VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
(Kar©glan’ın 10 Ocak 2018 Vaazı)
EÛZÜ BESMELE
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû vallâhu bi kulli şey’in alîm.
Meali:
Allah, şaşırmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nisâ Suresi, 176. ayetten pasaj)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
E leyse’llâhu bi kâfin abdehu ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.
Meali:
“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren yoktur.”
(Zümer Suresi, 36. ayet)
KADER VE AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsan, hayatı boyunca birçok soru ile karşılaşır. Kader nedir? İnsan kendi seçimlerinden ne ölçüde sorumludur? Geleceğimiz Allah’ın ilminde biliniyorsa neden amel ediyoruz? Beklemek mi daha zordur, yoksa insanın nefsini kontrol etmesi mi?
Bu meseleleri anlamak için dinimizin öğrettiği temel ölçüleri hatırlamalıyız.
Rivayetlerde, Sürâka b. Mâlik’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kader ve amel hakkında sorular sorduğu aktarılır. Bu rivayetlerde verilen temel mesaj şudur: İnsan, kaderin varlığını bahane ederek çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmamalıdır.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kaderle ilgili rivayetlerde insanları amele teşvik ettiği bildirilir. Çünkü insan gelecekte ne yaşayacağını bilmez. Önünde hangi imkânların açılacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını ve seçimlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağını bütünüyle öngöremez. Ona düşen, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kader inancı, tembelliğin veya yanlış davranışların bahanesi değildir. “Nasıl olsa kaderimde yazılmış” diyerek sorumluluktan kaçmak doğru bir anlayış değildir. İnsan iradesiyle tercih yapar; iyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinde, insanın anne karnındaki yaratılış safhalarından ve rızkının, ecelinin, amellerinin ve sonunda ulaşacağı durumun yazılmasından söz edilir. Bu rivayet, kader konusu ele alınırken sıkça anılır.
Ancak bu tür rivayetleri yorumlarken önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız: Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanın kendi tercihlerinden sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Biz gaybı bilemeyiz ve kaderin bütün hikmetlerini kuşatamayız. Bu nedenle görevimiz, kader üzerine tartışmayı bir sorumluluktan kaçış yolu hâline getirmek değil; doğru davranmaya, hayırlı işler yapmaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam etmektir.
ALLAH’A GÜVENMEK VE NEFSİ ARINDIRMAK
Allah Teâlâ Şems Suresi’nde şöyle buyurur:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ.
Meali:
“Nefse ve ona düzen verene; ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
(Şems Suresi, 7–9. ayetler)
Bu ayetler bize insanın kendi iç dünyasına dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır. Her insan iyilik ile kötülük arasında seçim yapabileceği durumlarla karşılaşır. Öfkelendiğinde sabırlı davranmak, imkânı varken haksız kazançtan uzak durmak, arzu duyduğu bir şey haramsa kendisini ondan alıkoymak ve başkasının hakkını gözetmek nefs terbiyesinin parçalarıdır.
Nefsi arındırmak, insanın bütün arzularını düşünmeden bastırması demek değildir. Asıl mesele, arzularını dinin ve ahlakın ölçüleri içinde yönetebilmesidir. Sabır, irade ve samimiyet zamanla gelişir. İnsan bazen zorlanabilir; fakat her zorlanma, doğru yönde çaba göstermesine engel değildir.
YUSUF VE ZÜLEYHA: BEKLEMEK Mİ, NEFSİ KORUMAK MI ZOR?
Kardeşlerim!
Hz. Yusuf’un kıssası, Kur’an-ı Kerim’de iffet, sabır, tevekkül ve Allah’a bağlılık bakımından üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kıssadır.
Hz. Yusuf, kendisini günaha çağıran bir durumla karşılaştığında nefsine uymamış, Allah’a sığınmış ve haramdan uzak durmayı seçmiştir. Bu davranışı, insanın arzu ettiği her şeye hemen ulaşmaya çalışmaması gerektiğini gösterir. Bazen insanın gerçek imtihanı, bir şeyi elde etmek değil, onu elde etmek uğruna yanlış bir yola sapmamaktır.
Züleyha ile Hz. Yusuf’un daha sonraki hayatlarına ve evliliklerine dair çeşitli kıssa ve menkıbeler anlatılagelmiştir. Ancak bu anlatıların ayrıntılarının Kur’an’da açıkça bildirilmediğini ve aktarılan her rivayetin sahih kabul edilemeyeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle bu tür hikâyelerden ders çıkarırken, kesin dinî hükümleri yalnızca doğruluğu sabit olmayan anlatılara dayandırmamalıyız.
Bu kıssadan çıkarılabilecek temel ders şudur: İnsan bazen bir arzusuna ulaşmak için uzun süre bekler. Beklediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyebilir. Bu yüzden sabırla hareket etmeli, doğru yoldan ayrılmamalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır.
Peki, Hz. Yusuf gibi nefsine hâkim olmak mı daha zordur, yoksa Züleyha’ya atfedilen anlatılardaki gibi bir arzuyu yıllarca kalbinde taşımak mı?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her insanın imtihanı farklıdır. Kimi insan için bir arzudan vazgeçmek zordur; kimi için de istediği hâlde beklemek, sabretmek ve ümidini korumak zordur. Önemli olan, imtihanın biçimi ne olursa olsun Allah’ın koyduğu sınırları gözetmektir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamalıyız: **Zamanın geçmesi, tek başına haram olan bir şeyi helal hâle getirmez.** Bir davranışın hükmü; dinî ölçülere, şartlara ve ilgili hükümlere göre değerlendirilir. Örneğin evlilik, nikâh ile helal bir ilişki kurar; fakat bu, daha önceki haram davranışların zaman geçmesiyle kendiliğinden helal olduğu anlamına gelmez.
İnsan hayatında şartlar değişebilir. Bir şeyin hükmü, şartların veya ilgili dinî durumun değişmesiyle farklılaşabilir; ancak bu değişimi yalnızca zamanın geçmesine bağlamak doğru değildir. Mümin, kendi arzusunu dinî hüküm yerine koymamalı ve haramı helal saymak için kendince gerekçeler üretmemelidir.
BİR MEYVENİN OLGUNLAŞMASI GİBİ SABIR
Bir meyve düşünelim. Çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker, gerektiğinde toprağı sular ve bitkinin gelişmesini bekler. Mevsimler geçer; bitki büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin olgunlaşması için belirli bir süreç gerekir. Onu vaktinden önce koparmak, beklenen lezzetin ve olgunluğun oluşmasına engel olabilir.
İnsan hayatında da bazı işler sabır ve emek ister. Bir bilgiye ulaşmak, bir mesleği öğrenmek, güvenilir bir insan olmak, aile kurmak veya bir ibadette istikrar kazanmak bir anda gerçekleşmeyebilir. Bunların her biri emek, dikkat ve zaman gerektirir.
Bu benzetmeden, her bekleyişin mutlaka arzuladığımız sonuca ulaşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bazen çok istediğimiz bir şey gerçekleşmez; bazen de gerçekleşen şeyin düşündüğümüz kadar hayırlı olmadığını anlarız. Sabır, yalnızca sonuca ulaşana kadar beklemek değil, sonuç ne olursa olsun doğru yoldan ayrılmamaya çalışmaktır.
Ekmek de soframıza gelene kadar uzun bir emek zincirinden geçer. Çiftçinin tohumu ekmesinden ürünün yetişmesine, hasat edilmesinden öğütülmesine, hamur hâline getirilip pişirilmesine kadar birçok insanın emeği vardır. Soframızdaki bir dilim ekmeğin arkasında bile sayısız sebep ve emek bulunur.
Bu nedenle nimeti küçümsememeli, onu elde etmek için çalışan insanları unutmamalıyız. Yediğimiz lokmanın helal olmasına dikkat etmeli ve sahip olduğumuz nimetler için şükretmeliyiz.
Ayrıca bize verilen enerjiyi ve zamanı nasıl kullandığımızı da düşünmeliyiz. Gücümüzü ibadete, çalışmaya, ailemize ve insanlara faydalı olmaya mı ayırıyoruz? Yoksa onu başkalarını incitmek, haksızlık etmek veya kendimize ve çevremize zarar vermek için mi kullanıyoruz?
Asıl muhasebe burada başlar. Çünkü nimet yalnızca bize verilmiş bir imkân değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
AMELLERİN KAYDEDİLMESİ VE HESAP GÜNÜ
İslam inancına göre insanın yaptığı işler Allah’ın bilgisi dâhilindedir ve insan yaptıklarından sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de insanın sözlerinin ve davranışlarının kaydedilmesinden, kıyamet günü de bunların karşılığını görmesinden söz edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
İz yetelakkâl-mutelakkıyâni anil yemîni ve aniş-şimâli kaîd. Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.
Meali:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında, onu gözetleyen ve kaydetmeye hazır bir melek bulunmasın.”
(Kâf Suresi, 17–18. ayetler)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
Ve inne aleykum le hâfızîn.
Meali:
“Üzerinizde elbette gözetleyiciler vardır.”
(İnfitâr Suresi, 10. ayet)
Bu ayetler, insanın sorumluluğunu ve yaptıklarının kaybolmadığını hatırlatır. Bir sözün veya davranışın başkaları tarafından görülmemesi, onun ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. İnsan yalnızca toplum önündeki görüntüsünden ibaret değildir; gizli davranışları ve niyeti de Allah’ın bilgisi dâhilindedir.
İslam geleneğinde insanın amellerini kaydetmekle görevli melekler “Kirâmen Kâtibîn” olarak anılır. Bu konuda farklı hadis ve tefsir kaynaklarında çeşitli açıklamalar yer alır. Rivayetlerin ayrıntılarını aktarırken kaynaklarının ve sıhhat derecelerinin gözetilmesi gerekir. Kesinliği bilinmeyen ayrıntıları tartışmasız bir gerçek gibi anlatmaktan kaçınmalıyız.
İNSANIN KENDİSİNİ MUHASEBE ETMESİ
İnsan geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlayabilir. Çocuklukta duyduğu bir söz, yıllar önce gördüğü bir manzara veya hayatında iz bırakan bir olay hafızasında yeniden canlanabilir. Gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyularımız çevremizden bilgi alır; beynimiz bu bilgilerin bir kısmını işler ve hafızada tutar.
Fakat insan hafızası kusursuz bir kamera gibi çalışmaz. Hatırladıklarımız zamanla değişebilir, bazı ayrıntıları unutabilir veya olayları yanlış yorumlayabiliriz. Bu nedenle hafızamızın işleyişini doğrudan gayb âlemiyle veya Levh-i Mahfuz’un mahiyetiyle eşitlemek doğru değildir.
Levh-i Mahfuz, İslam inancında Allah’ın takdirinin ve bilgisinin kaydıyla ilişkilendirilen dinî bir kavramdır. Onu dünyadaki internet sitelerine, video arşivlerine veya bilgisayarların kayıt sistemlerine birebir benzetmek, açıklayıcı bir mecaz olarak düşünülebilir; ancak bu benzetmeler gaybın gerçek mahiyetini ortaya koymaz.
Asıl üzerinde durmamız gereken, insanın kendi davranışlarının sorumluluğundan kaçamayacağıdır. Bir haksızlık yaptığımızda “Kimse görmedi” diyebiliriz; fakat bu, haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir iyilik yaptığımızda kimse teşekkür etmese bile iyiliğin değeri ortadan kalkmaz.
İnsanın kendi kendisini denetlemesi, dinî sorumluluğunun önemli bir parçasıdır. Başkalarının görmediği yerde de dürüst olmak, emaneti korumak, yalan söylememek ve kul hakkına girmemek gerçek ahlâkın göstergelerindendir.
ELLERİN VE AYAKLARIN ŞAHİTLİĞİ
Allah Teâlâ Yâsîn Suresi’nde şöyle buyurur:
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
El-yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
Meali:
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”
(Yâsîn Suresi, 65. ayet)
Nûr Suresi’nde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya‘melûn.
Meali:
“O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık onların aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Nûr Suresi, 24. ayet)
Bu ayetler, ahirette insanın kendi davranışlarıyla yüzleşeceğini bildirir. Dünyada inkâr edilen veya gizlenmeye çalışılan gerçeklerin Allah katında gizli kalmayacağını hatırlatır.
İnsanın organlarının bu şahitliği nasıl gerçekleştireceği, gayb âlemine ait bir meseledir. Bunu bugünkü kamera, bilgisayar veya hafıza sistemleriyle birebir aynı kabul etmemeliyiz. Bu benzetmeler yalnızca konuyu anlamaya yardımcı olmak için kullanılabilir; ayetlerin gerçek anlamını ve ahiretteki olayların mahiyetini bütünüyle açıklamaz.
Bu yüzden insan, kendisini gözetleyen bir kamera varmış gibi davranmaktan daha fazlasını yapmalıdır: Allah’a karşı sorumluluğunu bilerek, kimse kendisini görmese bile doğru olanı seçmelidir.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, kader inancı bizi amelsizliğe değil, sorumluluğa yöneltmelidir. Hz. Yusuf’un kıssası bize nefsimizi korumayı ve sabretmeyi; yaratılış ve hesap ayetleri ise davranışlarımızı gözden geçirmeyi öğretir.
İnsanın gerçek başarısı, her arzusuna ulaşması değil; arzuları ile sorumlulukları çatıştığında doğru olanı seçebilmesidir.
Birinci Bölümün Sonu
İkinci bölümde: Miraç ve cehennemle ilgili anlatılar, bunların kaynaklarına ilişkin ihtiyat, kul hakkı, namaz ve hesap günü konuları üzerinde durulacaktır.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
İKİNCİ BÖLÜM: MİRAÇ, CEHENNEM, AMELLER VE İNSANIN SORUMLULUĞU
MİRAÇ ANLATILARI VE RİVAYETLERİN DEĞERİ
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde gördükleri hakkında çeşitli eserlerde farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların bir kısmında cennet, cehennem, melekler ve insanların amellerinin karşılıkları hakkında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Ancak bir sözün dinî bir eserde bulunması veya Hz. Peygamber’e nispet edilmesi, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple her rivayeti Kur’an ve güvenilir hadis kaynakları ışığında değerlendirmek gerekir.
Dinî meselelerde ölçümüz korkutucu hikâyelerin çokluğu değil, hakikate uygunluktur. Bir rivayeti dinlerken onun kaynağını, güvenilirliğini ve hangi anlamda aktarılmış olabileceğini araştırmalıyız. Bilmediğimiz hususlarda kesin konuşmamak da ilmin ve edebin bir gereğidir.
Cehennemle ilgili bazı anlatılarda farklı dinlere mensup insanlar belirli katlara yerleştirilir ve çeşitli günahlar için ayrıntılı cezalar tasvir edilir. Fakat güvenilir bir delil olmadan belirli bir dinin bütün mensupları veya belirli bir insan topluluğu hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir. İnsanların niyetlerini, kendilerine ulaşan bilgiyi, şartlarını ve nihai durumlarını en iyi Allah bilir.
Kur’an’ın bize öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Haksızlık, kul hakkı, yetim malını yemek, faizle haksız kazanç elde etmek, yalan söylemek, iftira atmak, emanete ihanet etmek ve insanlara zulmetmek ağır sorumluluklar doğurur. Bu günahlardan sakınmak, yalnızca cezadan korkmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kullara karşı adaletli olmak için de gereklidir.
BESMELE, TEVEKKÜL VE ALLAH’A SIĞINMAK
Kur’an-ı Kerim’de cehennemin görevlilerinin sayısı hakkında şöyle buyrulur:
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
“Onun üzerinde on dokuz görevli vardır.” (Müddessir Suresi, 74/30)
Bu ayette bildirilen hususu, kesin delili bulunmayan sayısal yorumlarla genişletmemek gerekir. Besmele ise Müslümanın hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsan bir işe Allah’ın adını anarak başladığında, yaptığı işin hayırlı, helal ve bereketli olmasını ister. Besmele, Allah’a yönelişin, O’na dayanmanın ve her işte O’nun yardımını dilemenin ifadesidir.
Ancak Besmele’yi belirli sayıda okumakla her türlü tehlikeden kesin olarak korunulacağı veya ahirette belirli bir cezadan mutlaka kurtulunacağı yönündeki iddiaları, sahih bir delil olmadan dinî hüküm gibi sunamayız. Dua ve zikir, insanın Allah’a kulluğunun bir parçasıdır; bunların yanında tövbe etmek, kul hakkından sakınmak, farzları yerine getirmek ve güzel ahlakla yaşamak da gerekir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez; fakat bu ümidi günahları önemsememek için bir mazeret olarak da kullanmaz. Korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürer. Günah işlediğinde tövbe eder, birine haksızlık ettiğinde hakkını iade etmeye çalışır, bir kusurunu fark ettiğinde kendisini düzeltmek için gayret gösterir.
CEHENNEME UĞRAMAK VE KURTULUŞ MESELESİ
Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi’nde şöyle buyrulur:
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا
“Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak hükme bağladığı bir iştir.” (Meryem Suresi, 19/71)
Ardından şöyle buyrulur:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarır, zalimleri ise orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem Suresi, 19/72)
Bu ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda cehenneme uğramak veya yaklaşmak, bazılarında ise onun üzerinden geçmek şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu sebeple ayetleri tek bir yorumla sınırlandırıp bütün insanlar hakkında ayrıntılı ve kesin hükümler vermek doğru değildir.
Ayetlerin devamında takva sahiplerinin kurtarılacağı, zalimlerin ise kendi yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği bildirilir. Buradan çıkaracağımız önemli ders, insanın kendisini hesaba çekmesi ve Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır.
Hiç kimse yalnızca kendisini iyi gördüğü için kurtuluşunu garanti saymamalıdır. Aynı şekilde günah işlemiş bir insan da tövbe kapısının kapandığını düşünerek ümitsizliğe düşmemelidir. Allah’ın adaleti kadar rahmeti de büyüktür. Samimi tövbe, iman, güzel amel ve kul haklarını telafi etmek insanın hayatında önemli bir yer tutar.
SIRAT, HESAP VE AMELLERİN KARŞILIĞI
İslamî kaynaklarda sırat, ahiret hayatında insanların karşılaşacağı önemli bir mesele olarak anlatılır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin ayrıntıları ve sıhhat dereceleri birbirinden farklı olabilir. Bu sebeple rivayetlerdeki her ayrıntıyı kesin bilgi olarak aktarmak yerine, Kur’an’ın açıkça bildirdiği hesap, adalet ve sorumluluk ilkelerine odaklanmalıyız.
Dünya hayatında insanın önüne birçok yol çıkar. Bu yollardan biri doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa götürür; diğeri ise bencilliğe, haksızlığa ve nefsin arzularına teslim olmaya sürükleyebilir. İnsan her gün yaptığı tercihlerle kendi yolunu şekillendirir.
Namazı korumak, emanete riayet etmek, doğru sözlü olmak, insanlara eziyet etmemek, anne babaya iyilik etmek ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek, kulluğun önemli göstergelerindendir. Bunlar yalnızca dil ile ifade edilecek öğütler değil, hayata geçirilmesi gereken sorumluluklardır.
Namaz konusunda ihmalkâr davranan kimse de ümitsizliğe kapılmadan kendisini düzeltmeye çalışmalıdır. İbadetteki eksiklikleri hafife almak doğru olmadığı gibi, bir insanı hatası sebebiyle bütünüyle değersiz görmek de doğru değildir. Nasihat, insanı aşağılamak için değil, iyiliğe davet etmek için yapılır.
İnsanın yaptığı her davranışın bir karşılığı vardır. Bazen bunun sonucunu dünyada görür, bazen de gerçek karşılığının ahirette ortaya çıkacağına inanırız. Fakat belirli bir kişinin ahirette ne yaşayacağını kesin biçimde söylemek bizim görevimiz değildir. Bizim görevimiz doğruyu anlatmak, yanlıştan sakındırmak, kendi nefsimizi hesaba çekmek ve Allah’ın rahmetini umarak güzel işler yapmaktır.
KORKUTMAK DEĞİL, İBRET ALMAK
Dinî sohbetlerde cehennem, hesap ve azap konuları anlatılırken ölçülü olmak gerekir. Güvenilir kaynaklara dayanmayan, insanları korkutmak amacıyla ayrıntılandırılan hikâyeler bazen dinin asıl mesajını gölgede bırakabilir. Özellikle hayvanlara yapılan muameleleri belirli günahların doğrudan karşılığı gibi anlatmak veya bu tür benzetmeler üzerinden dinî hükümler çıkarmak doğru değildir.
İslam ahlakı, insanın yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da merhametli olmasını gerektirir. Bir canlıya eziyet etmemek, ona gereksiz yere zarar vermemek ve gücümüz yettiğince şefkatle davranmak da ahlakımızın bir parçasıdır.
Bir vaazın amacı, insanı dehşete düşürüp çaresiz bırakmak değil; ona hakikati hatırlatıp kendisini düzeltmesine yardımcı olmaktır. Cehennemden sakınmayı anlatırken cennetin rahmetini, hesap gününü anlatırken tövbe imkânını, günahları anlatırken iyilik ve bağışlanma yollarını da hatırlatmalıyız.
İnsan bazen nefsine yenilir, bazen sabırsızlık gösterir, bazen de doğru bildiği yoldan uzaklaşır. Önemli olan, hatayı savunmak yerine fark edebilmek ve yeniden doğruya yönelmektir. Allah’a yönelen, samimiyetle tövbe eden ve elinden geldiğince haksızlıkları telafi etmeye çalışan kimse, rahmetten ümidini kesmemelidir.
İşte burada sabrın ve bekleyişin anlamı yeniden ortaya çıkar. Yusuf aleyhisselamın kıssasında gördüğümüz gibi, insanın önüne zor imtihanlar çıkabilir. Fakat sabır, yalnızca oturup beklemek değildir. Sabır; haramdan uzak durmak, doğru davranışta sebat etmek, elinden gelen gayreti göstermek ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Vuslata ulaşmak isteyen insan, önce kendi içindeki engelleri tanımalıdır. Nefsini arındırmaya çalışan kişi, başkalarının kusurlarını saymaktan önce kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çünkü gerçek olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesinde değil, eksiklerini fark edip düzeltmeye çalışmasındadır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Bir sonraki bölümde duaya, Allah’tan hakkı hak olarak gösterip ona uymayı istemeye ve vaazın kapanışına yer verilecektir.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAKKI TANIMAK, SABRETMEK VE VUSLATA YÖNELMEK
HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖREBİLMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilmek ve doğruyu tanıdıktan sonra ona uygun yaşamaya gayret etmektir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder, bazen de alışkanlıklarını doğru ölçü kabul eder. Nefis, kişinin kendi kusurlarını görmesini zorlaştırabilir. Bu sebeple insanın sürekli kendisini gözden geçirmesi, niyetini sorgulaması ve Allah’tan doğru yolu göstermesini istemesi gerekir.
Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için mutlaka hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şeyin gerçekleşmesinin gecikmesi de onun kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi bilgisi ve görüşüyle sınırlıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilendir. Bu nedenle kul, helal dairesinde gayret göstermeli, doğru kararlar almaya çalışmalı ve sonucu Allah’a havale etmelidir.
Yusuf aleyhisselamın kıssası bize sabrın, iffetin ve Allah’a güvenmenin önemini öğretir. O, zor şartlarda dahi doğru bildiğinden vazgeçmemiştir. İnsan da imtihanlarla karşılaştığında nefsinin isteklerine hemen teslim olmamalıdır. Bir arzunun gerçekleşmesini istemek başka, o arzuya ulaşmak için yanlış yollara başvurmak başkadır. Mümin, istediği sonuca ulaşmak uğruna haramı helal sayamaz; sabır ve gayretini doğru yolda göstermelidir.
VUSLATIN YOLU SABIR VE GAYRETTİR
Vuslat, insanın aradığına kavuşmasıdır. Ancak manevi anlamda vuslat yalnızca beklenen bir sonuca ulaşmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a yakınlaşmak için nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve kulluk bilincini güçlendirmesidir.
Beklemek bazen insana zor gelir. İnsan bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini veya uzun zamandır arzuladığı bir hayra kavuşmayı ister. Fakat bekleyiş süresince insanın nasıl davrandığı da önemlidir. Sabır, sadece zamanın geçmesini seyretmek değil; beklerken doğruluktan ayrılmamak, elinden geleni yapmak ve ümitsizliğe kapılmamaktır.
Yusufluk da Züleyhalık da insanın zihninde farklı imtihanları çağrıştırabilir. Yusuf aleyhisselamın kıssasında iffet, sabır ve Allah’a bağlılık; Züleyha anlatısında ise arzu, pişmanlık ve dönüş gibi temalar üzerinde düşünülebilir. Ancak bu kıssadan çıkarılacak ders, insanları basit kalıplara ayırmak veya birini bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanıması, yanlışından dönmesi ve Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmeye çalışmasıdır.
Bir insanın kalbi değişebilir, hatasından ders çıkarabilir ve daha güzel bir yola yönelebilir. Bu yüzden insanları geçmişteki bir kusurlarıyla sonsuza kadar mahkûm etmek yerine, doğruya dönüş imkânını da gözetmek gerekir. Bununla birlikte tövbe, yalnızca sözle pişmanlık bildirmekten ibaret değildir. Kişi gücü yettiğince yanlışını terk etmeli, sebep olduğu zararı gidermeli ve aynı hataya dönmemek için gayret göstermelidir.
NEFSİNİ TANIYAN, YOLUNU DAHA İYİ BULUR
İnsan kendi nefsini tanıdıkça hangi konularda sabırsız olduğunu, hangi arzularının kendisini zorladığını ve hangi davranışlarının başkalarına zarar verdiğini daha iyi fark eder. Bu farkındalık, manevi gelişimin önemli bir adımıdır.
Nefis terbiyesi, insanın kendisinden nefret etmesi veya hayatın meşru güzelliklerini bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl maksat, arzuları ölçülü hâle getirmek, helal ile haram arasındaki sınıra dikkat etmek ve insanın aklını, iradesini ve vicdanını doğru yönde kullanmasını sağlamaktır.
İbadetler, zikirler, dualar ve Kur’an okumak bu yolda insana yardımcı olur. Ancak bunların ahlaka yansıması da önemlidir. Zikir yapan insanın dili daha doğru, eli daha merhametli, davranışları daha adaletli olmalıdır. İbadet, insanı başkalarına karşı kibirli hâle getiriyorsa kişi kendi niyetini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir.
Bir başkasının manevi derecesi hakkında kesin hükümler vermek yerine, kendi kulluğumuzu geliştirmeye çalışmalıyız. Kimin Allah katında daha değerli olduğunu en iyi Allah bilir. Bizim sorumluluğumuz, niyetimizi temiz tutmak, ibadetlerimizi yerine getirmek, kul hakkından sakınmak ve insanlara elimizden geldiğince faydalı olmaktır.
SON SÖZ: ALLAH'TAN HAKKI İSTEMEK
Öyleyse vuslatı uzak görüp ümitsizliğe düşmeyelim. Bekleyişi de boş bir zaman olarak değerlendirmeyelim. Her günümüzü kendimizi düzeltmek, iyilik yapmak, yanlışlarımızdan dönmek ve Allah’a yaklaşmak için bir fırsat bilelim.
İnsan bazen ne istediğini bilir ama ona hangi yoldan ulaşması gerektiğini bilemez. Bazen de kendi istediğinin kendisi için hayırlı olup olmadığını anlayamaz. Bu nedenle yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesini değil, hakkın bize açıkça gösterilmesini ve o hakka uyabilecek iradenin verilmesini de istemeliyiz.
Bunun için şu duayı edelim:
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Rabbimizden bizleri doğruyu tanıyan, tanıdığı doğruya uyan, nefsinin yanlış arzularına karşı sabreden ve insanlara karşı merhametli davranan kullarından eylemesini dileyelim. Bekleyişimizi hayırlı, gayretimizi bereketli, tövbemizi samimi ve sonumuzu hayırlı kılsın.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Onların dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.”
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ocak 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
(Kar©glan’ın 10 Ocak 2018 Vaazı)
EÛZÜ BESMELE
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ أَن تَضِلُّوا وَاللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
Yubeyyinullâhu lekum en tadıllû vallâhu bi kulli şey’in alîm.
Meali:
Allah, şaşırmamanız için size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.
(Nisâ Suresi, 176. ayetten pasaj)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ وَيُخَوِّفُونَكَ بِالَّذِينَ مِن دُونِهِ وَمَن يُضْلِلِ اللَّهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
E leyse’llâhu bi kâfin abdehu ve yuhavvifûneke billezîne min dûnihî ve men yudlilillâhu fe mâ lehu min hâd.
Meali:
“Allah kuluna yetmez mi? Seni O’ndan başkalarıyla korkutmaya çalışıyorlar. Allah kimi saptırırsa artık onun için yol gösteren yoktur.”
(Zümer Suresi, 36. ayet)
KADER VE AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsan, hayatı boyunca birçok soru ile karşılaşır. Kader nedir? İnsan kendi seçimlerinden ne ölçüde sorumludur? Geleceğimiz Allah’ın ilminde biliniyorsa neden amel ediyoruz? Beklemek mi daha zordur, yoksa insanın nefsini kontrol etmesi mi?
Bu meseleleri anlamak için dinimizin öğrettiği temel ölçüleri hatırlamalıyız.
Rivayetlerde, Sürâka b. Mâlik’in Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) kader ve amel hakkında sorular sorduğu aktarılır. Bu rivayetlerde verilen temel mesaj şudur: İnsan, kaderin varlığını bahane ederek çalışmayı ve sorumluluklarını yerine getirmeyi bırakmamalıdır.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kaderle ilgili rivayetlerde insanları amele teşvik ettiği bildirilir. Çünkü insan gelecekte ne yaşayacağını bilmez. Önünde hangi imkânların açılacağını, hangi güçlüklerle karşılaşacağını ve seçimlerinin ne gibi sonuçlar doğuracağını bütünüyle öngöremez. Ona düşen, elinden geleni yapmak ve Allah’a güvenmektir.
Kader inancı, tembelliğin veya yanlış davranışların bahanesi değildir. “Nasıl olsa kaderimde yazılmış” diyerek sorumluluktan kaçmak doğru bir anlayış değildir. İnsan iradesiyle tercih yapar; iyiliğe yönelmek, kötülükten kaçınmak ve yaptığı hataları düzeltmekle yükümlüdür.
Resûlullah’tan (sallallahu aleyhi ve sellem) nakledilen Abdullah b. Mes‘ûd rivayetinde, insanın anne karnındaki yaratılış safhalarından ve rızkının, ecelinin, amellerinin ve sonunda ulaşacağı durumun yazılmasından söz edilir. Bu rivayet, kader konusu ele alınırken sıkça anılır.
Ancak bu tür rivayetleri yorumlarken önemli bir noktayı gözden kaçırmamalıyız: Allah’ın bir şeyi önceden bilmesi, insanın kendi tercihlerinden sorumlu olmadığı anlamına gelmez. Biz gaybı bilemeyiz ve kaderin bütün hikmetlerini kuşatamayız. Bu nedenle görevimiz, kader üzerine tartışmayı bir sorumluluktan kaçış yolu hâline getirmek değil; doğru davranmaya, hayırlı işler yapmaya ve Allah’tan yardım dilemeye devam etmektir.
ALLAH’A GÜVENMEK VE NEFSİ ARINDIRMAK
Allah Teâlâ Şems Suresi’nde şöyle buyurur:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوَّاهَا فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا
Ve nefsin ve mâ sevvâhâ. Fe elhemehâ fucûrahâ ve takvâhâ. Kad efleha men zekkâhâ.
Meali:
“Nefse ve ona düzen verene; ona kötülüğünü ve takvasını ilham edene yemin olsun ki nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
(Şems Suresi, 7–9. ayetler)
Bu ayetler bize insanın kendi iç dünyasına dikkat etmesi gerektiğini hatırlatır. Her insan iyilik ile kötülük arasında seçim yapabileceği durumlarla karşılaşır. Öfkelendiğinde sabırlı davranmak, imkânı varken haksız kazançtan uzak durmak, arzu duyduğu bir şey haramsa kendisini ondan alıkoymak ve başkasının hakkını gözetmek nefs terbiyesinin parçalarıdır.
Nefsi arındırmak, insanın bütün arzularını düşünmeden bastırması demek değildir. Asıl mesele, arzularını dinin ve ahlakın ölçüleri içinde yönetebilmesidir. Sabır, irade ve samimiyet zamanla gelişir. İnsan bazen zorlanabilir; fakat her zorlanma, doğru yönde çaba göstermesine engel değildir.
YUSUF VE ZÜLEYHA: BEKLEMEK Mİ, NEFSİ KORUMAK MI ZOR?
Kardeşlerim!
Hz. Yusuf’un kıssası, Kur’an-ı Kerim’de iffet, sabır, tevekkül ve Allah’a bağlılık bakımından üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir kıssadır.
Hz. Yusuf, kendisini günaha çağıran bir durumla karşılaştığında nefsine uymamış, Allah’a sığınmış ve haramdan uzak durmayı seçmiştir. Bu davranışı, insanın arzu ettiği her şeye hemen ulaşmaya çalışmaması gerektiğini gösterir. Bazen insanın gerçek imtihanı, bir şeyi elde etmek değil, onu elde etmek uğruna yanlış bir yola sapmamaktır.
Züleyha ile Hz. Yusuf’un daha sonraki hayatlarına ve evliliklerine dair çeşitli kıssa ve menkıbeler anlatılagelmiştir. Ancak bu anlatıların ayrıntılarının Kur’an’da açıkça bildirilmediğini ve aktarılan her rivayetin sahih kabul edilemeyeceğini bilmek gerekir. Bu nedenle bu tür hikâyelerden ders çıkarırken, kesin dinî hükümleri yalnızca doğruluğu sabit olmayan anlatılara dayandırmamalıyız.
Bu kıssadan çıkarılabilecek temel ders şudur: İnsan bazen bir arzusuna ulaşmak için uzun süre bekler. Beklediği şeyin kendisi için hayırlı olup olmadığını bilemeyebilir. Bu yüzden sabırla hareket etmeli, doğru yoldan ayrılmamalı ve sonucu Allah’a bırakmalıdır.
Peki, Hz. Yusuf gibi nefsine hâkim olmak mı daha zordur, yoksa Züleyha’ya atfedilen anlatılardaki gibi bir arzuyu yıllarca kalbinde taşımak mı?
Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Her insanın imtihanı farklıdır. Kimi insan için bir arzudan vazgeçmek zordur; kimi için de istediği hâlde beklemek, sabretmek ve ümidini korumak zordur. Önemli olan, imtihanın biçimi ne olursa olsun Allah’ın koyduğu sınırları gözetmektir.
Burada bir noktayı özellikle vurgulamalıyız: **Zamanın geçmesi, tek başına haram olan bir şeyi helal hâle getirmez.** Bir davranışın hükmü; dinî ölçülere, şartlara ve ilgili hükümlere göre değerlendirilir. Örneğin evlilik, nikâh ile helal bir ilişki kurar; fakat bu, daha önceki haram davranışların zaman geçmesiyle kendiliğinden helal olduğu anlamına gelmez.
İnsan hayatında şartlar değişebilir. Bir şeyin hükmü, şartların veya ilgili dinî durumun değişmesiyle farklılaşabilir; ancak bu değişimi yalnızca zamanın geçmesine bağlamak doğru değildir. Mümin, kendi arzusunu dinî hüküm yerine koymamalı ve haramı helal saymak için kendince gerekçeler üretmemelidir.
BİR MEYVENİN OLGUNLAŞMASI GİBİ SABIR
Bir meyve düşünelim. Çiftçi toprağı hazırlar, tohumu eker, gerektiğinde toprağı sular ve bitkinin gelişmesini bekler. Mevsimler geçer; bitki büyür, çiçek açar ve meyve verir. Meyvenin olgunlaşması için belirli bir süreç gerekir. Onu vaktinden önce koparmak, beklenen lezzetin ve olgunluğun oluşmasına engel olabilir.
İnsan hayatında da bazı işler sabır ve emek ister. Bir bilgiye ulaşmak, bir mesleği öğrenmek, güvenilir bir insan olmak, aile kurmak veya bir ibadette istikrar kazanmak bir anda gerçekleşmeyebilir. Bunların her biri emek, dikkat ve zaman gerektirir.
Bu benzetmeden, her bekleyişin mutlaka arzuladığımız sonuca ulaşacağı anlamı çıkarılmamalıdır. Bazen çok istediğimiz bir şey gerçekleşmez; bazen de gerçekleşen şeyin düşündüğümüz kadar hayırlı olmadığını anlarız. Sabır, yalnızca sonuca ulaşana kadar beklemek değil, sonuç ne olursa olsun doğru yoldan ayrılmamaya çalışmaktır.
Ekmek de soframıza gelene kadar uzun bir emek zincirinden geçer. Çiftçinin tohumu ekmesinden ürünün yetişmesine, hasat edilmesinden öğütülmesine, hamur hâline getirilip pişirilmesine kadar birçok insanın emeği vardır. Soframızdaki bir dilim ekmeğin arkasında bile sayısız sebep ve emek bulunur.
Bu nedenle nimeti küçümsememeli, onu elde etmek için çalışan insanları unutmamalıyız. Yediğimiz lokmanın helal olmasına dikkat etmeli ve sahip olduğumuz nimetler için şükretmeliyiz.
Ayrıca bize verilen enerjiyi ve zamanı nasıl kullandığımızı da düşünmeliyiz. Gücümüzü ibadete, çalışmaya, ailemize ve insanlara faydalı olmaya mı ayırıyoruz? Yoksa onu başkalarını incitmek, haksızlık etmek veya kendimize ve çevremize zarar vermek için mi kullanıyoruz?
Asıl muhasebe burada başlar. Çünkü nimet yalnızca bize verilmiş bir imkân değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
AMELLERİN KAYDEDİLMESİ VE HESAP GÜNÜ
İslam inancına göre insanın yaptığı işler Allah’ın bilgisi dâhilindedir ve insan yaptıklarından sorumludur. Kur’an-ı Kerim’de insanın sözlerinin ve davranışlarının kaydedilmesinden, kıyamet günü de bunların karşılığını görmesinden söz edilir.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
إِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَمِينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَعِيدٌ مَا يَلْفِظُ مِن قَوْلٍ إِلَّا لَدَيْهِ رَقِيبٌ عَتِيدٌ
İz yetelakkâl-mutelakkıyâni anil yemîni ve aniş-şimâli kaîd. Mâ yelfizu min kavlin illâ ledeyhi rakîbun atîd.
Meali:
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında, onu gözetleyen ve kaydetmeye hazır bir melek bulunmasın.”
(Kâf Suresi, 17–18. ayetler)
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
وَإِنَّ عَلَيْكُمْ لَحَافِظِينَ
Ve inne aleykum le hâfızîn.
Meali:
“Üzerinizde elbette gözetleyiciler vardır.”
(İnfitâr Suresi, 10. ayet)
Bu ayetler, insanın sorumluluğunu ve yaptıklarının kaybolmadığını hatırlatır. Bir sözün veya davranışın başkaları tarafından görülmemesi, onun ahlaki değerini ortadan kaldırmaz. İnsan yalnızca toplum önündeki görüntüsünden ibaret değildir; gizli davranışları ve niyeti de Allah’ın bilgisi dâhilindedir.
İslam geleneğinde insanın amellerini kaydetmekle görevli melekler “Kirâmen Kâtibîn” olarak anılır. Bu konuda farklı hadis ve tefsir kaynaklarında çeşitli açıklamalar yer alır. Rivayetlerin ayrıntılarını aktarırken kaynaklarının ve sıhhat derecelerinin gözetilmesi gerekir. Kesinliği bilinmeyen ayrıntıları tartışmasız bir gerçek gibi anlatmaktan kaçınmalıyız.
İNSANIN KENDİSİNİ MUHASEBE ETMESİ
İnsan geçmişte yaşadığı bazı olayları hatırlayabilir. Çocuklukta duyduğu bir söz, yıllar önce gördüğü bir manzara veya hayatında iz bırakan bir olay hafızasında yeniden canlanabilir. Gözlerimiz, kulaklarımız ve diğer duyularımız çevremizden bilgi alır; beynimiz bu bilgilerin bir kısmını işler ve hafızada tutar.
Fakat insan hafızası kusursuz bir kamera gibi çalışmaz. Hatırladıklarımız zamanla değişebilir, bazı ayrıntıları unutabilir veya olayları yanlış yorumlayabiliriz. Bu nedenle hafızamızın işleyişini doğrudan gayb âlemiyle veya Levh-i Mahfuz’un mahiyetiyle eşitlemek doğru değildir.
Levh-i Mahfuz, İslam inancında Allah’ın takdirinin ve bilgisinin kaydıyla ilişkilendirilen dinî bir kavramdır. Onu dünyadaki internet sitelerine, video arşivlerine veya bilgisayarların kayıt sistemlerine birebir benzetmek, açıklayıcı bir mecaz olarak düşünülebilir; ancak bu benzetmeler gaybın gerçek mahiyetini ortaya koymaz.
Asıl üzerinde durmamız gereken, insanın kendi davranışlarının sorumluluğundan kaçamayacağıdır. Bir haksızlık yaptığımızda “Kimse görmedi” diyebiliriz; fakat bu, haksızlığı doğru hâle getirmez. Bir iyilik yaptığımızda kimse teşekkür etmese bile iyiliğin değeri ortadan kalkmaz.
İnsanın kendi kendisini denetlemesi, dinî sorumluluğunun önemli bir parçasıdır. Başkalarının görmediği yerde de dürüst olmak, emaneti korumak, yalan söylememek ve kul hakkına girmemek gerçek ahlâkın göstergelerindendir.
ELLERİN VE AYAKLARIN ŞAHİTLİĞİ
Allah Teâlâ Yâsîn Suresi’nde şöyle buyurur:
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
El-yevme nahtimu alâ efvâhihim ve tukellimunâ eydîhim ve teşhedu erculuhum bimâ kânû yeksibûn.
Meali:
“O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize konuşur, ayakları da yaptıklarına şahitlik eder.”
(Yâsîn Suresi, 65. ayet)
Nûr Suresi’nde de şöyle buyrulur:
يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Yevme teşhedu aleyhim elsinetuhum ve eydîhim ve erculuhum bimâ kânû ya‘melûn.
Meali:
“O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına karşılık onların aleyhinde şahitlik edecektir.”
(Nûr Suresi, 24. ayet)
Bu ayetler, ahirette insanın kendi davranışlarıyla yüzleşeceğini bildirir. Dünyada inkâr edilen veya gizlenmeye çalışılan gerçeklerin Allah katında gizli kalmayacağını hatırlatır.
İnsanın organlarının bu şahitliği nasıl gerçekleştireceği, gayb âlemine ait bir meseledir. Bunu bugünkü kamera, bilgisayar veya hafıza sistemleriyle birebir aynı kabul etmemeliyiz. Bu benzetmeler yalnızca konuyu anlamaya yardımcı olmak için kullanılabilir; ayetlerin gerçek anlamını ve ahiretteki olayların mahiyetini bütünüyle açıklamaz.
Bu yüzden insan, kendisini gözetleyen bir kamera varmış gibi davranmaktan daha fazlasını yapmalıdır: Allah’a karşı sorumluluğunu bilerek, kimse kendisini görmese bile doğru olanı seçmelidir.
BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, kader inancı bizi amelsizliğe değil, sorumluluğa yöneltmelidir. Hz. Yusuf’un kıssası bize nefsimizi korumayı ve sabretmeyi; yaratılış ve hesap ayetleri ise davranışlarımızı gözden geçirmeyi öğretir.
İnsanın gerçek başarısı, her arzusuna ulaşması değil; arzuları ile sorumlulukları çatıştığında doğru olanı seçebilmesidir.
Birinci Bölümün Sonu
İkinci bölümde: Miraç ve cehennemle ilgili anlatılar, bunların kaynaklarına ilişkin ihtiyat, kul hakkı, namaz ve hesap günü konuları üzerinde durulacaktır.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
İKİNCİ BÖLÜM: MİRAÇ, CEHENNEM, AMELLER VE İNSANIN SORUMLULUĞU
MİRAÇ ANLATILARI VE RİVAYETLERİN DEĞERİ
Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) Miraç gecesinde gördükleri hakkında çeşitli eserlerde farklı anlatımlar bulunmaktadır. Bu anlatımların bir kısmında cennet, cehennem, melekler ve insanların amellerinin karşılıkları hakkında ayrıntılı tasvirlere yer verilir. Ancak bir sözün dinî bir eserde bulunması veya Hz. Peygamber’e nispet edilmesi, onun mutlaka sahih olduğu anlamına gelmez. Bu sebeple her rivayeti Kur’an ve güvenilir hadis kaynakları ışığında değerlendirmek gerekir.
Dinî meselelerde ölçümüz korkutucu hikâyelerin çokluğu değil, hakikate uygunluktur. Bir rivayeti dinlerken onun kaynağını, güvenilirliğini ve hangi anlamda aktarılmış olabileceğini araştırmalıyız. Bilmediğimiz hususlarda kesin konuşmamak da ilmin ve edebin bir gereğidir.
Cehennemle ilgili bazı anlatılarda farklı dinlere mensup insanlar belirli katlara yerleştirilir ve çeşitli günahlar için ayrıntılı cezalar tasvir edilir. Fakat güvenilir bir delil olmadan belirli bir dinin bütün mensupları veya belirli bir insan topluluğu hakkında kesin hüküm vermek doğru değildir. İnsanların niyetlerini, kendilerine ulaşan bilgiyi, şartlarını ve nihai durumlarını en iyi Allah bilir.
Kur’an’ın bize öğrettiği temel hakikat şudur: İnsan yaptığı iyilikten de kötülükten de sorumludur. Haksızlık, kul hakkı, yetim malını yemek, faizle haksız kazanç elde etmek, yalan söylemek, iftira atmak, emanete ihanet etmek ve insanlara zulmetmek ağır sorumluluklar doğurur. Bu günahlardan sakınmak, yalnızca cezadan korkmak için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve kullara karşı adaletli olmak için de gereklidir.
BESMELE, TEVEKKÜL VE ALLAH’A SIĞINMAK
Kur’an-ı Kerim’de cehennemin görevlilerinin sayısı hakkında şöyle buyrulur:
عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَ
“Onun üzerinde on dokuz görevli vardır.” (Müddessir Suresi, 74/30)
Bu ayette bildirilen hususu, kesin delili bulunmayan sayısal yorumlarla genişletmemek gerekir. Besmele ise Müslümanın hayatında önemli bir yere sahiptir. İnsan bir işe Allah’ın adını anarak başladığında, yaptığı işin hayırlı, helal ve bereketli olmasını ister. Besmele, Allah’a yönelişin, O’na dayanmanın ve her işte O’nun yardımını dilemenin ifadesidir.
Ancak Besmele’yi belirli sayıda okumakla her türlü tehlikeden kesin olarak korunulacağı veya ahirette belirli bir cezadan mutlaka kurtulunacağı yönündeki iddiaları, sahih bir delil olmadan dinî hüküm gibi sunamayız. Dua ve zikir, insanın Allah’a kulluğunun bir parçasıdır; bunların yanında tövbe etmek, kul hakkından sakınmak, farzları yerine getirmek ve güzel ahlakla yaşamak da gerekir.
Mümin, Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez; fakat bu ümidi günahları önemsememek için bir mazeret olarak da kullanmaz. Korku ile ümit arasında dengeli bir hayat sürer. Günah işlediğinde tövbe eder, birine haksızlık ettiğinde hakkını iade etmeye çalışır, bir kusurunu fark ettiğinde kendisini düzeltmek için gayret gösterir.
CEHENNEME UĞRAMAK VE KURTULUŞ MESELESİ
Kur’an-ı Kerim’de Meryem Suresi’nde şöyle buyrulur:
وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا ۚ كَانَ عَلَىٰ رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا
“Sizden oraya uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak hükme bağladığı bir iştir.” (Meryem Suresi, 19/71)
Ardından şöyle buyrulur:
ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا
“Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarır, zalimleri ise orada diz üstü çökmüş hâlde bırakırız.” (Meryem Suresi, 19/72)
Bu ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bazı açıklamalarda cehenneme uğramak veya yaklaşmak, bazılarında ise onun üzerinden geçmek şeklinde yorumlar yapılmıştır. Bu sebeple ayetleri tek bir yorumla sınırlandırıp bütün insanlar hakkında ayrıntılı ve kesin hükümler vermek doğru değildir.
Ayetlerin devamında takva sahiplerinin kurtarılacağı, zalimlerin ise kendi yaptıklarının karşılığıyla yüzleşeceği bildirilir. Buradan çıkaracağımız önemli ders, insanın kendisini hesaba çekmesi ve Allah’a karşı sorumluluğunu unutmamasıdır.
Hiç kimse yalnızca kendisini iyi gördüğü için kurtuluşunu garanti saymamalıdır. Aynı şekilde günah işlemiş bir insan da tövbe kapısının kapandığını düşünerek ümitsizliğe düşmemelidir. Allah’ın adaleti kadar rahmeti de büyüktür. Samimi tövbe, iman, güzel amel ve kul haklarını telafi etmek insanın hayatında önemli bir yer tutar.
SIRAT, HESAP VE AMELLERİN KARŞILIĞI
İslamî kaynaklarda sırat, ahiret hayatında insanların karşılaşacağı önemli bir mesele olarak anlatılır. Bu konuda nakledilen rivayetlerin ayrıntıları ve sıhhat dereceleri birbirinden farklı olabilir. Bu sebeple rivayetlerdeki her ayrıntıyı kesin bilgi olarak aktarmak yerine, Kur’an’ın açıkça bildirdiği hesap, adalet ve sorumluluk ilkelerine odaklanmalıyız.
Dünya hayatında insanın önüne birçok yol çıkar. Bu yollardan biri doğruluğa, adalete, merhamete ve Allah’a kulluğa götürür; diğeri ise bencilliğe, haksızlığa ve nefsin arzularına teslim olmaya sürükleyebilir. İnsan her gün yaptığı tercihlerle kendi yolunu şekillendirir.
Namazı korumak, emanete riayet etmek, doğru sözlü olmak, insanlara eziyet etmemek, anne babaya iyilik etmek ve ihtiyaç sahiplerini gözetmek, kulluğun önemli göstergelerindendir. Bunlar yalnızca dil ile ifade edilecek öğütler değil, hayata geçirilmesi gereken sorumluluklardır.
Namaz konusunda ihmalkâr davranan kimse de ümitsizliğe kapılmadan kendisini düzeltmeye çalışmalıdır. İbadetteki eksiklikleri hafife almak doğru olmadığı gibi, bir insanı hatası sebebiyle bütünüyle değersiz görmek de doğru değildir. Nasihat, insanı aşağılamak için değil, iyiliğe davet etmek için yapılır.
İnsanın yaptığı her davranışın bir karşılığı vardır. Bazen bunun sonucunu dünyada görür, bazen de gerçek karşılığının ahirette ortaya çıkacağına inanırız. Fakat belirli bir kişinin ahirette ne yaşayacağını kesin biçimde söylemek bizim görevimiz değildir. Bizim görevimiz doğruyu anlatmak, yanlıştan sakındırmak, kendi nefsimizi hesaba çekmek ve Allah’ın rahmetini umarak güzel işler yapmaktır.
KORKUTMAK DEĞİL, İBRET ALMAK
Dinî sohbetlerde cehennem, hesap ve azap konuları anlatılırken ölçülü olmak gerekir. Güvenilir kaynaklara dayanmayan, insanları korkutmak amacıyla ayrıntılandırılan hikâyeler bazen dinin asıl mesajını gölgede bırakabilir. Özellikle hayvanlara yapılan muameleleri belirli günahların doğrudan karşılığı gibi anlatmak veya bu tür benzetmeler üzerinden dinî hükümler çıkarmak doğru değildir.
İslam ahlakı, insanın yalnızca insanlara değil, hayvanlara karşı da merhametli olmasını gerektirir. Bir canlıya eziyet etmemek, ona gereksiz yere zarar vermemek ve gücümüz yettiğince şefkatle davranmak da ahlakımızın bir parçasıdır.
Bir vaazın amacı, insanı dehşete düşürüp çaresiz bırakmak değil; ona hakikati hatırlatıp kendisini düzeltmesine yardımcı olmaktır. Cehennemden sakınmayı anlatırken cennetin rahmetini, hesap gününü anlatırken tövbe imkânını, günahları anlatırken iyilik ve bağışlanma yollarını da hatırlatmalıyız.
İnsan bazen nefsine yenilir, bazen sabırsızlık gösterir, bazen de doğru bildiği yoldan uzaklaşır. Önemli olan, hatayı savunmak yerine fark edebilmek ve yeniden doğruya yönelmektir. Allah’a yönelen, samimiyetle tövbe eden ve elinden geldiğince haksızlıkları telafi etmeye çalışan kimse, rahmetten ümidini kesmemelidir.
İşte burada sabrın ve bekleyişin anlamı yeniden ortaya çıkar. Yusuf aleyhisselamın kıssasında gördüğümüz gibi, insanın önüne zor imtihanlar çıkabilir. Fakat sabır, yalnızca oturup beklemek değildir. Sabır; haramdan uzak durmak, doğru davranışta sebat etmek, elinden gelen gayreti göstermek ve sonucu Allah’a bırakmaktır.
Vuslata ulaşmak isteyen insan, önce kendi içindeki engelleri tanımalıdır. Nefsini arındırmaya çalışan kişi, başkalarının kusurlarını saymaktan önce kendi davranışlarını gözden geçirmelidir. Çünkü gerçek olgunluk, insanın kendisini kusursuz görmesinde değil, eksiklerini fark edip düzeltmeye çalışmasındadır.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Bir sonraki bölümde duaya, Allah’tan hakkı hak olarak gösterip ona uymayı istemeye ve vaazın kapanışına yer verilecektir.
VUSLAT MI UZAK, BEKLEMEK Mİ ZOR? YUSUFLUK MU ZOR, ZÜLEYHALIK MI ZOR?
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: HAKKI TANIMAK, SABRETMEK VE VUSLATA YÖNELMEK
HAKKI HAK, BÂTILI BÂTIL GÖREBİLMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, hak ile bâtılı birbirinden ayırabilmek ve doğruyu tanıdıktan sonra ona uygun yaşamaya gayret etmektir. Çünkü insan bazen kendi arzusunu hakikat zanneder, bazen de alışkanlıklarını doğru ölçü kabul eder. Nefis, kişinin kendi kusurlarını görmesini zorlaştırabilir. Bu sebeple insanın sürekli kendisini gözden geçirmesi, niyetini sorgulaması ve Allah’tan doğru yolu göstermesini istemesi gerekir.
Bir şeyi çok istememiz, onun bizim için mutlaka hayırlı olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir şeyin gerçekleşmesinin gecikmesi de onun kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmez. İnsan kendi bilgisi ve görüşüyle sınırlıdır. Allah ise her şeyi hakkıyla bilendir. Bu nedenle kul, helal dairesinde gayret göstermeli, doğru kararlar almaya çalışmalı ve sonucu Allah’a havale etmelidir.
Yusuf aleyhisselamın kıssası bize sabrın, iffetin ve Allah’a güvenmenin önemini öğretir. O, zor şartlarda dahi doğru bildiğinden vazgeçmemiştir. İnsan da imtihanlarla karşılaştığında nefsinin isteklerine hemen teslim olmamalıdır. Bir arzunun gerçekleşmesini istemek başka, o arzuya ulaşmak için yanlış yollara başvurmak başkadır. Mümin, istediği sonuca ulaşmak uğruna haramı helal sayamaz; sabır ve gayretini doğru yolda göstermelidir.
VUSLATIN YOLU SABIR VE GAYRETTİR
Vuslat, insanın aradığına kavuşmasıdır. Ancak manevi anlamda vuslat yalnızca beklenen bir sonuca ulaşmak değildir. Aynı zamanda insanın Allah’a yakınlaşmak için nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve kulluk bilincini güçlendirmesidir.
Beklemek bazen insana zor gelir. İnsan bir kapının açılmasını, bir sıkıntının sona ermesini veya uzun zamandır arzuladığı bir hayra kavuşmayı ister. Fakat bekleyiş süresince insanın nasıl davrandığı da önemlidir. Sabır, sadece zamanın geçmesini seyretmek değil; beklerken doğruluktan ayrılmamak, elinden geleni yapmak ve ümitsizliğe kapılmamaktır.
Yusufluk da Züleyhalık da insanın zihninde farklı imtihanları çağrıştırabilir. Yusuf aleyhisselamın kıssasında iffet, sabır ve Allah’a bağlılık; Züleyha anlatısında ise arzu, pişmanlık ve dönüş gibi temalar üzerinde düşünülebilir. Ancak bu kıssadan çıkarılacak ders, insanları basit kalıplara ayırmak veya birini bütünüyle iyi, diğerini bütünüyle kötü ilan etmek değildir. Asıl mesele, insanın kendi nefsini tanıması, yanlışından dönmesi ve Allah’ın razı olacağı bir hayat sürmeye çalışmasıdır.
Bir insanın kalbi değişebilir, hatasından ders çıkarabilir ve daha güzel bir yola yönelebilir. Bu yüzden insanları geçmişteki bir kusurlarıyla sonsuza kadar mahkûm etmek yerine, doğruya dönüş imkânını da gözetmek gerekir. Bununla birlikte tövbe, yalnızca sözle pişmanlık bildirmekten ibaret değildir. Kişi gücü yettiğince yanlışını terk etmeli, sebep olduğu zararı gidermeli ve aynı hataya dönmemek için gayret göstermelidir.
NEFSİNİ TANIYAN, YOLUNU DAHA İYİ BULUR
İnsan kendi nefsini tanıdıkça hangi konularda sabırsız olduğunu, hangi arzularının kendisini zorladığını ve hangi davranışlarının başkalarına zarar verdiğini daha iyi fark eder. Bu farkındalık, manevi gelişimin önemli bir adımıdır.
Nefis terbiyesi, insanın kendisinden nefret etmesi veya hayatın meşru güzelliklerini bütünüyle reddetmesi değildir. Asıl maksat, arzuları ölçülü hâle getirmek, helal ile haram arasındaki sınıra dikkat etmek ve insanın aklını, iradesini ve vicdanını doğru yönde kullanmasını sağlamaktır.
İbadetler, zikirler, dualar ve Kur’an okumak bu yolda insana yardımcı olur. Ancak bunların ahlaka yansıması da önemlidir. Zikir yapan insanın dili daha doğru, eli daha merhametli, davranışları daha adaletli olmalıdır. İbadet, insanı başkalarına karşı kibirli hâle getiriyorsa kişi kendi niyetini ve davranışlarını yeniden gözden geçirmelidir.
Bir başkasının manevi derecesi hakkında kesin hükümler vermek yerine, kendi kulluğumuzu geliştirmeye çalışmalıyız. Kimin Allah katında daha değerli olduğunu en iyi Allah bilir. Bizim sorumluluğumuz, niyetimizi temiz tutmak, ibadetlerimizi yerine getirmek, kul hakkından sakınmak ve insanlara elimizden geldiğince faydalı olmaktır.
SON SÖZ: ALLAH'TAN HAKKI İSTEMEK
Öyleyse vuslatı uzak görüp ümitsizliğe düşmeyelim. Bekleyişi de boş bir zaman olarak değerlendirmeyelim. Her günümüzü kendimizi düzeltmek, iyilik yapmak, yanlışlarımızdan dönmek ve Allah’a yaklaşmak için bir fırsat bilelim.
İnsan bazen ne istediğini bilir ama ona hangi yoldan ulaşması gerektiğini bilemez. Bazen de kendi istediğinin kendisi için hayırlı olup olmadığını anlayamaz. Bu nedenle yalnızca istediğimiz şeyin gerçekleşmesini değil, hakkın bize açıkça gösterilmesini ve o hakka uyabilecek iradenin verilmesini de istemeliyiz.
Bunun için şu duayı edelim:
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.”
Rabbimizden bizleri doğruyu tanıyan, tanıdığı doğruya uyan, nefsinin yanlış arzularına karşı sabreden ve insanlara karşı merhametli davranan kullarından eylemesini dileyelim. Bekleyişimizi hayırlı, gayretimizi bereketli, tövbemizi samimi ve sonumuzu hayırlı kılsın.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Onların dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
“Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.”
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 10 Ocak 2018 Çarşamba
Original Kar © glan
Raşit Tunca
Sevgiler Saygılarla Sunarım



