardeşini öldürür ve büyük bir pişmanlıkla karşı karşıya kalır.

Halk arasında bu iki kardeş Kabil ve Habil isimleriyle anılır. Ancak Kur’an-ı Kerim, onların isimlerini açıkça bildirmez. Kıssanın asıl üzerinde durmamız gereken yönü, isimlerden ziyade taşıdığı derstir.

Bu kıssadan şunu öğreniyoruz: Başkasının iyiliğini kıskanmak, insanı kendi nefsinin esiri hâline getirebilir. İnsan, bir başkasının sahip olduğu nimeti kendisine verilmiş bir eksiklik gibi görmeye başladığında gönlünde haset büyüyebilir. Haset büyüdükçe insanın adalet duygusu zayıflayabilir ve kişi, normal şartlarda yapmayacağı yanlışlara yönelebilir.

Mümin, kardeşinin iyiliğine sevinmeyi öğrenmelidir. Bir başkasının duasının kabul olması, bir işte başarılı olması veya insanlar tarafından sevilmesi, bizim değerimizi azaltmaz. Allah’ın nimetleri için birbirimizle kavga etmek yerine şükretmeyi ve birbirimize hayır dilemeyi öğrenmeliyiz.

Ayrıca kıssada anlatılan ahlaki tutumu, her durumda kendimizi tehlikeye atmamız gerektiği şeklinde anlamamalıyız. Haksız yere cana kıymak haramdır; fakat insanın kendisini ve başkalarını korumak için meşru tedbirler alması da önemlidir. Şiddeti önlemek, gerektiğinde yardım istemek ve güvenli bir yere uzaklaşmak korkaklık değil, sorumluluk sahibi davranmaktır.

İNSANIN KIYMETİ DIŞ GÖRÜNÜŞÜYLE ÖLÇÜLMEZ

Kardeşlerim!

İnsan bazen başkasının dış görünüşüne, malına, makamına veya sahip olduğu imkânlara bakarak değerlendirme yapar. Kimi zaman bir insanı güzel bulduğu için ona değer verir, kimi zaman da görünüşünü beğenmediği birini küçümser. Oysa dış görünüş, insanın ahlakını ve kalbinin durumunu tek başına göstermez.

Bir insanın gerçek değerini anlamak için onun dürüstlüğüne, merhametine, emanete riayet etmesine ve insanlara nasıl davrandığına bakmak gerekir. Güzel görünmek, güzel ahlaklı olmakla aynı şey değildir. Mal sahibi olmak da insanı kendiliğinden üstün yapmaz.

İnsanların eş seçiminde ve aile kurarken de yalnızca dış görünüşe veya geçici heveslere göre karar vermemesi gerekir. Karşılıklı saygı, güven, sorumluluk, inanç ve ahlaki uyum sağlıklı bir aile hayatının önemli unsurlarıdır. Bir insanın kiminle evleneceğini kesin biçimde Allah adına bildiğimizi iddia edemeyiz. Kişi dua etmeli, araştırmalı, istişare etmeli ve sorumluluğunun bilincinde olarak karar vermelidir.

Hz. Yusuf’un kıssası da bu bakımdan üzerinde düşünülmeye değerdir. Hz. Yusuf, karşılaştığı ağır imtihanlar içinde iffetini korumaya çalışmış ve kendisini günaha çağıran durumdan Allah’a sığınmıştır. Onun kıssasından, insanın zor şartlarda bile ahlaki ilkelerini koruması gerektiğini öğrenebiliriz.

Buradaki mesele, insanların dış görünüşlerini karşılaştırmak veya kimin kime layık olduğunu kibirle belirlemek değildir. Asıl mesele, nefsin istekleri karşısında ahlakı koruyabilmektir.

DÜNYA HAYATI GEÇİCİDİR

Aziz kardeşlerim!

Dünya hayatı bize uzun görünebilir. İnsan gençliğinde önünde uzun yıllar bulunduğunu düşünür; zaman ilerledikçe günlerin ve yılların nasıl geçtiğini daha iyi anlar. Mal, makam, şöhret ve dünya nimetleri insanın elinde sonsuza kadar kalmaz. Bu nedenle insan, dünya hayatını yalnızca geçici menfaatlerin peşinden koşarak tüketmemelidir.

Kur’an-ı Kerim’de En‘âm Suresi’nin 32. ayetinde dünya hayatının bir oyun ve eğlenceden ibaret olduğu, ahiret yurdunun ise takva sahipleri için daha hayırlı bulunduğu bildirilir. Bu ifade, dünya hayatında hiçbir sorumluluğumuz olmadığı anlamına gelmez. Aksine dünya, iyilik yapmak, emek vermek, ailemize ve çevremize karşı görevlerimizi yerine getirmek için bize verilmiş bir fırsattır.

İnsan çalışmalı, helalinden kazanmalı, ailesine bakmalı, komşusunun hakkını gözetmeli ve ihtiyaç sahiplerine yardım etmelidir. Dünya nimetlerinden yararlanırken ahireti unutmamalıdır. Ne dünyayı her şeyin amacı hâline getirmeli ne de dünya sorumluluklarını ihmal ederek dinî hayat yaşadığını zannetmelidir.

Önemli olan, sahip olduğumuz nimetleri nerede ve nasıl kullandığımızdır. Malımızı iyilik için kullanabiliyor muyuz? Bilgimizi insanlara fayda sağlamak için değerlendiriyor muyuz? Dilimizle insanları incitmek yerine onlara teselli verebiliyor muyuz? Elimizdeki imkânları haksızlık için mi, hayır için mi kullanıyoruz?

İşte insanın kendisine sorması gereken sorular bunlardır.

KÖTÜLÜĞÜ İYİLİKLE KARŞILAMAK

Allah Teâlâ, Fussilet Suresi’nin 34. ayetinde şöyle buyurur:

Alıntı:“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav.”

Bu ayet, insanın öfkesine kapılıp kötülüğe kötülükle karşılık vermek yerine, mümkün olduğunda daha güzel bir davranış seçmesini öğütler. Bir insan bize kaba davrandığında biz de aynı kabalıkla karşılık verirsek anlaşmazlık büyüyebilir. Fakat sakin kalabilir, doğru söz söyleyebilir ve meseleyi adaletli bir şekilde çözmeye çalışabilirsek düşmanlığın azalmasına vesile olabiliriz.

Bununla birlikte ayeti, haksızlığa sessiz kalmak veya kendimizi her türlü tehlikeye açık bırakmak şeklinde anlamamalıyız. Kötülüğe güzel davranışla karşılık vermek, suçun üzerini örtmek veya zalimin zulmünü sürdürmesine izin vermek değildir. Gerektiğinde sınır koymak, hakkını meşru yollarla aramak ve başkalarını korumak da sorumluluğumuzun bir parçasıdır.

Güzel ahlak, güçsüzlük değildir. İnsan öfkelendiği hâlde kendisini kontrol edebiliyorsa, elinde imkân bulunduğu hâlde haksızlık yapmıyorsa ve haklı olduğu bir konuda bile ölçüyü koruyabiliyorsa nefsine karşı mücadele ediyor demektir.

Kur’an-ı Kerim’de kötülüğü en güzel davranışla savma öğüdünün ardından, arada düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olabileceği bildirilir. Bu, güzel davranışın ilişkileri iyileştirebileceğini anlatır; fakat her insanın mutlaka değişeceğine veya her düşmanlığın sona ereceğine dair bir garanti değildir.

Bizim görevimiz güzel ahlakı korumak, adaletten ayrılmamak ve sonucu bütünüyle kontrol edemeyeceğimizi bilmektir.

İKİ KİŞİNİN ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLURSA

Şimdi vaazımızın başındaki konuya tekrar dönelim: İki kişinin üçüncüsü Allah olursa ne demektir?

Allah’ın bizimle beraber olması, O’nun ilminden hiçbir şeyin gizli kalmaması ve her hâlimizi bilmesi demektir. Biz insanlar arasında gizli konuştuğumuzu düşünebiliriz; fakat Allah sözlerimizi, niyetlerimizi ve davranışlarımızı bilir.

Bu bilinç, insanı hem kötülükten uzaklaştırmalı hem de iyiliğe teşvik etmelidir. İnsan yalnızken de başkasının hakkını gözetmeli, kalabalıkta da dürüst olmalıdır. Bir insanı kandırma imkânı bulduğunda, kimsenin kendisini görmediğini düşünerek haksızlık etmemelidir.

Çünkü müminin ahlakı, yalnızca insanların yanında nasıl davrandığıyla ölçülmez. Asıl samimiyet, insanın kimse görmediğinde de doğru olanı yapmaya gayret etmesidir.

İki kişi bir mesele hakkında konuşurken Allah’ın kendilerini bildiğini hatırlarsa sözlerini daha dikkatli seçer. Bir anlaşmazlık sırasında Allah’ın adaleti gözettiğini düşünürse öfkesini kontrol etmeye çalışır. Bir başkasının hakkını yemeyi düşündüğünde hesap vereceğini hatırlarsa kendisini sorgular.

Bu anlayış insanı korkuyla felç etmek için değil, bilinçli ve sorumlu yaşamaya yöneltmek içindir. Allah’ın bizi bildiğini hatırlamak, aynı zamanda O’na dua edebileceğimizi, tövbe edebileceğimizi ve doğru yola yönelmek için gayret gösterebileceğimizi de hatırlatır.

Öyleyse kardeşlerim, birbirimizle konuşurken sözlerimize dikkat edelim. Birbirimizi yargılamadan önce anlamaya çalışalım. Kıskançlık yerine kardeşliği, kibir yerine tevazuyu, intikam yerine adaleti, kabalık yerine güzel sözü tercih edelim.

Birbirimizden üstün olduğumuzu ispat etmeye çalışmak yerine, bugün dünden daha iyi bir insan olmak için gayret edelim. Çünkü insanın en önemli mücadelesi, başkalarının kusurlarını saymak değil, kendi nefsini tanımak ve düzeltmeye çalışmaktır.

SON SÖZ VE DUA

Değerli kardeşlerim!

Bu vaazımızda Allah’ın her şeyi bildiğini hatırlamanın, kâinat üzerinde düşünmenin, farklılıkları anlayışla karşılamanın, kıskançlıktan uzak durmanın ve kötülüğe karşı güzel ahlakı korumanın önemini ele aldık.

Dileğimiz odur ki sözlerimiz yalnızca kulaklarımızda kalmasın; davranışlarımıza da yansısın. Doğruyu öğrendiğimizde ona uymaya, yanlışımızı fark ettiğimizde onu düzeltmeye, bir kardeşimizin sıkıntısını gördüğümüzde ona yardımcı olmaya gayret edelim.

Rabbimiz bizleri hakkı arayan, hakikati gördüğünde kabul eden, bâtıldan uzak duran ve insanlara faydalı olan kullarından eylesin.

DUA


اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

Allah’ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tabi olmayı nasip eyle. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.


وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhıru da‘vâhum enil hamdulillâhi rabbil âlemîn.

Âmin. El-Fâtiha maassalavât.


سُبْحاَنَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfirullahe ve etûbu ileyk.


Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 2 Ocak 2018 Salı

Original Kar © glan

Raşit Tunca
Sevgiler Saygılarla Sunarım
Smileys-2
Yanıtla


Hızlı Erişim:


Bu Konuya Göz Atan Kullanıcılar: 1 Ziyaretçi(ler)
TOPLIST
AraBul Efsane TB-List Tiryaki Tlist-K Web-Tunca