TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
(Kar©glan’ın 11 Şubat 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn.
Meali:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn suresi, 4-5. ayetler.)
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den Rivayet Edilen Bir Söz:
“Âlimler, peygamberlerin varisleridir.”
Bu rivayet, ilmin ve âlimlerin sorumluluğunun önemini anlatır. Âlim olmak yalnızca bilgi sahibi olmak değildir; öğrenilen bilgiyi doğru anlamak, güzel ahlakla yaşamak ve insanlara faydalı olmak da gerekir.
“Benim ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.” sözü de bazı kaynaklarda rivayet olarak aktarılır. Ancak bu sözün hadis olarak sıhhati konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir. Dinî bir sözü Peygamber Efendimiz’e nispet ederken kaynağını ve güvenilirlik derecesini araştırmak önemlidir.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Bütün hak tarikatların ve tasavvuf yollarının temel hedeflerinden biri, insanın nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve Allah’a yakınlaşmak için gayret göstermesidir. Tasavvufta bu manevi eğitim sürecine seyri sülûk denilir. Bu yolculukta zikir, ibadet, güzel ahlak, nefis muhasebesi ve mürşidin rehberliği önemli yer tutar.
Peki, zikir bu yolculukta nasıl bir rol oynar?
Bazı tarikatlarda Allah’ın ismini zikretmeye, bazılarında ise belirli esmâların ve duaların okunmasına ağırlık verilir. Zikirlerin sayıları ve uygulanış şekilleri de tarikatların usullerine göre değişebilir. Örneğin, bazı geleneklerde günlük belirli sayılarda “Allah” ismi zikredilir; bazı uygulamalarda ise kalp ve diğer letaiflerin zikri üzerinde durulur.
Burada şu soruyu sormak istiyorum: Allah bizim hâlimizi ve söylediklerimizi bilmiyor mu? Bir insanın Allah’a kendisini duyurabilmek için binlerce defa Allah demesi mi gerekir?
Elbette Allah işitmekten ve bilmekten uzak değildir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Meali:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf suresi, 16. ayet.)
Allah’ın insanın hâlini bilmesi, zikrin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Zikir, Allah’a bilgi ulaştırmak için değil; kulun Allah’ı hatırlaması, kalbini gafletten uzaklaştırması ve kulluk bilincini canlı tutması için yapılır.
Bir insandan su istemek için onun adını binlerce defa söylemek gerekmediği gibi, Allah’ın da kulunun kendisini hatırlaması için bir bilgiye ihtiyacı yoktur. Ancak insanın kendisi unutabilir, gaflete düşebilir ve nefsinin arzularına kapılabilir. Zikir, işte bu unutkanlığa karşı bir manevi hatırlatmadır.
Öyleyse belirli sayılarda zikir çekmek neden bazı tarikatlarda önemsenir? Bu sayıların bir anlamı var mıdır? Bunlar gelişigüzel belirlenmiş sayılar mıdır, yoksa belirli bir manevi eğitim usulünün parçası mıdır?
Bu soruları cevaplarken iki hususu birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, Kur’an ve sünnette açıkça bildirilen zikirler ve ibadetlerdir. İkincisi ise tasavvuf geleneklerinde manevi eğitim amacıyla belirlenen özel uygulamalardır. İkinci gruptaki uygulamaların tamamını doğrudan dinin kesin emri gibi değerlendirmemek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Yâ eyyuhellezîne âmenûzkurullâhe zikran kesîrâ.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzâb suresi, 41. ayet.)
Bu ayet, Allah’ı çokça anmanın önemini bildirir. Zikrin değeri yalnızca sayıyla ölçülmez. Dilin Allah’ı anması kadar kalbin uyanık olması, insanın davranışlarını düzeltmesi ve zikrin ahlaka yansıması da önemlidir.
ZİKİR, NEFSİN TEZKİYESİ VE KALBİN UYANIKLIĞI
Kur’an-ı Kerim’de A‘lâ suresinin 6-15. ayetlerinde şöyle buyrulur:
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَىٰ إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَىٰ وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَىٰ فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَىٰ سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَىٰ وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَىٰ ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّىٰ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّىٰ
Meali:
“Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği başka. Şüphesiz O, açığı da gizliyi de bilir. Seni en kolay olana muvaffak kılacağız. O hâlde öğüt fayda verirse öğüt ver. Allah’a karşı derin saygı duyan kimse öğüt alacaktır. En bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır. O, en büyük ateşe girecektir. Sonra orada ne ölür ne de yaşar. Arınan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbinin adını anıp namaz kılmıştır.” (A‘lâ suresi, 6-15. ayetlerin anlamı.)
Bu ayetlerde hatırlatmanın, Allah’ı anmanın, namazın ve nefsin arındırılmasının önemi üzerinde durulur. İnsan, bildiği hakikatleri zamanla unutabilir. Bu sebeple öğrendiklerini tekrar etmesi, öğüt dinlemesi ve bildiklerini davranışlarına yansıtması gerekir.
Tasavvuf yolunda zikir, insanın kendisini hesaba çekmesine yardımcı olabilir. Fakat yalnızca dil ile zikir çekip davranışlarını düzeltmemek, zikrin amaçlarından uzaklaşmak demektir. Bir insan Allah’ı anıyor ama insanlara haksızlık ediyor, yalan söylüyor veya kul hakkını gözetmiyorsa, zikrin ahlakına yansıması konusunda kendisini yeniden değerlendirmelidir.
EBced HESABI VE FREKANS KAVRAMI
Tasavvuf geleneğinde bazı isimlerin ve harflerin sayısal değerlerini ele alan ebced hesabı kullanılmıştır. Örneğin, “Allah” lafzının geleneksel ebced hesabındaki değeri 66 olarak kabul edilir. Bazı zikir usullerinde bu tür sayısal değerler, belirli uygulamaların düzenlenmesinde sembolik veya geleneksel bir anlam taşıyabilir.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Ebced değeri ile fiziksel frekans aynı şey değildir. Bir ismin ebced değerinin 66 olması, onun fiziksel olarak 66 hertz frekansında yayıldığını göstermez. Aynı şekilde, bir zikir 5.000 defa tekrar edildiğinde 5.000 ile 66'nın çarpımından elde edilen 330.000 sayısı da kişinin kalbinin 330.000 hertz frekansında yayın yaptığı anlamına gelmez.
Hertz, fiziksel olaylarda saniyedeki titreşim sayısını ifade eden bir ölçü birimidir. Megahertz ise bir milyon hertze karşılık gelir. Radyo istasyonlarının yayın frekansları elektromanyetik dalgalarla ilgilidir. İnsan kalbinin elektriksel etkinliği ölçülebilir; ancak bu ölçümler ile bir ismin ebced değerini doğrudan eşitlemek bilimsel olarak doğrulanmış bir yöntem değildir.
Örneğin, Avusturya'da bir radyo istasyonunun belirli bir megahertz değerinden yayın yapması ile bir insanın Allah’ı belirli sayıda zikretmesi, fiziksel açıdan aynı türden bir olay değildir. Bu iki konuyu birbirine benzeterek manevi bir düşünce anlatmak mümkün olsa da, böyle bir benzetmeyi bilimsel bir kanıt olarak sunmamak gerekir.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum? Çünkü insan, manevi yolculuğunda hem kalbini hem de aklını kullanmalıdır. Tasavvufî kavramları anlamaya çalışırken bilimsel terimlerin gerçek anlamlarını da korumalıyız. Manevi tecrübeler kişisel olarak değerli olabilir; fakat bir tecrübeyi herkes için geçerli, ölçülmüş ve kanıtlanmış bir fizik kuralı gibi anlatmak doğru olmaz.
ZİKİRDE SAYI, DEVAMLILIK VE İHLAS
Bazı tarikatlarda günlük zikirler belirli sayılara bağlanır. Bu sayılar, kişinin kendisine verilen manevi eğitim programını takip etmesine ve düzenli çalışmasına yardımcı olabilir. Ancak belirli bir sayının bütün insanlar için aynı manevi sonucu doğuracağını söylemek doğru değildir.
İnsanların güçleri, imkânları ve günlük sorumlulukları farklıdır. Zikir, kişinin ibadetlerini aksatmasına, sağlığını ihmal etmesine veya ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını unutmasına yol açmamalıdır. Esas olan, kişinin imkânları ölçüsünde istikrarlı bir şekilde ibadet etmesi, ihlasını koruması ve güzel ahlakını geliştirmesidir.
Tasavvuf geleneğinde kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ gibi letaif kavramları da manevi eğitim çerçevesinde ele alınır. Bu kavramların açıklamaları tarikatlara ve tasavvufî ekollere göre değişebilir. Bunları fiziksel organların belirli titreşimleriyle veya bilimsel olarak tespit edilmiş frekanslarla birebir eşleştirmek doğru değildir.
Bir insanın manevi gelişimi, yalnızca zikir sayısını artırmasıyla ölçülemez. Sabır, tevazu, doğruluk, merhamet, helal-haram hassasiyeti ve insanlara karşı adaletli davranmak da bu yolculuğun önemli ölçülerindendir.
Zikir çeken insan, her şeyden önce kendi nefsini sorgulamalıdır: Daha sabırlı oldum mu? Öfkemi kontrol edebiliyor muyum? İnsanların haklarına daha fazla dikkat ediyor muyum? Bilmediğim konularda kesin hükümler vermekten kaçınıyor muyum? Öğrendiğim bilgileri faydalı işlerde kullanıyor muyum?
İşte zikir, insanı bu sorularla yüzleştiriyor ve kendisini düzeltmesine yardımcı oluyorsa, manevi hayatında önemli bir yer tutuyor demektir.
Devamında letaif kavramları, nefis terbiyesi, kalbin ve bedenin manevi eğitimdeki yeri ile hafıza ve öğrenme konularını ele alacağız.
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
İKİNCİ BÖLÜM: LETAİF, NEFİS TERBİYESİ VE MANEVİ EĞİTİM
Esma-i Hüsna ve Ebced Değerleri
Tasavvuf geleneğinde Allah’ın güzel isimleriyle zikir yapmak önemli bir yere sahiptir. Bazı geleneklerde bu isimlerin ebced değerleri de zikredilir. Ebced, harflere sayısal değerler verilmesine dayanan geleneksel bir hesaplama yöntemidir. Ancak bu değerleri fiziksel frekanslarla veya insan bedenindeki belirli organların çalışma sistemiyle aynı şeymiş gibi değerlendirmemek gerekir.
Örneğin, geleneksel ebced hesaplamalarında bazı Esma-i Hüsna isimleri için şu değerler zikredilir:
Ya Rahmân: 298
Ya Kaviyy: 116
Ya Semî: 180
Ya Müteâlî: 551
Ya Hakk: 108
Ya Kuddûs: 170
Ya Bâtın: 62
Ya Adl: 104
Ya Rahîm: 258
Ya Metîn: 500
Bu değerler, kullanılan yazım ve hesaplama usulüne göre değişiklik gösterebilir. Bunları kesin bilimsel frekanslar veya her insanda aynı sonucu meydana getiren ölçümler olarak görmemek gerekir.
Zikrin asıl gayesi, Allah’ı anmak, kalbi gafletten uzaklaştırmak, insanın ahlakını güzelleştirmek ve kulluk bilincini güçlendirmektir. Bir kimsenin zikri yalnızca diliyle söylemesi değil, zikrettiği ismin anlamını kavramaya çalışması ve o anlamın gerektirdiği ahlakı hayatına taşıması da önemlidir.
Mesela Allah’ın Rahîm ismini zikreden bir insan, merhametli olmaya; Adl ismini zikreden bir insan, adaletli davranmaya; Hakk ismini zikreden bir insan da doğru sözlü ve dürüst olmaya gayret etmelidir. Böylece zikir, yalnızca tekrar edilen sözlerden ibaret kalmaz; insanın davranışlarına da yansır.
Letaif Kavramı ve Manevi Terbiye
Tasavvuf geleneğinde letaif kavramı, insanın manevi yönlerini ve kalbin inceliklerini anlatmak için kullanılır. Bazı tasavvuf yollarında kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa gibi kavramlar üzerinde durulur. Farklı ekollerde bu kavramların sayısı, sıralaması ve açıklanması değişebilir.
Letaif eğitimi, bu geleneklerde insanın manevi dikkatini geliştirmesi, nefsini tanıması, kalbini kötü huylardan arındırması ve Allah’a yönelişini kuvvetlendirmesi amacıyla ele alınır.
Burada önemli bir noktayı ayırt etmek gerekir: Letaif, tasavvufun manevi eğitim anlayışına ait kavramlardır. Bunları bedenin içinde belirli noktalarda bulunan ve bilimsel olarak ölçülmüş özel frekanslar ya da ayrı organlar gibi sunmak doğru olmaz. İnsan bedeninin işleyişi tıp ve biyoloji alanlarının konusudur; tasavvufi kavramların anlamı ise manevi eğitim çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bir müridin manevi yolculuğunda asıl dikkat etmesi gereken husus, kendisinde olağanüstü hâller aramak değildir. Önemli olan, kalbini kibirden, hasetten, kinden, gösterişten ve kötü niyetlerden arındırmaya çalışmasıdır. İnsan kendisini her gün muhasebe etmeli, hatalarını görmeli ve onları düzeltmek için gayret göstermelidir.
Çünkü manevi gelişme, yalnızca birtakım duygular hissetmekle veya farklı hâller yaşamakla ölçülmez. İnsanın öfkesini kontrol edebilmesi, emanete riayet etmesi, ailesine ve çevresine güzel davranması, hakkı gözetmesi ve yaptığı hatalardan dönmesi de manevi olgunluğun önemli işaretlerindendir.
Nefsin Mertebeleri ve Kendini Tanımak
Tasavvuf geleneğinde nefsin çeşitli mertebelerinden söz edilir. Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne ve diğer mertebeler, insanın manevi gelişimini açıklamak amacıyla ele alınan kavramlardandır.
Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe yönelten arzularla mücadele edilmesi gereken hâli ifade eder. Nefs-i levvâme, insanın yaptığı yanlışları fark ederek kendisini sorgulamasını ve kınamasını anlatır. Nefs-i mülhime, hayra yönelme ve iyilik konusunda içsel bir duyarlılık kazanma çabasıyla ilişkilendirilir. Nefs-i mutmainne ise Allah’a iman ve teslimiyetle huzur bulmuş nefsi ifade eder.
Bu kavramlar üzerinde düşünürken insanın kendisini başkalarından üstün görmemesi gerekir. Bir kimse, kendisini yüksek bir manevi mertebeye ulaştığını düşünerek başkalarını küçümsemeye başlarsa, bu düşünce kendi nefsini yeniden sorgulamasını gerektirir.
Nefis terbiyesi, insanın kendi kusurlarını görmesiyle başlar. Başkasının hatasını görmek kolay, kendi hatasını kabul etmek ise çoğu zaman zordur. Bu nedenle insan, her gün kendisine şu soruları sorabilir:
Bugün kimin gönlünü kırdım?
Hangi davranışımda haksızlık ettim?
Öfkemin veya kibrimin tesiriyle yanlış bir söz söyledim mi?
Bir insanın hakkını üzerimde bıraktım mı?
Bugün Allah’ın rızasına uygun hangi iyiliği yaptım?
Bu sorular, insanın kendi davranışlarını değerlendirmesine yardımcı olur. Ancak kişinin kendisini sürekli suçlaması, ümitsizliğe düşmesi veya manevi açıdan değersiz görmesi de doğru değildir. Hata yapan insan tövbe edebilir, eksiklerini tamamlayabilir ve yeniden doğru yola yönelmeye çalışabilir.
Manevi terbiye, ümit ile sorumluluğu birlikte taşımaktır. İnsan Allah’ın rahmetinden ümit kesmeden, yaptığı hataların sorumluluğunu da üstlenmelidir.
Bedenin Emanet Oluşu ve Helal Lokma
İnsan bedeni, korunması ve ihtiyaçlarının gözetilmesi gereken bir emanettir. Manevi hayat ile beden sağlığını birbirine düşman iki ayrı alan gibi görmemek gerekir. Sağlığımıza dikkat etmek, temizliğe önem vermek, dengeli beslenmek ve bedenimizi gereksiz yere yıpratmamak da sorumluluklarımız arasındadır.
İslam ahlakında helal kazanç ve helal lokma üzerinde önemle durulur. İnsan yalnızca ne yediğini değil, nasıl kazandığını ve başkalarının hakkına riayet edip etmediğini de düşünmelidir. Haksız kazançtan kaçınmak, ölçüde ve tartıda dürüst olmak, emaneti korumak ve kul hakkına girmemek manevi hayatın temel meselelerindendir.
Beslenmede ölçülü olmak da önemlidir. Gereğinden fazla yemek, sağlığı olumsuz etkileyebilir; yetersiz beslenmek de bedene zarar verebilir. Bu nedenle insan, kendi sağlık durumuna uygun ve dengeli bir yaşam sürmeye gayret etmelidir.
Tasavvufi anlatımlarda bazı letaif kavramları çeşitli organlarla sembolik biçimde ilişkilendirilmiştir. Fakat bu ilişkileri tıbbi gerçekler olarak kabul etmemek gerekir. Karaciğer, böbrek, dalak ve diğer organların kendilerine özgü biyolojik görevleri vardır. Bunların işleyişini manevi mertebelerle veya belirli zikir sayılarıyla açıklamak, bilimsel olarak doğrulanmış bir yaklaşım değildir.
Aynı şekilde, insanın bedeninde duyduğu her sesi, hissettiği her hareketi veya yaşadığı her olağan dışı deneyimi meleklerden ya da başka görünmeyen varlıklardan gelen bir mesaj olarak değerlendirmesi doğru olmaz. İnsan böyle durumlarda aceleci hükümlere varmamalı; gerektiğinde sağlık uzmanlarından yardım almalı ve manevi konularda güvenilir bilgiye başvurmalıdır.
Temizlik de hem beden sağlığı hem de ibadet hayatı bakımından önemlidir. Müslüman kültüründe yaygın olarak kullanılan “Temizlik imandandır” sözü, temizliğin dinî ve ahlakî hayattaki yerini hatırlatır. Temiz olmak yalnızca dış görünüşe dikkat etmek değildir; yaşadığımız çevreyi korumak, başkalarına rahatsızlık vermemek ve ortak alanları temiz tutmak da bu anlayışın içindedir.
Zikir, Kalp ve Davranış Arasındaki Bağ
Zikir, insanın Allah’ı hatırlamasına yardımcı olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Bu ayet, insanın Allah’ı anmasının manevi değerini hatırlatır. Bununla birlikte, zikrin her insanda aynı duygusal sonucu meydana getireceği veya bütün sıkıntıları kendiliğinden ortadan kaldıracağı şeklinde kesin bir hüküm çıkarmamak gerekir. İnsan bazen huzurlu, bazen sıkıntılı olabilir. İman ve ibadet hayatı, insanın bütün insani duygularını bir anda ortadan kaldırmaz; ona zorluklar karşısında yönünü ve sorumluluğunu hatırlatır.
Zikirle birlikte dua etmek, Kur’an okumak, tefekkür etmek, iyilik yapmak ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak manevi gelişimi destekleyen davranışlardır. İnsan ibadetlerini gösteriş için değil, samimiyetle yerine getirmeye çalışmalıdır.
Allah’ın isimlerini anarken o isimlerin ifade ettiği anlamları düşünmek de faydalıdır. Allah’ın Gafûr ismini anan kişi bağışlanmayı dilemeli ve kendisi de başkalarını affetmeye gayret etmelidir. Allah’ın Kerîm ismini anan kişi cömertliği öğrenmeli, Allah’ın Adl ismini anan kişi adaletten ayrılmamaya çalışmalıdır.
Böylece zikir ile ahlak arasında bir bağ kurulmuş olur. Dilin Allah’ı anması kadar, elin ve davranışların da iyiliğe yönelmesi önemlidir. İnsan bir yandan zikirle meşgul olurken diğer yandan insanlara eziyet ediyorsa, kendi davranışlarını yeniden değerlendirmelidir.
Levh-i Mahfuz ve Gayb Bilgisi
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz kavramından söz edilir. Burûc suresinde şöyle buyrulur:
“Hayır! O, şerefli bir Kur’an’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.”
(Burûc, 85/21-22)
Ra’d suresinde ise şöyle buyrulur:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ana kitap O’nun katındadır.”
(Ra’d, 13/39)
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz, Allah’ın bilgisi ve ilahî takdir bağlamında ele alınan bir kavramdır. Zuhruf suresinin dördüncü ayetinde de Kur’an’ın ana kitapta bulunduğu bildirilir. Hadîd suresinin yirmi ikinci ayeti ise yeryüzünde ve insanların başına gelen musibetlerin Allah’ın bilgisi dışında olmadığını ifade eder.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın bilgi sınırlarını da hatırlaması gerekir. Allah’ın ilmi sınırsızdır; insanın bilgisi ise sınırlıdır. Bu nedenle gayba ilişkin konularda, Kur’an ve güvenilir dinî kaynakların bildirdiği sınırların ötesinde kesin hükümler vermekten kaçınmak gerekir.
Günümüzde bazı anlatımlarda Levh-i Mahfuz, bilgisayarın hafızasına veya sabit diskine benzetilir. Böyle bir benzetme, konuyu anlamayı kolaylaştırmak için kullanılan bir örnek olabilir. Ancak bu, Kur’an’ın kendi açıklaması değildir ve Levh-i Mahfuz’un mahiyetini fiziksel bir bilgisayar sistemiyle açıklamak anlamına gelmez.
A‘lâ suresinde Peygamberimize okuması ve vahyi unutmamasıyla ilgili ilahî bildirimler yer alır. Bu ayetleri bilgisayar hafızası, veri depolama veya insan beyninin teknik işleyişiyle doğrudan özdeşleştirmek doğru değildir. Benzetmeler, yalnızca konuyu açıklamaya yardımcı oldukları ölçüde kullanılmalıdır.
İnsan Allah’ın ilmine inanırken kendi bilgisinin sınırlılığını da kabul etmelidir. Bilmediği konularda kesin konuşmamak, her duyduğunu doğru saymamak ve dinî meselelerde güvenilir bilgiye yönelmek de ilim ahlakının bir gereğidir.
İnsan, Gayb ve Manevi Sorumluluk
Manevi eğitimde insanın karşılaşabileceği rüyalar, içsel duygular ve kişisel tecrübeler üzerinde düşünülmesi mümkündür. Ancak bunları tek başına kesin bir dinî delil veya geleceğe ilişkin tartışmasız bir haber olarak değerlendirmek doğru değildir.
Bir kimsenin kalbine gelen her düşünceyi ilham sayması, her rüyayı ilahî bir işaret olarak görmesi veya kendisini özel bir göreve seçilmiş kabul etmesi, insanı yanılgıya düşürebilir. Bu nedenle insan, yaşadığı manevi tecrübeleri ölçülü değerlendirmeli; onları Kur’an’ın temel ilkeleri, güzel ahlak ve güvenilir dinî bilgi ışığında düşünmelidir.
İslam ahlakında tevazu önemli bir erdemdir. İnsan kendisini başkalarından üstün görmemeli, manevi tecrübelerini insanlara üstünlük taslamak için kullanmamalıdır. Gerçekten olgunlaşmak isteyen kimse, kendisine verilen imkânları iyilik, adalet ve merhamet yolunda kullanmaya çalışır.
Kur’an-ı Kerim’de insanın namazı, ibadeti, hayatı ve ölümüyle ilgili şu ifade yer alır:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En‘âm, 6/162)
Bu ayet, insanın hayatını Allah’a kulluk bilinciyle düzenlemesini hatırlatır. Kulluk yalnızca belirli vakitlerde yapılan ibadetlerden ibaret değildir. Dürüstlük, merhamet, adalet, helal kazanç, aile sorumluluğu ve insanlara faydalı olma gayreti de ahlaklı bir hayatın önemli parçalarıdır.
Bazı tasavvufi anlatımlarda gelecekte yaşanacak olaylar, özel manevi görevler veya belirli sayıdaki insanların seçilmişliği hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. Ancak bu tür yorumları kesin dinî bilgi olarak sunmamak gerekir. Geleceği ve gaybı bütünüyle bilen Allah’tır. İnsan kendi sorumluluğuna odaklanmalı, kendisini özel bir makama layık gördüğü için başkalarını küçümsememelidir.
Mehdî inancı, İslam düşüncesinde farklı kaynaklar ve yorumlar çerçevesinde ele alınan bir konudur. Bu mesele hakkında konuşurken kesinliği bulunmayan ayrıntıları tartışmasız gerçekler gibi anlatmak yerine, dinî kaynakların güvenilirliğine ve âlimlerin değerlendirmelerine dikkat etmek gerekir. Hiç kimse yalnızca bir rüyaya, bir hisse veya kişisel yorumuna dayanarak kendisinin ya da başkasının gelecekte özel bir manevi göreve sahip olduğunu kesin biçimde ilan etmemelidir.
Manevi yolculuğumuzda asıl hedef, gelecekte kimin hangi görevi üstleneceğini iddia etmek değil; bugün üzerimize düşen kulluk sorumluluğunu yerine getirmektir. İnsan hakkı gözetmeli, haksızlıktan kaçınmalı, iyiliği desteklemeli ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
İstikamet Duası ve Bölümün Sonu
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak tanımayı ve ona uymayı nasip eyle. Yanlış olanı fark etmeyi ve ondan uzak durmayı ihsan eyle. Kalplerimizi kibirden, gösterişten, hasetten ve kötü niyetlerden arındır. Zikirlerimizi samimiyetle yapmayı, öğrendiklerimizi güzel ahlakla yaşamayı ve insanlara faydalı olmayı bizlere nasip eyle.
Rabbim! Bizleri kendi kusurlarını görebilen, hatalarından dönebilen, başkalarının haklarına riayet eden ve doğru yolda sebat göstermeye çalışan kullarından eyle. Bizi bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermekten, nefsimize aldanmaktan ve kendimizi başkalarından üstün görmekten koru. Âmin.
İkinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: UNUTKANLIK, HAFIZAYI GÜÇLENDİRME VE FAYDALI İLİM
Unutkanlık ve Hafızanın Önemi
İnsan hayatında hafızanın önemli bir yeri vardır. Öğrendiğimiz bilgileri hatırlamak, tecrübelerimizden yararlanmak, ibadetlerimizi yerine getirmek ve günlük işlerimizi düzenlemek için hafızamıza ihtiyaç duyarız. Bununla birlikte, her insan zaman zaman unutabilir. Bir ismi, bir sözü veya yapması gereken bir işi unutmak, tek başına kişinin hafızasının zayıf olduğu anlamına gelmez.
Unutkanlığın birçok sebebi olabilir. Dikkatin dağılması, uykusuzluk, stres, yoğun zihinsel yorgunluk ve düzensiz çalışma, bilgileri hatırlamamızı güçleştirebilir. Bazı sağlık sorunları ve kullanılan ilaçlar da hafızayı etkileyebilir. Bu sebeple unutkanlığın her türünü yalnızca manevi bir eksiklikle açıklamak doğru değildir.
İnsan hem bedenine hem de ruhuna özen göstermelidir. Manevi hayatını güçlendirmek için dua etmeli, zikirle meşgul olmalı ve güzel ahlakı geliştirmeye çalışmalıdır. Bunun yanında yeterli uyumaya, dengeli beslenmeye, hareket etmeye ve zihnini düzenli çalıştırmaya da dikkat etmelidir.
Unutkanlık sürekli hâle gelmişse, giderek artıyorsa veya kişinin günlük hayatını etkiliyorsa bir sağlık uzmanına başvurması uygun olur. Özellikle aniden ortaya çıkan belirgin kafa karışıklığı veya hafıza kaybı gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirir.
Hafızayı Güçlendirmeye Yardımcı Alışkanlıklar
Hafızayı geliştirmek isteyen kimse öncelikle düzenli bir çalışma alışkanlığı edinmelidir. Bilgiyi bir defa okuyup tamamen öğrenmeyi beklemek yerine, belirli aralıklarla tekrar etmek daha faydalıdır.
Bir konuyu öğrenirken şu yöntemlerden yararlanabiliriz:
Dikkatli okumak: Öğrenmek istediğimiz metni acele etmeden okumalı, ana fikrini anlamaya çalışmalıyız. Anlamadan yapılan tekrarlar, bilgilerin kalıcı olmasını zorlaştırabilir.
Anladığını kendi cümleleriyle anlatmak: Bir konuyu okuduktan sonra kitabı veya metni kapatıp öğrendiklerimizi kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışabiliriz. Böylece hangi noktaları gerçekten öğrendiğimizi fark ederiz.
Aralıklı tekrar yapmak: Öğrendiğimiz bilgileri yalnızca aynı gün tekrar etmek yerine ertesi gün, birkaç gün sonra ve daha ileriki zamanlarda yeniden gözden geçirmek faydalı olabilir.
Not tutmak: Önemli bilgileri kısa ve anlaşılır notlar hâlinde yazmak, daha sonra bunlara yeniden dönmemizi kolaylaştırır. Notların düzenli olması, aradığımız bilgiyi hızlıca bulmamıza da yardımcı olur.
Öğrendiklerimizi uygulamak: Bir bilgi üzerinde düşünmek ve onu uygun bir yerde kullanmak, öğrenmeyi pekiştirebilir. Dinî bilgileri öğrenirken de yalnızca ezberlemekle yetinmeyip anlamlarını ve günlük hayattaki karşılıklarını düşünmek önemlidir.
Yeterli uyumak: Uyku, öğrenilen bilgilerin hafızada pekişmesinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle sürekli uykusuz kalmak yerine, yaşımıza ve ihtiyaçlarımıza uygun bir uyku düzeni kurmaya çalışmalıyız.
Hareket etmek: Düzenli yürüyüş ve kişinin sağlık durumuna uygun fiziksel etkinlikler, genel sağlıkla birlikte zihinsel işlevleri de destekleyebilir.
Dengeli beslenmek: Sebze, meyve, tam tahıl, uygun protein kaynakları ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme düzeni önemlidir. Tek bir yiyeceğin hafızayı kesin olarak güçlendirdiğini veya bütün unutkanlık sorunlarını giderdiğini söylemek doğru değildir.
Bu alışkanlıklar birlikte uygulandığında öğrenmeyi kolaylaştırabilir. Ancak her insanın öğrenme biçimi ve ihtiyaçları farklıdır. Kendimize uygun bir düzen belirlemek ve bu düzeni sabırla sürdürmek gerekir.
Faydalı İlim ve Ezberin Ötesine Geçmek
İlim öğrenmek, insanın hayatını güzelleştiren önemli bir uğraştır. Ancak bilgi yalnızca ezberlenen sözlerden ibaret değildir. Bir insan çok sayıda cümleyi ezberleyebilir; fakat onların anlamını kavramıyor ve gerektiğinde kullanamıyorsa öğrendiklerinden yeterince yararlanamayabilir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
(Alak, 96/1)
Okumak, öğrenmek, anlamak ve üzerinde düşünmek insanın bilgi yolculuğunda birbirini tamamlayan aşamalardır. İnsan öğrendiği bilgiyi sorgulamalı, kaynağını araştırmalı ve onu doğru anlamaya çalışmalıdır.
Özellikle dinî konularda bir sözü yalnızca birinden duyduğu için kesin bilgi kabul etmemelidir. Ayetlerin anlamını güvenilir kaynaklardan öğrenmeli, hadislerin sıhhati konusunda dikkatli olmalı ve bilmediği meselelerde ehil kimselere danışmalıdır.
İlim, insanı kibirli hâle getirmemelidir. Tam tersine, insan öğrendikçe bilmediklerinin de farkına varır. Başkalarının bilgisine saygı göstermek, gerektiğinde soru sormak ve yanlışını kabul etmek ilim ahlakının parçalarıdır.
Faydalı ilim, insanın kendisine ve başkalarına yarar sağlayan bilgidir. Öğrendiğimiz bilgileri iyilikte kullanmak, başkalarının haklarını korumak ve doğru davranışlara yönelmek de öğrenmenin amacına ulaşmasına yardımcı olur.
Zikir ve Hafıza İçin Dua
Manevi geleneklerde hafıza, ilim ve muhafaza niyetiyle Allah’ın güzel isimleriyle dua etmek yaygındır. Raşidi zikir geleneğinde de “Ya Hafîz” ve “Ya Muhafız” isimleri üzerinde durulabilir. Bunları zikreden kimse, Allah’tan kendisini korumasını, öğrendiği faydalı bilgileri hatırlamasını ve ilmini hayırlı işlerde kullanmasını isteyebilir.
Zikir ve dua, ibadet niyetiyle yapılır. Belirli bir ismin belirli sayıda tekrarlanmasının hafızayı kesin olarak güçlendireceği veya tıbbi bir rahatsızlığı mutlaka gidereceği yönünde bilimsel bir garanti vermemek gerekir. Dua, insanın Allah’a yönelmesinin ve ihtiyaçlarını O’na arz etmesinin bir yoludur.
İlim ve rızık için yapılan dualardan biri şöyledir:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
Okunuşu: Allahümme innî es’elüke ilmen nâfi’an ve rizkan vâsi’an ve şifâen min külli dâ’.
Anlamı: Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalığa karşı şifa dilerim.
İnsan bu duayı okurken yalnızca bilgi sahibi olmayı değil, öğrendiği bilgilerin kendisine ve başkalarına fayda vermesini de dilemelidir. Çünkü ilmin kıymeti, onun hayırlı bir amaçla kullanılmasında da ortaya çıkar.
Faydalı Bilgi ile Gereksiz Bilgi Arasındaki Fark
İnsan hayatında her bilgi aynı derecede önemli değildir. Günlük hayatımızda bize yarar sağlayan, sorumluluklarımızı yerine getirmemize yardımcı olan ve doğru kararlar almamızı kolaylaştıran bilgilere öncelik vermeliyiz.
Bir insanın yüzlerce bilgiyi ezberlemesi mümkündür; fakat temel sorumluluklarını yerine getirmemesi, öğrendiklerinden yeterince yararlanamadığını gösterebilir. Bu sebeple öğrenirken hem bilgiyi hem de onun amacını düşünmek gerekir.
Bunu anlatmak için şöyle bir örnek verilebilir:
Bir yolcu, bilmediği bir yerde yolunu kaybettiğinde kendisine yardımcı olacak bir bilgiyi zamanında öğrenmemiş olabilir. Daha sonra aynı güçlükle karşılaştığında, ihtiyacı olan bilgiye önceden sahip olmasının ne kadar önemli olduğunu anlar.
İnsan bazen tedbirini iş işten geçtikten sonra hatırlar. Oysa faydalı bilgiyi ihtiyaç ortaya çıkmadan öğrenmek, karşılaştığımız sorunları daha kolay çözmemize yardımcı olur.
Bu nedenle insan, dinî ve dünyevi sorumlulukları için gerekli bilgileri zamanında öğrenmeye gayret etmelidir. İbadetlerini doğru yerine getirmek, ailesine karşı görevlerini bilmek, sağlığını korumak ve insanlarla güzel ilişkiler kurmak da öğrenmenin önemli alanlarıdır.
Hafızayı Desteklemek İçin Yazmak ve Tekrar Etmek
İnsan zihninin bilgiyi işleme ve hatırlama kapasitesi sınırlıdır. Bu yüzden her şeyi yalnızca hafızamızda tutmaya çalışmak yerine, gerekli bilgileri yazılı olarak kaydetmek faydalı olabilir.
Bir deftere not almak, önemli tarihleri takvime yazmak, yapılacak işleri listelemek ve öğrenilen konuların özetini çıkarmak günlük hayatı kolaylaştırır. Bilgisayarlar ve telefonlar da hatırlatıcı ve kayıt aracı olarak kullanılabilir.
Ancak teknolojik araçların sağladığı kolaylık, düşünmenin ve anlamanın yerini bütünüyle almamalıdır. Bir bilgiyi kaydetmek başka, onu kavramak başkadır. Kayıtlarımızı gerektiğinde gözden geçirmek, öğrendiklerimizi tekrar etmek ve bilgiyi doğru kullanmayı öğrenmek önemlidir.
İnsan bazen bir metni tekrar tekrar okuduğu hâlde onu yeterince hatırlayamayabilir. Böyle bir durumda yalnızca okumayı sürdürmek yerine, metni kapatıp ana fikirleri hatırlamaya çalışabilir. Ardından metne dönerek eksiklerini kontrol edebilir. Bu yöntem, kişinin öğrenme düzeyini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
Dinî metinleri öğrenirken de aynı dikkat gösterilmelidir. Ayetleri ve duaları ezberlemek kıymetlidir; fakat bunların anlamlarını öğrenmek, doğru okumaya çalışmak ve taşıdıkları mesajı hayatımıza uygulamak da önemlidir.
Manevi Olgunlukta Sabır ve İstikamet
Tekâmül, yani olgunlaşma yolculuğu, bir anda tamamlanan bir süreç değildir. İnsan zamanla öğrenir, tecrübe kazanır, hata yapar ve hatalarından ders çıkarır. Bu yolculukta sabırlı olmak ve doğru bildiğimiz güzel davranışları sürdürmek gerekir.
Zikirde, ilim öğrenmede ve nefis terbiyesinde istikrar önemlidir. İnsan kendisini başkalarıyla kıyaslayarak ümitsizliğe düşmemeli; kendi imkânlarını, sorumluluklarını ve eksiklerini dikkate almalıdır.
Bazen insan bir konuda ilerleme kaydettiğini düşünür, bazen de aynı hatayı yeniden yaptığını fark eder. Böyle zamanlarda bütün gayretini değersiz saymak yerine, hatasını anlamaya ve yeniden gayret göstermeye çalışmalıdır.
Manevi yolculukta esas olan, yalnızca çok zikretmek veya çok bilgi ezberlemek değildir. Zikirle Allah’ı hatırlamak, ilimle doğruyu öğrenmek, nefis muhasebesiyle hataları fark etmek ve güzel ahlakla öğrendiklerimizi hayata geçirmek bir bütündür.
İnsan dilini kötü sözden, kalbini kinden, davranışlarını haksızlıktan korumaya gayret etmelidir. Bir başkasının hakkını gözetmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, verdiği sözü tutmak ve emanete riayet etmek de manevi olgunluğun günlük hayattaki yansımalarıdır.
Zikir insanı Allah’a yöneltmeli; ilim, doğruyu yanlıştan ayırmasına yardımcı olmalı; nefis terbiyesi ise kendisini sorgulama ve hatalarını düzeltme iradesini güçlendirmelidir.
Vaazın Sonu ve Dua
Rabbim! Bizlere faydalı ilim, hayırlı amel ve güzel ahlak nasip eyle. Öğrendiklerimizi unutmaktan, bildiğimiz doğrulara aykırı davranmaktan ve ilmimizi kibir vesilesi yapmaktan bizleri koru.
Kalplerimizi zikrinle huzura yönelt. Nefsimizi terbiye etmeyi, hatalarımızı fark etmeyi ve yanlışlarımızdan dönmeyi bizlere nasip eyle. Ailemize, çevremize ve bütün insanlara karşı merhametli, adaletli ve dürüst olmayı bizlere öğret.
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Okunuşu: Allahümme erinâ’l-hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû, ve erinâ’l-bâtıle bâtılan verzuknâ ictinâbehû.
Anlamı: Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi Rabbil âlemîn.
Anlamı: Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözüdür.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Okunuşu: Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Anlamı: Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar©glan
2018 Vaazı — Son Bölümün Sonu
(Kar©glan’ın 11 Şubat 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ ثُمَّ رَدَدْنَاهُ أَسْفَلَ سَافِلِينَ
Lekad halaknel insâne fî ahseni takvîm. Sümme radednâhu esfele sâfilîn.
Meali:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.” (Tîn suresi, 4-5. ayetler.)
Peygamber Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’den Rivayet Edilen Bir Söz:
“Âlimler, peygamberlerin varisleridir.”
Bu rivayet, ilmin ve âlimlerin sorumluluğunun önemini anlatır. Âlim olmak yalnızca bilgi sahibi olmak değildir; öğrenilen bilgiyi doğru anlamak, güzel ahlakla yaşamak ve insanlara faydalı olmak da gerekir.
“Benim ümmetimin âlimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.” sözü de bazı kaynaklarda rivayet olarak aktarılır. Ancak bu sözün hadis olarak sıhhati konusunda ihtiyatlı davranmak gerekir. Dinî bir sözü Peygamber Efendimiz’e nispet ederken kaynağını ve güvenilirlik derecesini araştırmak önemlidir.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
YOLCULUĞUMUZA BAŞLIYORUZ
Bütün hak tarikatların ve tasavvuf yollarının temel hedeflerinden biri, insanın nefsini terbiye etmesi, ahlakını güzelleştirmesi ve Allah’a yakınlaşmak için gayret göstermesidir. Tasavvufta bu manevi eğitim sürecine seyri sülûk denilir. Bu yolculukta zikir, ibadet, güzel ahlak, nefis muhasebesi ve mürşidin rehberliği önemli yer tutar.
Peki, zikir bu yolculukta nasıl bir rol oynar?
Bazı tarikatlarda Allah’ın ismini zikretmeye, bazılarında ise belirli esmâların ve duaların okunmasına ağırlık verilir. Zikirlerin sayıları ve uygulanış şekilleri de tarikatların usullerine göre değişebilir. Örneğin, bazı geleneklerde günlük belirli sayılarda “Allah” ismi zikredilir; bazı uygulamalarda ise kalp ve diğer letaiflerin zikri üzerinde durulur.
Burada şu soruyu sormak istiyorum: Allah bizim hâlimizi ve söylediklerimizi bilmiyor mu? Bir insanın Allah’a kendisini duyurabilmek için binlerce defa Allah demesi mi gerekir?
Elbette Allah işitmekten ve bilmekten uzak değildir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
Ve lekad halaknel insâne ve na’lemu mâ tuvesvisu bihî nefsuhu ve nahnu akrabu ileyhi min hablil verîd.
Meali:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biliriz. Çünkü biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf suresi, 16. ayet.)
Allah’ın insanın hâlini bilmesi, zikrin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Zikir, Allah’a bilgi ulaştırmak için değil; kulun Allah’ı hatırlaması, kalbini gafletten uzaklaştırması ve kulluk bilincini canlı tutması için yapılır.
Bir insandan su istemek için onun adını binlerce defa söylemek gerekmediği gibi, Allah’ın da kulunun kendisini hatırlaması için bir bilgiye ihtiyacı yoktur. Ancak insanın kendisi unutabilir, gaflete düşebilir ve nefsinin arzularına kapılabilir. Zikir, işte bu unutkanlığa karşı bir manevi hatırlatmadır.
Öyleyse belirli sayılarda zikir çekmek neden bazı tarikatlarda önemsenir? Bu sayıların bir anlamı var mıdır? Bunlar gelişigüzel belirlenmiş sayılar mıdır, yoksa belirli bir manevi eğitim usulünün parçası mıdır?
Bu soruları cevaplarken iki hususu birbirinden ayırmak gerekir: Birincisi, Kur’an ve sünnette açıkça bildirilen zikirler ve ibadetlerdir. İkincisi ise tasavvuf geleneklerinde manevi eğitim amacıyla belirlenen özel uygulamalardır. İkinci gruptaki uygulamaların tamamını doğrudan dinin kesin emri gibi değerlendirmemek gerekir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا اللَّهَ ذِكْرًا كَثِيرًا
Yâ eyyuhellezîne âmenûzkurullâhe zikran kesîrâ.
Meali:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzâb suresi, 41. ayet.)
Bu ayet, Allah’ı çokça anmanın önemini bildirir. Zikrin değeri yalnızca sayıyla ölçülmez. Dilin Allah’ı anması kadar kalbin uyanık olması, insanın davranışlarını düzeltmesi ve zikrin ahlaka yansıması da önemlidir.
ZİKİR, NEFSİN TEZKİYESİ VE KALBİN UYANIKLIĞI
Kur’an-ı Kerim’de A‘lâ suresinin 6-15. ayetlerinde şöyle buyrulur:
سَنُقْرِئُكَ فَلَا تَنْسَىٰ إِلَّا مَا شَاءَ اللَّهُ إِنَّهُ يَعْلَمُ الْجَهْرَ وَمَا يَخْفَىٰ وَنُيَسِّرُكَ لِلْيُسْرَىٰ فَذَكِّرْ إِنْ نَفَعَتِ الذِّكْرَىٰ سَيَذَّكَّرُ مَنْ يَخْشَىٰ وَيَتَجَنَّبُهَا الْأَشْقَى الَّذِي يَصْلَى النَّارَ الْكُبْرَىٰ ثُمَّ لَا يَمُوتُ فِيهَا وَلَا يَحْيَىٰ قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّىٰ وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّىٰ
Meali:
“Sana okutacağız ve sen unutmayacaksın. Ancak Allah’ın dilediği başka. Şüphesiz O, açığı da gizliyi de bilir. Seni en kolay olana muvaffak kılacağız. O hâlde öğüt fayda verirse öğüt ver. Allah’a karşı derin saygı duyan kimse öğüt alacaktır. En bedbaht olan ise ondan kaçınacaktır. O, en büyük ateşe girecektir. Sonra orada ne ölür ne de yaşar. Arınan kimse gerçekten kurtuluşa ermiştir. Rabbinin adını anıp namaz kılmıştır.” (A‘lâ suresi, 6-15. ayetlerin anlamı.)
Bu ayetlerde hatırlatmanın, Allah’ı anmanın, namazın ve nefsin arındırılmasının önemi üzerinde durulur. İnsan, bildiği hakikatleri zamanla unutabilir. Bu sebeple öğrendiklerini tekrar etmesi, öğüt dinlemesi ve bildiklerini davranışlarına yansıtması gerekir.
Tasavvuf yolunda zikir, insanın kendisini hesaba çekmesine yardımcı olabilir. Fakat yalnızca dil ile zikir çekip davranışlarını düzeltmemek, zikrin amaçlarından uzaklaşmak demektir. Bir insan Allah’ı anıyor ama insanlara haksızlık ediyor, yalan söylüyor veya kul hakkını gözetmiyorsa, zikrin ahlakına yansıması konusunda kendisini yeniden değerlendirmelidir.
EBced HESABI VE FREKANS KAVRAMI
Tasavvuf geleneğinde bazı isimlerin ve harflerin sayısal değerlerini ele alan ebced hesabı kullanılmıştır. Örneğin, “Allah” lafzının geleneksel ebced hesabındaki değeri 66 olarak kabul edilir. Bazı zikir usullerinde bu tür sayısal değerler, belirli uygulamaların düzenlenmesinde sembolik veya geleneksel bir anlam taşıyabilir.
Ancak burada önemli bir ayrımı yapmak gerekir: Ebced değeri ile fiziksel frekans aynı şey değildir. Bir ismin ebced değerinin 66 olması, onun fiziksel olarak 66 hertz frekansında yayıldığını göstermez. Aynı şekilde, bir zikir 5.000 defa tekrar edildiğinde 5.000 ile 66'nın çarpımından elde edilen 330.000 sayısı da kişinin kalbinin 330.000 hertz frekansında yayın yaptığı anlamına gelmez.
Hertz, fiziksel olaylarda saniyedeki titreşim sayısını ifade eden bir ölçü birimidir. Megahertz ise bir milyon hertze karşılık gelir. Radyo istasyonlarının yayın frekansları elektromanyetik dalgalarla ilgilidir. İnsan kalbinin elektriksel etkinliği ölçülebilir; ancak bu ölçümler ile bir ismin ebced değerini doğrudan eşitlemek bilimsel olarak doğrulanmış bir yöntem değildir.
Örneğin, Avusturya'da bir radyo istasyonunun belirli bir megahertz değerinden yayın yapması ile bir insanın Allah’ı belirli sayıda zikretmesi, fiziksel açıdan aynı türden bir olay değildir. Bu iki konuyu birbirine benzeterek manevi bir düşünce anlatmak mümkün olsa da, böyle bir benzetmeyi bilimsel bir kanıt olarak sunmamak gerekir.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum? Çünkü insan, manevi yolculuğunda hem kalbini hem de aklını kullanmalıdır. Tasavvufî kavramları anlamaya çalışırken bilimsel terimlerin gerçek anlamlarını da korumalıyız. Manevi tecrübeler kişisel olarak değerli olabilir; fakat bir tecrübeyi herkes için geçerli, ölçülmüş ve kanıtlanmış bir fizik kuralı gibi anlatmak doğru olmaz.
ZİKİRDE SAYI, DEVAMLILIK VE İHLAS
Bazı tarikatlarda günlük zikirler belirli sayılara bağlanır. Bu sayılar, kişinin kendisine verilen manevi eğitim programını takip etmesine ve düzenli çalışmasına yardımcı olabilir. Ancak belirli bir sayının bütün insanlar için aynı manevi sonucu doğuracağını söylemek doğru değildir.
İnsanların güçleri, imkânları ve günlük sorumlulukları farklıdır. Zikir, kişinin ibadetlerini aksatmasına, sağlığını ihmal etmesine veya ailesine ve çevresine karşı sorumluluklarını unutmasına yol açmamalıdır. Esas olan, kişinin imkânları ölçüsünde istikrarlı bir şekilde ibadet etmesi, ihlasını koruması ve güzel ahlakını geliştirmesidir.
Tasavvuf geleneğinde kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâ gibi letaif kavramları da manevi eğitim çerçevesinde ele alınır. Bu kavramların açıklamaları tarikatlara ve tasavvufî ekollere göre değişebilir. Bunları fiziksel organların belirli titreşimleriyle veya bilimsel olarak tespit edilmiş frekanslarla birebir eşleştirmek doğru değildir.
Bir insanın manevi gelişimi, yalnızca zikir sayısını artırmasıyla ölçülemez. Sabır, tevazu, doğruluk, merhamet, helal-haram hassasiyeti ve insanlara karşı adaletli davranmak da bu yolculuğun önemli ölçülerindendir.
Zikir çeken insan, her şeyden önce kendi nefsini sorgulamalıdır: Daha sabırlı oldum mu? Öfkemi kontrol edebiliyor muyum? İnsanların haklarına daha fazla dikkat ediyor muyum? Bilmediğim konularda kesin hükümler vermekten kaçınıyor muyum? Öğrendiğim bilgileri faydalı işlerde kullanıyor muyum?
İşte zikir, insanı bu sorularla yüzleştiriyor ve kendisini düzeltmesine yardımcı oluyorsa, manevi hayatında önemli bir yer tutuyor demektir.
Birinci Bölümün Sonu
Devamında letaif kavramları, nefis terbiyesi, kalbin ve bedenin manevi eğitimdeki yeri ile hafıza ve öğrenme konularını ele alacağız.
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
İKİNCİ BÖLÜM: LETAİF, NEFİS TERBİYESİ VE MANEVİ EĞİTİM
Esma-i Hüsna ve Ebced Değerleri
Tasavvuf geleneğinde Allah’ın güzel isimleriyle zikir yapmak önemli bir yere sahiptir. Bazı geleneklerde bu isimlerin ebced değerleri de zikredilir. Ebced, harflere sayısal değerler verilmesine dayanan geleneksel bir hesaplama yöntemidir. Ancak bu değerleri fiziksel frekanslarla veya insan bedenindeki belirli organların çalışma sistemiyle aynı şeymiş gibi değerlendirmemek gerekir.
Örneğin, geleneksel ebced hesaplamalarında bazı Esma-i Hüsna isimleri için şu değerler zikredilir:
Ya Rahmân: 298
Ya Kaviyy: 116
Ya Semî: 180
Ya Müteâlî: 551
Ya Hakk: 108
Ya Kuddûs: 170
Ya Bâtın: 62
Ya Adl: 104
Ya Rahîm: 258
Ya Metîn: 500
Bu değerler, kullanılan yazım ve hesaplama usulüne göre değişiklik gösterebilir. Bunları kesin bilimsel frekanslar veya her insanda aynı sonucu meydana getiren ölçümler olarak görmemek gerekir.
Zikrin asıl gayesi, Allah’ı anmak, kalbi gafletten uzaklaştırmak, insanın ahlakını güzelleştirmek ve kulluk bilincini güçlendirmektir. Bir kimsenin zikri yalnızca diliyle söylemesi değil, zikrettiği ismin anlamını kavramaya çalışması ve o anlamın gerektirdiği ahlakı hayatına taşıması da önemlidir.
Mesela Allah’ın Rahîm ismini zikreden bir insan, merhametli olmaya; Adl ismini zikreden bir insan, adaletli davranmaya; Hakk ismini zikreden bir insan da doğru sözlü ve dürüst olmaya gayret etmelidir. Böylece zikir, yalnızca tekrar edilen sözlerden ibaret kalmaz; insanın davranışlarına da yansır.
Letaif Kavramı ve Manevi Terbiye
Tasavvuf geleneğinde letaif kavramı, insanın manevi yönlerini ve kalbin inceliklerini anlatmak için kullanılır. Bazı tasavvuf yollarında kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa gibi kavramlar üzerinde durulur. Farklı ekollerde bu kavramların sayısı, sıralaması ve açıklanması değişebilir.
Letaif eğitimi, bu geleneklerde insanın manevi dikkatini geliştirmesi, nefsini tanıması, kalbini kötü huylardan arındırması ve Allah’a yönelişini kuvvetlendirmesi amacıyla ele alınır.
Burada önemli bir noktayı ayırt etmek gerekir: Letaif, tasavvufun manevi eğitim anlayışına ait kavramlardır. Bunları bedenin içinde belirli noktalarda bulunan ve bilimsel olarak ölçülmüş özel frekanslar ya da ayrı organlar gibi sunmak doğru olmaz. İnsan bedeninin işleyişi tıp ve biyoloji alanlarının konusudur; tasavvufi kavramların anlamı ise manevi eğitim çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Bir müridin manevi yolculuğunda asıl dikkat etmesi gereken husus, kendisinde olağanüstü hâller aramak değildir. Önemli olan, kalbini kibirden, hasetten, kinden, gösterişten ve kötü niyetlerden arındırmaya çalışmasıdır. İnsan kendisini her gün muhasebe etmeli, hatalarını görmeli ve onları düzeltmek için gayret göstermelidir.
Çünkü manevi gelişme, yalnızca birtakım duygular hissetmekle veya farklı hâller yaşamakla ölçülmez. İnsanın öfkesini kontrol edebilmesi, emanete riayet etmesi, ailesine ve çevresine güzel davranması, hakkı gözetmesi ve yaptığı hatalardan dönmesi de manevi olgunluğun önemli işaretlerindendir.
Nefsin Mertebeleri ve Kendini Tanımak
Tasavvuf geleneğinde nefsin çeşitli mertebelerinden söz edilir. Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne ve diğer mertebeler, insanın manevi gelişimini açıklamak amacıyla ele alınan kavramlardandır.
Nefs-i emmâre, insanı kötülüğe yönelten arzularla mücadele edilmesi gereken hâli ifade eder. Nefs-i levvâme, insanın yaptığı yanlışları fark ederek kendisini sorgulamasını ve kınamasını anlatır. Nefs-i mülhime, hayra yönelme ve iyilik konusunda içsel bir duyarlılık kazanma çabasıyla ilişkilendirilir. Nefs-i mutmainne ise Allah’a iman ve teslimiyetle huzur bulmuş nefsi ifade eder.
Bu kavramlar üzerinde düşünürken insanın kendisini başkalarından üstün görmemesi gerekir. Bir kimse, kendisini yüksek bir manevi mertebeye ulaştığını düşünerek başkalarını küçümsemeye başlarsa, bu düşünce kendi nefsini yeniden sorgulamasını gerektirir.
Nefis terbiyesi, insanın kendi kusurlarını görmesiyle başlar. Başkasının hatasını görmek kolay, kendi hatasını kabul etmek ise çoğu zaman zordur. Bu nedenle insan, her gün kendisine şu soruları sorabilir:
Bugün kimin gönlünü kırdım?
Hangi davranışımda haksızlık ettim?
Öfkemin veya kibrimin tesiriyle yanlış bir söz söyledim mi?
Bir insanın hakkını üzerimde bıraktım mı?
Bugün Allah’ın rızasına uygun hangi iyiliği yaptım?
Bu sorular, insanın kendi davranışlarını değerlendirmesine yardımcı olur. Ancak kişinin kendisini sürekli suçlaması, ümitsizliğe düşmesi veya manevi açıdan değersiz görmesi de doğru değildir. Hata yapan insan tövbe edebilir, eksiklerini tamamlayabilir ve yeniden doğru yola yönelmeye çalışabilir.
Manevi terbiye, ümit ile sorumluluğu birlikte taşımaktır. İnsan Allah’ın rahmetinden ümit kesmeden, yaptığı hataların sorumluluğunu da üstlenmelidir.
Bedenin Emanet Oluşu ve Helal Lokma
İnsan bedeni, korunması ve ihtiyaçlarının gözetilmesi gereken bir emanettir. Manevi hayat ile beden sağlığını birbirine düşman iki ayrı alan gibi görmemek gerekir. Sağlığımıza dikkat etmek, temizliğe önem vermek, dengeli beslenmek ve bedenimizi gereksiz yere yıpratmamak da sorumluluklarımız arasındadır.
İslam ahlakında helal kazanç ve helal lokma üzerinde önemle durulur. İnsan yalnızca ne yediğini değil, nasıl kazandığını ve başkalarının hakkına riayet edip etmediğini de düşünmelidir. Haksız kazançtan kaçınmak, ölçüde ve tartıda dürüst olmak, emaneti korumak ve kul hakkına girmemek manevi hayatın temel meselelerindendir.
Beslenmede ölçülü olmak da önemlidir. Gereğinden fazla yemek, sağlığı olumsuz etkileyebilir; yetersiz beslenmek de bedene zarar verebilir. Bu nedenle insan, kendi sağlık durumuna uygun ve dengeli bir yaşam sürmeye gayret etmelidir.
Tasavvufi anlatımlarda bazı letaif kavramları çeşitli organlarla sembolik biçimde ilişkilendirilmiştir. Fakat bu ilişkileri tıbbi gerçekler olarak kabul etmemek gerekir. Karaciğer, böbrek, dalak ve diğer organların kendilerine özgü biyolojik görevleri vardır. Bunların işleyişini manevi mertebelerle veya belirli zikir sayılarıyla açıklamak, bilimsel olarak doğrulanmış bir yaklaşım değildir.
Aynı şekilde, insanın bedeninde duyduğu her sesi, hissettiği her hareketi veya yaşadığı her olağan dışı deneyimi meleklerden ya da başka görünmeyen varlıklardan gelen bir mesaj olarak değerlendirmesi doğru olmaz. İnsan böyle durumlarda aceleci hükümlere varmamalı; gerektiğinde sağlık uzmanlarından yardım almalı ve manevi konularda güvenilir bilgiye başvurmalıdır.
Temizlik de hem beden sağlığı hem de ibadet hayatı bakımından önemlidir. Müslüman kültüründe yaygın olarak kullanılan “Temizlik imandandır” sözü, temizliğin dinî ve ahlakî hayattaki yerini hatırlatır. Temiz olmak yalnızca dış görünüşe dikkat etmek değildir; yaşadığımız çevreyi korumak, başkalarına rahatsızlık vermemek ve ortak alanları temiz tutmak da bu anlayışın içindedir.
Zikir, Kalp ve Davranış Arasındaki Bağ
Zikir, insanın Allah’ı hatırlamasına yardımcı olan bir ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d, 13/28)
Bu ayet, insanın Allah’ı anmasının manevi değerini hatırlatır. Bununla birlikte, zikrin her insanda aynı duygusal sonucu meydana getireceği veya bütün sıkıntıları kendiliğinden ortadan kaldıracağı şeklinde kesin bir hüküm çıkarmamak gerekir. İnsan bazen huzurlu, bazen sıkıntılı olabilir. İman ve ibadet hayatı, insanın bütün insani duygularını bir anda ortadan kaldırmaz; ona zorluklar karşısında yönünü ve sorumluluğunu hatırlatır.
Zikirle birlikte dua etmek, Kur’an okumak, tefekkür etmek, iyilik yapmak ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşmak manevi gelişimi destekleyen davranışlardır. İnsan ibadetlerini gösteriş için değil, samimiyetle yerine getirmeye çalışmalıdır.
Allah’ın isimlerini anarken o isimlerin ifade ettiği anlamları düşünmek de faydalıdır. Allah’ın Gafûr ismini anan kişi bağışlanmayı dilemeli ve kendisi de başkalarını affetmeye gayret etmelidir. Allah’ın Kerîm ismini anan kişi cömertliği öğrenmeli, Allah’ın Adl ismini anan kişi adaletten ayrılmamaya çalışmalıdır.
Böylece zikir ile ahlak arasında bir bağ kurulmuş olur. Dilin Allah’ı anması kadar, elin ve davranışların da iyiliğe yönelmesi önemlidir. İnsan bir yandan zikirle meşgul olurken diğer yandan insanlara eziyet ediyorsa, kendi davranışlarını yeniden değerlendirmelidir.
Levh-i Mahfuz ve Gayb Bilgisi
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz kavramından söz edilir. Burûc suresinde şöyle buyrulur:
“Hayır! O, şerefli bir Kur’an’dır. Levh-i Mahfuz’dadır.”
(Burûc, 85/21-22)
Ra’d suresinde ise şöyle buyrulur:
“Allah dilediğini siler, dilediğini bırakır. Ana kitap O’nun katındadır.”
(Ra’d, 13/39)
Kur’an-ı Kerim’de Levh-i Mahfuz, Allah’ın bilgisi ve ilahî takdir bağlamında ele alınan bir kavramdır. Zuhruf suresinin dördüncü ayetinde de Kur’an’ın ana kitapta bulunduğu bildirilir. Hadîd suresinin yirmi ikinci ayeti ise yeryüzünde ve insanların başına gelen musibetlerin Allah’ın bilgisi dışında olmadığını ifade eder.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın bilgi sınırlarını da hatırlaması gerekir. Allah’ın ilmi sınırsızdır; insanın bilgisi ise sınırlıdır. Bu nedenle gayba ilişkin konularda, Kur’an ve güvenilir dinî kaynakların bildirdiği sınırların ötesinde kesin hükümler vermekten kaçınmak gerekir.
Günümüzde bazı anlatımlarda Levh-i Mahfuz, bilgisayarın hafızasına veya sabit diskine benzetilir. Böyle bir benzetme, konuyu anlamayı kolaylaştırmak için kullanılan bir örnek olabilir. Ancak bu, Kur’an’ın kendi açıklaması değildir ve Levh-i Mahfuz’un mahiyetini fiziksel bir bilgisayar sistemiyle açıklamak anlamına gelmez.
A‘lâ suresinde Peygamberimize okuması ve vahyi unutmamasıyla ilgili ilahî bildirimler yer alır. Bu ayetleri bilgisayar hafızası, veri depolama veya insan beyninin teknik işleyişiyle doğrudan özdeşleştirmek doğru değildir. Benzetmeler, yalnızca konuyu açıklamaya yardımcı oldukları ölçüde kullanılmalıdır.
İnsan Allah’ın ilmine inanırken kendi bilgisinin sınırlılığını da kabul etmelidir. Bilmediği konularda kesin konuşmamak, her duyduğunu doğru saymamak ve dinî meselelerde güvenilir bilgiye yönelmek de ilim ahlakının bir gereğidir.
İnsan, Gayb ve Manevi Sorumluluk
Manevi eğitimde insanın karşılaşabileceği rüyalar, içsel duygular ve kişisel tecrübeler üzerinde düşünülmesi mümkündür. Ancak bunları tek başına kesin bir dinî delil veya geleceğe ilişkin tartışmasız bir haber olarak değerlendirmek doğru değildir.
Bir kimsenin kalbine gelen her düşünceyi ilham sayması, her rüyayı ilahî bir işaret olarak görmesi veya kendisini özel bir göreve seçilmiş kabul etmesi, insanı yanılgıya düşürebilir. Bu nedenle insan, yaşadığı manevi tecrübeleri ölçülü değerlendirmeli; onları Kur’an’ın temel ilkeleri, güzel ahlak ve güvenilir dinî bilgi ışığında düşünmelidir.
İslam ahlakında tevazu önemli bir erdemdir. İnsan kendisini başkalarından üstün görmemeli, manevi tecrübelerini insanlara üstünlük taslamak için kullanmamalıdır. Gerçekten olgunlaşmak isteyen kimse, kendisine verilen imkânları iyilik, adalet ve merhamet yolunda kullanmaya çalışır.
Kur’an-ı Kerim’de insanın namazı, ibadeti, hayatı ve ölümüyle ilgili şu ifade yer alır:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En‘âm, 6/162)
Bu ayet, insanın hayatını Allah’a kulluk bilinciyle düzenlemesini hatırlatır. Kulluk yalnızca belirli vakitlerde yapılan ibadetlerden ibaret değildir. Dürüstlük, merhamet, adalet, helal kazanç, aile sorumluluğu ve insanlara faydalı olma gayreti de ahlaklı bir hayatın önemli parçalarıdır.
Bazı tasavvufi anlatımlarda gelecekte yaşanacak olaylar, özel manevi görevler veya belirli sayıdaki insanların seçilmişliği hakkında çeşitli yorumlar yapılabilir. Ancak bu tür yorumları kesin dinî bilgi olarak sunmamak gerekir. Geleceği ve gaybı bütünüyle bilen Allah’tır. İnsan kendi sorumluluğuna odaklanmalı, kendisini özel bir makama layık gördüğü için başkalarını küçümsememelidir.
Mehdî inancı, İslam düşüncesinde farklı kaynaklar ve yorumlar çerçevesinde ele alınan bir konudur. Bu mesele hakkında konuşurken kesinliği bulunmayan ayrıntıları tartışmasız gerçekler gibi anlatmak yerine, dinî kaynakların güvenilirliğine ve âlimlerin değerlendirmelerine dikkat etmek gerekir. Hiç kimse yalnızca bir rüyaya, bir hisse veya kişisel yorumuna dayanarak kendisinin ya da başkasının gelecekte özel bir manevi göreve sahip olduğunu kesin biçimde ilan etmemelidir.
Manevi yolculuğumuzda asıl hedef, gelecekte kimin hangi görevi üstleneceğini iddia etmek değil; bugün üzerimize düşen kulluk sorumluluğunu yerine getirmektir. İnsan hakkı gözetmeli, haksızlıktan kaçınmalı, iyiliği desteklemeli ve elinden geldiğince insanlara faydalı olmalıdır.
İstikamet Duası ve Bölümün Sonu
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak tanımayı ve ona uymayı nasip eyle. Yanlış olanı fark etmeyi ve ondan uzak durmayı ihsan eyle. Kalplerimizi kibirden, gösterişten, hasetten ve kötü niyetlerden arındır. Zikirlerimizi samimiyetle yapmayı, öğrendiklerimizi güzel ahlakla yaşamayı ve insanlara faydalı olmayı bizlere nasip eyle.
Rabbim! Bizleri kendi kusurlarını görebilen, hatalarından dönebilen, başkalarının haklarına riayet eden ve doğru yolda sebat göstermeye çalışan kullarından eyle. Bizi bilmediğimiz konularda kesin hükümler vermekten, nefsimize aldanmaktan ve kendimizi başkalarından üstün görmekten koru. Âmin.
İkinci Bölümün Sonu
TEKÂMÜLDE, KEMAL YOLCULUĞUNDA ZİKRİN ÖNEMİ
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: UNUTKANLIK, HAFIZAYI GÜÇLENDİRME VE FAYDALI İLİM
Unutkanlık ve Hafızanın Önemi
İnsan hayatında hafızanın önemli bir yeri vardır. Öğrendiğimiz bilgileri hatırlamak, tecrübelerimizden yararlanmak, ibadetlerimizi yerine getirmek ve günlük işlerimizi düzenlemek için hafızamıza ihtiyaç duyarız. Bununla birlikte, her insan zaman zaman unutabilir. Bir ismi, bir sözü veya yapması gereken bir işi unutmak, tek başına kişinin hafızasının zayıf olduğu anlamına gelmez.
Unutkanlığın birçok sebebi olabilir. Dikkatin dağılması, uykusuzluk, stres, yoğun zihinsel yorgunluk ve düzensiz çalışma, bilgileri hatırlamamızı güçleştirebilir. Bazı sağlık sorunları ve kullanılan ilaçlar da hafızayı etkileyebilir. Bu sebeple unutkanlığın her türünü yalnızca manevi bir eksiklikle açıklamak doğru değildir.
İnsan hem bedenine hem de ruhuna özen göstermelidir. Manevi hayatını güçlendirmek için dua etmeli, zikirle meşgul olmalı ve güzel ahlakı geliştirmeye çalışmalıdır. Bunun yanında yeterli uyumaya, dengeli beslenmeye, hareket etmeye ve zihnini düzenli çalıştırmaya da dikkat etmelidir.
Unutkanlık sürekli hâle gelmişse, giderek artıyorsa veya kişinin günlük hayatını etkiliyorsa bir sağlık uzmanına başvurması uygun olur. Özellikle aniden ortaya çıkan belirgin kafa karışıklığı veya hafıza kaybı gecikmeden tıbbi değerlendirme gerektirir.
Hafızayı Güçlendirmeye Yardımcı Alışkanlıklar
Hafızayı geliştirmek isteyen kimse öncelikle düzenli bir çalışma alışkanlığı edinmelidir. Bilgiyi bir defa okuyup tamamen öğrenmeyi beklemek yerine, belirli aralıklarla tekrar etmek daha faydalıdır.
Bir konuyu öğrenirken şu yöntemlerden yararlanabiliriz:
Dikkatli okumak: Öğrenmek istediğimiz metni acele etmeden okumalı, ana fikrini anlamaya çalışmalıyız. Anlamadan yapılan tekrarlar, bilgilerin kalıcı olmasını zorlaştırabilir.
Anladığını kendi cümleleriyle anlatmak: Bir konuyu okuduktan sonra kitabı veya metni kapatıp öğrendiklerimizi kendi cümlelerimizle anlatmaya çalışabiliriz. Böylece hangi noktaları gerçekten öğrendiğimizi fark ederiz.
Aralıklı tekrar yapmak: Öğrendiğimiz bilgileri yalnızca aynı gün tekrar etmek yerine ertesi gün, birkaç gün sonra ve daha ileriki zamanlarda yeniden gözden geçirmek faydalı olabilir.
Not tutmak: Önemli bilgileri kısa ve anlaşılır notlar hâlinde yazmak, daha sonra bunlara yeniden dönmemizi kolaylaştırır. Notların düzenli olması, aradığımız bilgiyi hızlıca bulmamıza da yardımcı olur.
Öğrendiklerimizi uygulamak: Bir bilgi üzerinde düşünmek ve onu uygun bir yerde kullanmak, öğrenmeyi pekiştirebilir. Dinî bilgileri öğrenirken de yalnızca ezberlemekle yetinmeyip anlamlarını ve günlük hayattaki karşılıklarını düşünmek önemlidir.
Yeterli uyumak: Uyku, öğrenilen bilgilerin hafızada pekişmesinde önemli bir rol oynar. Bu nedenle sürekli uykusuz kalmak yerine, yaşımıza ve ihtiyaçlarımıza uygun bir uyku düzeni kurmaya çalışmalıyız.
Hareket etmek: Düzenli yürüyüş ve kişinin sağlık durumuna uygun fiziksel etkinlikler, genel sağlıkla birlikte zihinsel işlevleri de destekleyebilir.
Dengeli beslenmek: Sebze, meyve, tam tahıl, uygun protein kaynakları ve sağlıklı yağları içeren dengeli bir beslenme düzeni önemlidir. Tek bir yiyeceğin hafızayı kesin olarak güçlendirdiğini veya bütün unutkanlık sorunlarını giderdiğini söylemek doğru değildir.
Bu alışkanlıklar birlikte uygulandığında öğrenmeyi kolaylaştırabilir. Ancak her insanın öğrenme biçimi ve ihtiyaçları farklıdır. Kendimize uygun bir düzen belirlemek ve bu düzeni sabırla sürdürmek gerekir.
Faydalı İlim ve Ezberin Ötesine Geçmek
İlim öğrenmek, insanın hayatını güzelleştiren önemli bir uğraştır. Ancak bilgi yalnızca ezberlenen sözlerden ibaret değildir. Bir insan çok sayıda cümleyi ezberleyebilir; fakat onların anlamını kavramıyor ve gerektiğinde kullanamıyorsa öğrendiklerinden yeterince yararlanamayabilir.
Kur’an-ı Kerim’in ilk inen ayetlerinde şöyle buyrulur:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
(Alak, 96/1)
Okumak, öğrenmek, anlamak ve üzerinde düşünmek insanın bilgi yolculuğunda birbirini tamamlayan aşamalardır. İnsan öğrendiği bilgiyi sorgulamalı, kaynağını araştırmalı ve onu doğru anlamaya çalışmalıdır.
Özellikle dinî konularda bir sözü yalnızca birinden duyduğu için kesin bilgi kabul etmemelidir. Ayetlerin anlamını güvenilir kaynaklardan öğrenmeli, hadislerin sıhhati konusunda dikkatli olmalı ve bilmediği meselelerde ehil kimselere danışmalıdır.
İlim, insanı kibirli hâle getirmemelidir. Tam tersine, insan öğrendikçe bilmediklerinin de farkına varır. Başkalarının bilgisine saygı göstermek, gerektiğinde soru sormak ve yanlışını kabul etmek ilim ahlakının parçalarıdır.
Faydalı ilim, insanın kendisine ve başkalarına yarar sağlayan bilgidir. Öğrendiğimiz bilgileri iyilikte kullanmak, başkalarının haklarını korumak ve doğru davranışlara yönelmek de öğrenmenin amacına ulaşmasına yardımcı olur.
Zikir ve Hafıza İçin Dua
Manevi geleneklerde hafıza, ilim ve muhafaza niyetiyle Allah’ın güzel isimleriyle dua etmek yaygındır. Raşidi zikir geleneğinde de “Ya Hafîz” ve “Ya Muhafız” isimleri üzerinde durulabilir. Bunları zikreden kimse, Allah’tan kendisini korumasını, öğrendiği faydalı bilgileri hatırlamasını ve ilmini hayırlı işlerde kullanmasını isteyebilir.
Zikir ve dua, ibadet niyetiyle yapılır. Belirli bir ismin belirli sayıda tekrarlanmasının hafızayı kesin olarak güçlendireceği veya tıbbi bir rahatsızlığı mutlaka gidereceği yönünde bilimsel bir garanti vermemek gerekir. Dua, insanın Allah’a yönelmesinin ve ihtiyaçlarını O’na arz etmesinin bir yoludur.
İlim ve rızık için yapılan dualardan biri şöyledir:
اَللَّهُمَّ اِنِّى اَسْئَلُكَ عِلْماً ناَفِعاً وَرِزْقاً وَاسِعاً وَشِفآءً مِنْ كُلِّ دَآءٍ
Okunuşu: Allahümme innî es’elüke ilmen nâfi’an ve rizkan vâsi’an ve şifâen min külli dâ’.
Anlamı: Allah’ım! Senden faydalı ilim, geniş rızık ve her türlü hastalığa karşı şifa dilerim.
İnsan bu duayı okurken yalnızca bilgi sahibi olmayı değil, öğrendiği bilgilerin kendisine ve başkalarına fayda vermesini de dilemelidir. Çünkü ilmin kıymeti, onun hayırlı bir amaçla kullanılmasında da ortaya çıkar.
Faydalı Bilgi ile Gereksiz Bilgi Arasındaki Fark
İnsan hayatında her bilgi aynı derecede önemli değildir. Günlük hayatımızda bize yarar sağlayan, sorumluluklarımızı yerine getirmemize yardımcı olan ve doğru kararlar almamızı kolaylaştıran bilgilere öncelik vermeliyiz.
Bir insanın yüzlerce bilgiyi ezberlemesi mümkündür; fakat temel sorumluluklarını yerine getirmemesi, öğrendiklerinden yeterince yararlanamadığını gösterebilir. Bu sebeple öğrenirken hem bilgiyi hem de onun amacını düşünmek gerekir.
Bunu anlatmak için şöyle bir örnek verilebilir:
Bir yolcu, bilmediği bir yerde yolunu kaybettiğinde kendisine yardımcı olacak bir bilgiyi zamanında öğrenmemiş olabilir. Daha sonra aynı güçlükle karşılaştığında, ihtiyacı olan bilgiye önceden sahip olmasının ne kadar önemli olduğunu anlar.
İnsan bazen tedbirini iş işten geçtikten sonra hatırlar. Oysa faydalı bilgiyi ihtiyaç ortaya çıkmadan öğrenmek, karşılaştığımız sorunları daha kolay çözmemize yardımcı olur.
Bu nedenle insan, dinî ve dünyevi sorumlulukları için gerekli bilgileri zamanında öğrenmeye gayret etmelidir. İbadetlerini doğru yerine getirmek, ailesine karşı görevlerini bilmek, sağlığını korumak ve insanlarla güzel ilişkiler kurmak da öğrenmenin önemli alanlarıdır.
Hafızayı Desteklemek İçin Yazmak ve Tekrar Etmek
İnsan zihninin bilgiyi işleme ve hatırlama kapasitesi sınırlıdır. Bu yüzden her şeyi yalnızca hafızamızda tutmaya çalışmak yerine, gerekli bilgileri yazılı olarak kaydetmek faydalı olabilir.
Bir deftere not almak, önemli tarihleri takvime yazmak, yapılacak işleri listelemek ve öğrenilen konuların özetini çıkarmak günlük hayatı kolaylaştırır. Bilgisayarlar ve telefonlar da hatırlatıcı ve kayıt aracı olarak kullanılabilir.
Ancak teknolojik araçların sağladığı kolaylık, düşünmenin ve anlamanın yerini bütünüyle almamalıdır. Bir bilgiyi kaydetmek başka, onu kavramak başkadır. Kayıtlarımızı gerektiğinde gözden geçirmek, öğrendiklerimizi tekrar etmek ve bilgiyi doğru kullanmayı öğrenmek önemlidir.
İnsan bazen bir metni tekrar tekrar okuduğu hâlde onu yeterince hatırlayamayabilir. Böyle bir durumda yalnızca okumayı sürdürmek yerine, metni kapatıp ana fikirleri hatırlamaya çalışabilir. Ardından metne dönerek eksiklerini kontrol edebilir. Bu yöntem, kişinin öğrenme düzeyini daha iyi anlamasına yardımcı olur.
Dinî metinleri öğrenirken de aynı dikkat gösterilmelidir. Ayetleri ve duaları ezberlemek kıymetlidir; fakat bunların anlamlarını öğrenmek, doğru okumaya çalışmak ve taşıdıkları mesajı hayatımıza uygulamak da önemlidir.
Manevi Olgunlukta Sabır ve İstikamet
Tekâmül, yani olgunlaşma yolculuğu, bir anda tamamlanan bir süreç değildir. İnsan zamanla öğrenir, tecrübe kazanır, hata yapar ve hatalarından ders çıkarır. Bu yolculukta sabırlı olmak ve doğru bildiğimiz güzel davranışları sürdürmek gerekir.
Zikirde, ilim öğrenmede ve nefis terbiyesinde istikrar önemlidir. İnsan kendisini başkalarıyla kıyaslayarak ümitsizliğe düşmemeli; kendi imkânlarını, sorumluluklarını ve eksiklerini dikkate almalıdır.
Bazen insan bir konuda ilerleme kaydettiğini düşünür, bazen de aynı hatayı yeniden yaptığını fark eder. Böyle zamanlarda bütün gayretini değersiz saymak yerine, hatasını anlamaya ve yeniden gayret göstermeye çalışmalıdır.
Manevi yolculukta esas olan, yalnızca çok zikretmek veya çok bilgi ezberlemek değildir. Zikirle Allah’ı hatırlamak, ilimle doğruyu öğrenmek, nefis muhasebesiyle hataları fark etmek ve güzel ahlakla öğrendiklerimizi hayata geçirmek bir bütündür.
İnsan dilini kötü sözden, kalbini kinden, davranışlarını haksızlıktan korumaya gayret etmelidir. Bir başkasının hakkını gözetmek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, verdiği sözü tutmak ve emanete riayet etmek de manevi olgunluğun günlük hayattaki yansımalarıdır.
Zikir insanı Allah’a yöneltmeli; ilim, doğruyu yanlıştan ayırmasına yardımcı olmalı; nefis terbiyesi ise kendisini sorgulama ve hatalarını düzeltme iradesini güçlendirmelidir.
Vaazın Sonu ve Dua
Rabbim! Bizlere faydalı ilim, hayırlı amel ve güzel ahlak nasip eyle. Öğrendiklerimizi unutmaktan, bildiğimiz doğrulara aykırı davranmaktan ve ilmimizi kibir vesilesi yapmaktan bizleri koru.
Kalplerimizi zikrinle huzura yönelt. Nefsimizi terbiye etmeyi, hatalarımızı fark etmeyi ve yanlışlarımızdan dönmeyi bizlere nasip eyle. Ailemize, çevremize ve bütün insanlara karşı merhametli, adaletli ve dürüst olmayı bizlere öğret.
Rabbim! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Okunuşu: Allahümme erinâ’l-hakka hakkan verzuknâ ittibâ’ahû, ve erinâ’l-bâtıle bâtılan verzuknâ ictinâbehû.
Anlamı: Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Okunuşu: Ve âhiru da’vâhum enil hamdu lillâhi Rabbil âlemîn.
Anlamı: Onların dualarının sonu, “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur” sözüdür.
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Okunuşu: Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
Anlamı: Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 11 Şubat 2018 Pazar
Original Kar©glan
2018 Vaazı — Son Bölümün Sonu
Raşit Tunca
Sevgiler Saygılarla Sunarım



