FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
(Kar©glan’ın 23 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ۞ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
**Okunuşu:** E leyse’llâhu bi-kâfin abdehû?
**Meali:** “Allah, kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39:36’dan bir bölüm)
Sadakallâhülazîm.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK KURTULUŞ VE BÜYÜK BAŞARI
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ ۞ يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
**Okunuşu:**
Men zellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehû lehû ve lehû ecrun kerîm. Yevme terel mü’minîne vel mü’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim. Buşrâkumul yevme cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Zâlike huvel fevzul azîm.
**Meali:**
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa Allah da onu kendisine kat kat artırır. Ayrıca ona değerli bir mükâfat vardır. O gün mümin erkeklerle mümin kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında ilerlediğini görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.’ İşte büyük kurtuluş ve başarı budur.” (Hadîd, 57:11-12)
Sadakallâhülazîm.
Kıymetli kardeşlerim!
Büyük kurtuluş, insanın yalnızca dünyada mal ve makam kazanması değildir. Asıl başarı; Allah’ın rızasını aramak, iyilik yapmak, kul hakkından sakınmak ve ahiret için hayırlı işler hazırlamaktır.
Kur’an’da Allah’a güzel bir ödünç vermekten söz edilmesi, Allah’ın herhangi bir şeye muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bu ifade, Allah yolunda yapılan hayırların ve samimiyetle verilen sadakaların değerini anlatır. İnsan malından, zamanından, bilgisinden veya emeğinden hayır için harcadığında bunun karşılığını Allah’tan bekler.
Bazen küçük görünen bir iyilik, bir insanın hayatında büyük bir değişikliğe vesile olabilir. Bir ihtiyaç sahibine yardım etmek, bir gönlü hoş tutmak, doğruyu incitmeden anlatmak ve insanlara faydalı olmak da hayırlı ameller arasındadır.
İşte farkındalık budur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin yalnızca kendi rahatlığı için olmadığını anlamalı; imkânlarını iyilik için de kullanmalıdır. Gerçek kazanç, insanın dünyadan ayrılırken arkasında güzel işler ve hayırlı hatıralar bırakabilmesidir.
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNE SARILMAK
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e salât ve selâm olsun.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Kardeşlerim, Peygamber Efendimizin sünnetini yaşatmak, onun güzel ahlâkını örnek almak ve dinin esaslarını hayatımıza taşımak önemlidir. Sünnete bağlılık yalnızca görünüşteki bazı davranışlardan ibaret değildir. Doğruluk, merhamet, adalet, emanete riayet, sabır ve insanlara güzel muamele de Peygamberimizin örnek ahlâkının önemli yönlerindendir.
Ahir zamanda unutulmuş bir sünneti ihya edene çok büyük sevap verileceğine dair rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerin farklı kaynaklarda farklı lafızlarla geçtiğini ve hadislerin sıhhat derecelerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini unutmamalıyız. Sevabın miktarı hakkında kesin konuşmak yerine, sünneti ihya etmenin ve güzel ahlâkı yaşatmanın önemine odaklanmalıyız.
Bir sünneti ihya etmek, onu doğru öğrenmeyi, şartlarını anlamayı ve hikmetini gözetmeyi gerektirir. İnsan dinî bir uygulamayı yaşatırken başkalarını küçümsememeli, bilmediği meselelerde kesin hükümler vermemeli ve kendi anlayışını herkes için tek ölçü hâline getirmemelidir.
TEBLİĞDE KARŞILIK BEKLEMEMEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.”
Bu ifade Şuarâ suresinde, farklı peygamberlerin tebliğlerini anlatan ayetlerde tekrarlanır. (Şuarâ, 26:109, 127, 145, 164 ve 180)
Sadakallâhülazîm.
Peygamberlerin tebliğ görevini yerine getirirken insanlardan bir karşılık istememeleri, samimiyet ve Allah’ın rızasını gözetme bakımından önemli bir örnektir. Onlar insanları doğru yola çağırırken kişisel çıkarlarını ön plana koymamışlardır.
Bugün de dinî bilgiyi anlatan, öğreten veya insanlara nasihat eden kimse, niyetini sık sık gözden geçirmelidir. Amacı yalnızca övülmek, nüfuz kazanmak veya maddî menfaat elde etmek olmamalıdır. İlim ve nasihat, insanlara fayda sağlama sorumluluğuyla birlikte düşünülmelidir.
Bununla birlikte, dinî hizmetlerde emeği bulunan insanların geçimini sağlaması veya yaptıkları iş karşılığında ücret alması meselesi, kendi şartları ve dinî hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Buradaki temel öğüt, insanları Allah’ın dinini kullanarak aldatmamak, dinî bilgiyi çıkar elde etmek için istismar etmemek ve yapılan iyiliği samimiyetten uzaklaştırmamaktır.
HZ. NUH’UN TEBLİĞİNDEN BİR ÖRNEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ۞ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ۞ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ۞ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
İz kâle lehum ahûhum Nûhun elâ tettekûn. İnnî lekum resûlun emîn. Fettekullâhe ve atîûn. Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuarâ, 26:106-109)
Sadakallâhülazîm.
Hz. Nuh’un kavmine yaptığı bu çağrı, tebliğin temelinde samimiyet, güvenilirlik ve Allah’a karşı sorumluluk bilincinin bulunduğunu gösterir. Bir insan doğruyu anlatıyorsa önce kendi davranışlarında doğruluğu gözetmelidir. Söylediğiyle yaptığı birbirinden uzak olan kimsenin sözünün tesiri de zayıflar.
Tarih boyunca peygamberlerin sayısı hakkında farklı rivayetler aktarılmıştır. Ancak bu rivayetlerden hareketle kesin bir peygamber sayısı, insanlık tarihi veya dünyanın yaşı hesaplamak doğru değildir. Kur’an’ın açıkça bildirdiği hususları korumalı, kesin olarak bildirilmemiş konularda ise ihtiyatlı konuşmalıyız.
İnsan aklına gelen her hesabı dinî bir hakikat olarak sunmamalıdır. Bir hesapta çok sayıda rakamın birbiriyle uyuşması, o hesabın vahye dayandığını veya bilimsel olarak doğrulandığını göstermez. Ebced hesapları tarih boyunca bazı geleneklerde kullanılmıştır; ancak bunlar tek başına evrenin yaşını, gezegenlerin mahiyetini veya gelecekte yaşanacak olayları kanıtlamaz.
Farkındalık, her şeyde gizli bir işaret aramak değil; bildiğimizle bilmediğimizi ayırabilmektir. Mümin, Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünür; fakat düşüncelerini kesin bilgi gibi sunmadan önce delil arar. Bilmediği bir konuda “Allah en doğrusunu bilir” diyebilmek de ilim ve edebin bir gereğidir.
Birinci Bölümün Sonu
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
İKİNCİ BÖLÜM
YARATILIŞ ÜZERİNE TEFEKKÜR
Aziz kardeşlerim!
İnsan, kâinata baktığında Allah’ın yaratışındaki büyüklüğü ve kendi bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu fark eder. Gökyüzü, yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, bitkiler ve canlılar; üzerinde düşünmemiz gereken nice işaret taşır. Ancak bu işaretler üzerinde düşünürken kendi yorumlarımızı kesin dinî hükümler veya bilimsel gerçekler gibi anlatmaktan sakınmalıyız.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır.”
A‘râf Suresi, 54. ayet.
Kur’an’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığından söz edilir. Buradaki “yevm” kelimesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bu sebeple ayeti yalnızca kendi zaman ölçülerimizle yorumlayıp kesin sonuçlara varmak yerine, Allah’ın yaratma kudreti üzerinde düşünmeliyiz.
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
“Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.”
Kâf Suresi, 38. ayet.
Bu ayet bize Allah’ın yaratmasının herhangi bir güçlük ve yorgunlukla sınırlı olmadığını hatırlatır. İnsan ise yaratılmış bir varlık olarak sınırlı bilgiye sahiptir. Bugün bildiklerimiz yarın genişleyebilir; bilmediğimiz konularda da ihtiyatlı konuşmamız gerekir.
Bazı insanlar sayılar, ebced hesapları, gezegenler ve kâinattaki çeşitli düzenler arasında sembolik bağlantılar kurabilirler. Fakat bu bağlantılar tek başına bir ayetin kesin tefsiri sayılamaz. Bir sayının farklı yerlerde tekrar etmesi de kendi başına ilahî bir şifreyi veya kâinatın yaşını ispatlamaz. Dinî metinleri anlamaya çalışırken sağlam delilleri, güvenilir bilgiyi ve ilmin sınırlarını gözetmek gerekir.
Asıl büyük farkındalık, her şeyin arkasında bir hikmet bulunabileceğini düşünmek; fakat bilmediğimiz hususlarda Allah adına kesin hükümler vermemektir.
İNSANIN YARATILIŞI VE SORUMLULUĞU
Allah Teâlâ, Tin Suresi’nde şöyle buyurur:
“Biz insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.”
Tin Suresi, 4–5. ayetler.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın yalnızca dış görünüşüne bakmakla yetinmemeliyiz. İnsan, akıl, irade, vicdan ve sorumluluk sahibi bir varlıktır. Bu nimetleri iyilik için kullanırsa ahlâkını güzelleştirir; kibir, zulüm, haksızlık ve kötülükte ısrar ederse kendi değerini zedeleyebilir.
İnsanın gerçek üstünlüğü, başkalarını küçümsemesinde değil; Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesinde, insanlara adaletle davranmasında ve kendisine verilen nimetleri hayır yolunda kullanmasındadır.
Bir kimsenin bilgisi çok olabilir, fakat bilgisi onu kibirli yapıyorsa o bilgiden gerektiği gibi faydalanamamış demektir. Bir kimsenin malı çok olabilir, fakat malı onu cimriliğe ve haksızlığa sürüklüyorsa bu nimet onun için bir imtihan hâline gelir. Aynı şekilde makam, güç, güzellik ve itibar da insanın ahlâkını ölçen imtihan vesileleridir.
Bu sebeple insan, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendisi için değil, başkalarının iyiliği için de kullanmalıdır.
GÖKLERİN VE YERİN YARATILIŞI
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır.”
Talâk Suresi, 12. ayetten.
Bu ayetin ifade ettiği yaratılış hakikatini kabul ederken, ayette açıklanmayan ayrıntılar hakkında kesin konuşmamalıyız. Göklerin ve yerin mahiyetiyle ilgili yorumlarda bulunmak mümkündür; ancak belirli gezegenlerin hangi manevi varlıklara karşılık geldiğini veya her gök katmanının nasıl bir yapıda olduğunu, açık ve güvenilir bir delil bulunmadan kesinleştirmek doğru değildir.
Cinler, melekler ve insanlar hakkında dinî kaynaklarda bilgiler bulunur. Bununla birlikte bu varlıkların mahiyetini, yaşadıkları yerleri veya gök cisimleriyle ilişkilerini kendi tahminlerimizle açıklamamalıyız. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan, kendisine bildirilen kadarını bilir; geri kalan hususlarda ise haddini bilmelidir.
Kâinata baktığımızda öğrenilecek çok şey olduğunu görürüz. Bilim, gözlem ve araştırmayla yaratılmış âlemin işleyişini anlamaya çalışır. Din ise insana yaratılış karşısında sorumluluğunu, ahlâkını ve Rabbine karşı kulluk vazifesini hatırlatır. Bu alanlarda konuşurken birbirine ait olmayan iddiaları birbirine karıştırmamak önemlidir.
ZAMANIN KIYMETİ VE KUTSAL AYLAR
Allah Teâlâ, Tevbe Suresi’nde şöyle buyurur:
“Allah katında ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.”
Tevbe Suresi, 36. ayetten.
İnsan, zamanın geçişini çoğu zaman fark etmez. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüşür. Ömür ise farkına varmadan ilerler. Bu yüzden zamanımızı hayırlı işlerle değerlendirmek, kulluk vazifelerimizi yerine getirmek ve insanlara faydalı olmak büyük önem taşır.
Ayların ve günlerin düzeni üzerinde düşünmek mümkündür. Fakat takvimdeki sayıların veya haftanın günlerinin belirli bir sayıya bölünebilmesinden hareketle kesin bir manevi sistem ortaya koymak doğru olmaz. Asıl mesele, zamanın nasıl geçtiğinden çok, bize verilen zamanı nasıl kullandığımızdır.
Haram aylar, İslam geleneğinde özel bir yere sahiptir. Bu ayların hatırlattığı önemli hususlardan biri de haksızlıktan uzak durmak, zulmü terk etmek ve insanların haklarına saygı göstermektir. Elbette adaletli davranmak yalnızca belirli aylara mahsus değildir; mümin her zaman adaletli olmaya gayret etmelidir.
MAL, MÜLK VE KUL HAKKI
Kardeşlerim!
İnsanın dünyada sahip olduğu mal ve mülk, ona emanet edilmiş nimetlerdir. Bu nimetleri kazanırken helal yollara dikkat etmek, başkalarının hakkını gözetmek ve hiç kimseye haksızlık etmemek gerekir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kul hakkı konusunda yaptığı uyarılar, insanın malına ve emeğine saygı göstermenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Bir kimsenin arazisini, evini, parasını veya başka bir hakkını haksız yere almak büyük bir vebaldir.
Bir insanın hakkını yemek yalnızca mahkemede suç sayılan bir davranışla sınırlı değildir. Borcu ödememek, emanet edilen şeyi korumamak, başkasının emeğini kendisininmiş gibi göstermek, ölçüde ve tartıda hile yapmak da kul hakkıyla ilgilidir.
Mümin, kendisine ait olmayanı almaktan sakınmalı; bir yanlış yaptığında da onu örtbas etmeye çalışmak yerine hakkı sahibine iade etmeli ve helallik dilemelidir. Çünkü tövbenin samimiyeti, mümkün olduğu durumlarda verilen zararı telafi etmeyi de gerektirir.
GİZLİ SADAKA VE İYİLİK
İyilik yapmanın en güzel yollarından biri, insanlara gösteriş için değil, Allah rızası için yardım etmektir. Yardımın gizli yapılması bazen ihtiyaç sahibinin onurunu korur, bazen de insanı gösterişten uzak tutar. Ancak açıkça yapılan iyilik de teşvik edici ve faydalı olabilir. Burada belirleyici olan niyet, ihtiyaç ve ortaya çıkan hayırdır.
Sadaka yalnızca para vermekten ibaret değildir. Güzel söz söylemek, bir sıkıntıyı gidermek, bir insana yol göstermek, ihtiyaç sahibine destek olmak ve bir haksızlığı önlemeye çalışmak da iyiliğin farklı biçimleridir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerinde güzel sözün sadaka olduğu bildirilmiştir. Bu öğüt, dilimizi hayır için kullanmamız gerektiğini hatırlatır.
Güzel söz de sadakadır.
İnsan bazen büyük bir yardım yapacak imkâna sahip olmayabilir. Fakat güler yüzü, samimi bir duası, teselli edici bir sözü veya karşısındakini dikkatle dinlemesi bile bir gönle ferahlık verebilir.
Önemli olan, imkânımız ölçüsünde hayra yönelmek ve iyiliği küçümsememektir. Bir insanın sıkıntısını hafifletmek, bazen onun için büyük bir nimettir.
KUR’AN’I ANLAMAK VE YAŞAMAK
Aziz kardeşlerim!
Kur’an-ı Kerim yalnızca okunacak bir kitap değil, üzerinde düşünülmesi ve hayatımıza rehber yapılması gereken ilahî bir hidayet kitabıdır. Elbette Kur’an okumak, onu dinlemek ve tilavet etmek de kıymetli ibadetlerdir. Ancak okuduğumuz ayetlerin bize ne öğrettiğini anlamaya ve öğrendiklerimizi davranışlarımıza yansıtmaya da gayret etmeliyiz.
Kur’an’ın temel mesajlarından biri, insanı hak ile bâtılı ayırt etmeye çağırmasıdır. Bu sebeple insan, duyduğu her sözü sorgulamadan kabul etmemeli; din adına söylenenleri de mümkün olduğunca güvenilir kaynaklara ve sağlam bilgilere göre değerlendirmelidir.
Bir söz güzel, etkileyici veya manevi duyguları harekete geçirici olabilir. Fakat yalnızca etkileyici olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Doğruyu arayan insan, sevdiği bir kimsenin sözünü de ölçü ve delil açısından değerlendirebilmelidir.
Kur’an’ı anlamaya çalışmak, yalnızca başkalarının kusurlarını bulmak için değil, önce kendi nefsimizi düzeltmek için olmalıdır. Bir ayeti okuduğumuzda kendimize şu soruları sorabiliriz: Bu ayet benden hangi davranışı istiyor? Hangi yanlıştan uzak durmamı öğütlüyor? Ailemde, işimde ve insanlarla ilişkilerimde bu öğütten nasıl faydalanabilirim?
İşte bu şekilde Kur’an, hayatımıza yön veren bir rehber hâline gelir.
İHSAN, SAMİMİYET VE GÜZEL AHLAK
İhsan, dinimizde önemli bir kavramdır. Cebrâil hadisinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ihsanı şöyle açıklamıştır:
“Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”
Bu öğüt, insanın ibadetinde ve günlük hayatında samimi olmasını gerektirir. İnsanlar kendisini görmese de Allah’ın onu bildiğini hatırlayan kişi, gizli ve açık davranışlarında daha dikkatli olmaya çalışır.
İhsan yalnızca ibadet esnasında değil, insanlarla ilişkilerimizde de kendini gösterir. Bir işi güzel yapmak, emaneti korumak, aile fertlerine merhametli davranmak, komşunun hakkını gözetmek ve ihtiyaç sahibine yardımcı olmak da güzel ahlâkın parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaratılışı anlatılırken şöyle buyrulur:
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen secdeye kapanın.”
Hicr Suresi, 29. ayetten.
Bu ayetteki “ruhumdan” ifadesi, İslam âlimlerinin açıklamalarında Allah’ın insana verdiği şeref ve değeri anlatan bir ifade olarak ele alınır. Bu söz, insanın Allah’ın zatından bir parçayı içinde taşıdığı anlamına gelmez. Allah yaratılmışlara benzemez; insan ise yaratılmış ve sorumluluk sahibi bir kuldur.
İnsanın değeri, kendisini ilahlaştırmasında veya diğer insanlardan üstün görmesinde değil, Allah’a kulluk etmesinde ve kendisine verilen emaneti güzel taşımasındadır.
Bu sebeple ihsan sahibi insan, yaptığı iyiliği başa kakmaz, insanları küçük görmez ve kendisini başkalarından daha değerli saymaz. Elinden gelen iyiliği yapar, yanlış yaptığında özür diler ve her zaman daha güzel bir ahlâka ulaşmaya gayret eder.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, büyük farkındalık; kâinatın büyüklüğünü düşünürken kendi sınırlarımızı bilmek, Allah’ın nimetlerini hatırlarken şükretmek, Kur’an’ı okurken anlamaya çalışmak ve öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâka dönüştürmektir.
Bir sonraki bölümde güzel sözün, salih amelin, tevazunun ve insanın ömrünü hayırla değerlendirmesinin önemi üzerinde duracağız.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
GÜZEL AHLAK VE SALİH AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsanın dünyadaki yolculuğu sınırlıdır. Her birimizin ömrü, imkânları ve karşılaştığı imtihanlar farklıdır. Fakat hepimiz yaptıklarımızdan sorumluyuz. Bu nedenle ömrümüzü yalnızca dünya işleriyle tüketmemeli; ibadetlerimize, ailemize, insanlara karşı sorumluluklarımıza ve ahirete hazırlığımıza da önem vermeliyiz.
Allah Teâlâ Zilzâl Suresi’nde şöyle buyurur:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
Zilzâl Suresi, 7–8. ayetler.
Bu ayetler bize hiçbir iyiliği küçümsememeyi ve hiçbir kötülüğü önemsiz görmemeyi öğretir. İnsan bazen yaptığı büyük bir iyiliği hatırlayıp kendisini yeterli görebilir; bazen de küçük bir iyiliğinin hiçbir anlam taşımadığını düşünebilir. Oysa Allah katında amellerin değeri, niyet ve samimiyetle de ilgilidir.
Bir gönlü sevindirmek, bir yetimin başını okşamak, bir yaşlının işini kolaylaştırmak, bir hastayı ziyaret etmek, bir ihtiyaç sahibine yardım etmek ve insanları incitmekten kaçınmak küçümsenecek işler değildir.
Aynı şekilde bir insanın hakkını yemek, haksız yere suçlamak, iftira etmek, emanete ihanet etmek ve insanları küçük düşürmek de basit görülmemelidir. Mümin, yaptığı işlerin sonucunu düşünmeli ve kendisini hesaba çekebilmelidir.
DİLİ KORUMAK VE GÜZEL SÖZ SÖYLEMEK
Kardeşlerim!
Dil küçük bir uzuvdur; fakat onunla büyük iyilikler de büyük kötülükler de yapılabilir. Bir söz insanın kalbine umut verebilir, bir başka söz ise uzun süre unutulmayacak bir yara açabilir.
Bu sebeple konuşmadan önce düşünmeliyiz. Söyleyeceğimiz söz doğru mu, gerekli mi, faydalı mı? Bir insanı uyarmamız gerekiyorsa onu aşağılamadan, kırmadan ve mümkün olduğunca güzel bir üslupla uyarmaya çalışmalıyız.
Güzel söz, insanın ahlâkını gösteren önemli bir işarettir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği üzere, güzel söz de sadaka hükmünde bir iyiliktir.
Bazen bir kimsenin hatasını düzeltmek isterken kendi üslubumuz yüzünden daha büyük bir hata yapabiliriz. Haklı olduğumuzu düşünsek bile hakaret etmek, alay etmek veya karşı tarafı küçük düşürmek doğru bir yol değildir. Hakikati anlatmak kadar, onu nasıl anlattığımız da önemlidir.
Elbette güzel konuşmak, yanlışları görmezden gelmek demek değildir. İnsan gerektiğinde yanlışa karşı çıkmalı, adaleti savunmalı ve hakkı söylemelidir. Ancak bunu yaparken ölçüyü, merhameti ve adaleti kaybetmemelidir.
NEFSİ MUHASEBE ETMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, kendi nefsini sorgulamasıdır. Başkalarının kusurlarını görmek çoğu zaman kolaydır; fakat insanın kendi kusurlarını kabul etmesi daha zordur.
Bir kimse sürekli başkalarını suçluyor, fakat kendi davranışlarını hiç değerlendirmiyorsa kendisini düzeltme fırsatını kaçırabilir. Oysa mümin, her gün kendisine şu soruları sorabilmelidir:
Bugün kimin gönlünü aldım? Kime haksızlık ettim? Hangi sözümle birini incittim? Bana verilen nimetlerin şükrünü yerine getirebildim mi? Bir insanın yardım talebini karşılayabileceğim hâlde geri mi çevirdim?
Bu sorular, insanın kendisini daha iyi tanımasına ve hatalarını düzeltmesine yardımcı olur.
Nefs muhasebesi, insanın kendisinden nefret etmesi değil; eksiklerini fark edip daha iyi bir kul olmaya gayret etmesidir. Hata yapan insan ümitsizliğe düşmemeli, hatasında ısrar etmekten de kaçınmalıdır. Samimi tövbe, yanlıştan dönme ve mümkünse verilen zararı telafi etme çabasıyla tamamlanır.
DÜNYADA YAŞARKEN ÖZÜNÜ KORUMAK
İnsan nerede yaşarsa yaşasın, güzel ahlâkını ve doğru bildiği temel değerlerini korumaya çalışmalıdır. Farklı toplumlarla karşılaşmak, başka kültürleri tanımak ve yeni şartlara uyum sağlamak, insanın kendi kimliğini ve inancını kaybetmesini gerektirmez.
Bu konuda daha önce ifade ettiğim şu sözü hatırlatmak isterim:
“Elmanın özü bozulmadıysa, onu nereye dikersen dik; ister Afrika’da, ister Amerika’da, ister Türkiye’de olsun, orada elma dalı olup güzel elmalar verir. İnsan da özünü bozmadıkça, ister Mekke’de, ister Amerika’da, ister başka bir yerde yaşasın; Rabbini bilir, güzel ahlâkını korur ve bulunduğu yere huzur ve selamet taşır.”
Kar©glan Sözü – 09.11.2014 Pazar
Burada anlatılmak istenen, insanın yaşadığı yeri veya başka insanları küçümsemesi değildir. Asıl mesele, hangi toplumda bulunursak bulunalım doğruluğu, merhameti, adaleti ve güzel ahlâkı korumaktır.
Mümin, bulunduğu toplumun hukukuna ve insanların haklarına saygı göstermeli; inancını da güzel davranışlarıyla temsil etmelidir. İnsanların kalbine ulaşmanın en güzel yollarından biri, sözümüzle davranışımızın birbirini tutmasıdır.
Bir kimse güzel ahlâkıyla örnek olabiliyorsa yaşadığı çevreye huzur verir. Fakat inancını anlattığı hâlde insanları incitiyor, haksızlık yapıyor ve kendisini herkesten üstün görüyorsa sözleriyle davranışları arasında bir uyumsuzluk vardır.
SALAVAT, DUA VE ALLAH’A YÖNELİŞ
Aziz kardeşlerim!
Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) salavat getirmek, Müslümanların sevdiği ve önem verdiği ibadetlerdendir. Salavat getirirken Peygamber Efendimizin güzel ahlâkını da hatırlamalı; onun merhametini, doğruluğunu, sabrını ve adaletini hayatımızda örnek almaya çalışmalıyız.
İbadetlerimizin amacı gösteriş yapmak veya insanlardan üstün görünmek değildir. İbadet, Allah’a kulluğumuzu ifade eder; bizi daha merhametli, daha adaletli ve daha sorumlu bir insan olmaya yöneltmelidir.
Namazda kıyam, rükû ve secde gibi ibadetlerin her birinin kendine ait bir yeri ve adabı vardır. Secdeyi yalnızca belirli bir saniye sayısıyla sınırlandıran genel bir dinî kural ortaya koymak doğru değildir. Namaz, güvenilir dinî kaynaklarda bildirilen esaslara ve kişinin takip ettiği fıkhî hükümlere uygun biçimde, sükûnet ve huşû içinde kılınmalıdır.
Müminin yönelişi Allah’adır. Dua ederken Allah’tan hidayet, bağışlanma, sağlık, afiyet ve güzel bir son dilemeliyiz. Gelecekte ortaya çıkacağı bildirilen bazı şahıslar veya gaybî meseleler hakkında kesin bilgilerimiz varmış gibi konuşmamalıyız. Bilmediğimiz konularda ihtiyatlı davranmak, dinî sorumluluğun bir parçasıdır.
Allah’a yakınlaşmanın yolu, O’na samimiyetle kulluk etmek, emirlerini gözetmek, haramlardan sakınmak ve insanlara karşı güzel ahlâklı olmaya çalışmaktır.
FEVZÜL AZÎM: GERÇEK BAŞARI
Kardeşlerim!
Bütün bu anlattıklarımızın özü şudur: Büyük başarı, yalnızca dünya malı kazanmak veya insanlar arasında tanınmak değildir. Gerçek başarı, insanın Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesi, imanını koruması, salih ameller işlemesi, kul hakkından sakınması ve güzel bir ahlâk üzere yaşamaya çalışmasıdır.
İnsan, sahip olduğu nimetlerle imtihan edilir. Kimi malıyla, kimi bilgisiyle, kimi makamıyla, kimi de sabır göstermesi gereken sıkıntılarla sınanır. Herkesin imtihanı aynı değildir. Bu sebeple insan başkasının durumunu küçümsememeli; kendi sorumluluğuna odaklanmalıdır.
Allah’ın rızasını arayan kişi, yaptığı iyiliği büyütüp kendisini üstün görmez. Hatasını fark ettiğinde özür dilemekten çekinmez. Başkasının başarısını kıskanmak yerine hayırla karşılar. İnsanların kusurlarını yaymak yerine mümkün olduğunda onları düzeltmeye ve iyiliğe teşvik etmeye çalışır.
Fevzül azîm, yani büyük kurtuluş ve büyük başarı, insanın yalnızca sözleriyle değil, inancı ve amelleriyle de hayra yönelmesidir. Bunun için hepimizin kendisini yenilemeye, bilgisini artırmaya ve güzel ahlâkını geliştirmeye ihtiyacı vardır.
Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak tanıyıp ona uyanlardan, bâtılı bâtıl olarak tanıyıp ondan uzak duranlardan eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
Allah’ım! Kalplerimizi imanla, dillerimizi zikirle, amellerimizi ihlasla ve ahlâkımızı güzellikle donat. Bizleri kibirden, gösterişten, haksızlıktan, kul hakkından ve nefsimizin kötülüklerinden muhafaza eyle.
Allah’ım! Bize verdiğin nimetlerin kıymetini bilmeyi, onları hayır yolunda kullanmayı ve sıkıntılar karşısında sabırlı olmayı nasip et. Ailelerimize huzur, hastalarımıza şifa, darda kalanlara ferahlık, ihtiyaç sahiplerine helal rızık ihsan eyle.
Allah’ım! Bizi doğru sözlü, güvenilir, merhametli ve adaletli kullarından eyle. Bilmediğimiz hususlarda haddimizi bilmeyi, öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâkla yaşamayı ve hatalarımızdan dönmeyi nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
VAZIN SONU
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 23 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
(Kar©glan’ın 23 Ocak 2018 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ۞ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ
**Okunuşu:** E leyse’llâhu bi-kâfin abdehû?
**Meali:** “Allah, kuluna yetmez mi?” (Zümer, 39:36’dan bir bölüm)
Sadakallâhülazîm.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK KURTULUŞ VE BÜYÜK BAŞARI
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
مَن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ وَلَهُ أَجْرٌ كَرِيمٌ ۞ يَوْمَ تَرَى الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ يَسْعَىٰ نُورُهُم بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَبِأَيْمَانِهِم بُشْرَاكُمُ الْيَوْمَ جَنَّاتٌ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا ذَٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ
**Okunuşu:**
Men zellezî yukridullâhe kardan hasenen fe yudâifehû lehû ve lehû ecrun kerîm. Yevme terel mü’minîne vel mü’minâti yes’â nûruhum beyne eydîhim ve bi eymânihim. Buşrâkumul yevme cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ. Zâlike huvel fevzul azîm.
**Meali:**
“Kim Allah’a güzel bir ödünç verecek olursa Allah da onu kendisine kat kat artırır. Ayrıca ona değerli bir mükâfat vardır. O gün mümin erkeklerle mümin kadınların nurlarının önlerinde ve sağlarında ilerlediğini görürsün. ‘Bugün müjdeniz, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacağınız cennetlerdir.’ İşte büyük kurtuluş ve başarı budur.” (Hadîd, 57:11-12)
Sadakallâhülazîm.
Kıymetli kardeşlerim!
Büyük kurtuluş, insanın yalnızca dünyada mal ve makam kazanması değildir. Asıl başarı; Allah’ın rızasını aramak, iyilik yapmak, kul hakkından sakınmak ve ahiret için hayırlı işler hazırlamaktır.
Kur’an’da Allah’a güzel bir ödünç vermekten söz edilmesi, Allah’ın herhangi bir şeye muhtaç olduğu anlamına gelmez. Bu ifade, Allah yolunda yapılan hayırların ve samimiyetle verilen sadakaların değerini anlatır. İnsan malından, zamanından, bilgisinden veya emeğinden hayır için harcadığında bunun karşılığını Allah’tan bekler.
Bazen küçük görünen bir iyilik, bir insanın hayatında büyük bir değişikliğe vesile olabilir. Bir ihtiyaç sahibine yardım etmek, bir gönlü hoş tutmak, doğruyu incitmeden anlatmak ve insanlara faydalı olmak da hayırlı ameller arasındadır.
İşte farkındalık budur: İnsan, kendisine verilen nimetlerin yalnızca kendi rahatlığı için olmadığını anlamalı; imkânlarını iyilik için de kullanmalıdır. Gerçek kazanç, insanın dünyadan ayrılırken arkasında güzel işler ve hayırlı hatıralar bırakabilmesidir.
PEYGAMBERİMİZİN SÜNNETİNE SARILMAK
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem’e salât ve selâm olsun.
Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm. İnneke hamîdun mecîd.
Kardeşlerim, Peygamber Efendimizin sünnetini yaşatmak, onun güzel ahlâkını örnek almak ve dinin esaslarını hayatımıza taşımak önemlidir. Sünnete bağlılık yalnızca görünüşteki bazı davranışlardan ibaret değildir. Doğruluk, merhamet, adalet, emanete riayet, sabır ve insanlara güzel muamele de Peygamberimizin örnek ahlâkının önemli yönlerindendir.
Ahir zamanda unutulmuş bir sünneti ihya edene çok büyük sevap verileceğine dair rivayetler nakledilmiştir. Bu rivayetlerin farklı kaynaklarda farklı lafızlarla geçtiğini ve hadislerin sıhhat derecelerinin ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini unutmamalıyız. Sevabın miktarı hakkında kesin konuşmak yerine, sünneti ihya etmenin ve güzel ahlâkı yaşatmanın önemine odaklanmalıyız.
Bir sünneti ihya etmek, onu doğru öğrenmeyi, şartlarını anlamayı ve hikmetini gözetmeyi gerektirir. İnsan dinî bir uygulamayı yaşatırken başkalarını küçümsememeli, bilmediği meselelerde kesin hükümler vermemeli ve kendi anlayışını herkes için tek ölçü hâline getirmemelidir.
TEBLİĞDE KARŞILIK BEKLEMEMEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
“Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.”
Bu ifade Şuarâ suresinde, farklı peygamberlerin tebliğlerini anlatan ayetlerde tekrarlanır. (Şuarâ, 26:109, 127, 145, 164 ve 180)
Sadakallâhülazîm.
Peygamberlerin tebliğ görevini yerine getirirken insanlardan bir karşılık istememeleri, samimiyet ve Allah’ın rızasını gözetme bakımından önemli bir örnektir. Onlar insanları doğru yola çağırırken kişisel çıkarlarını ön plana koymamışlardır.
Bugün de dinî bilgiyi anlatan, öğreten veya insanlara nasihat eden kimse, niyetini sık sık gözden geçirmelidir. Amacı yalnızca övülmek, nüfuz kazanmak veya maddî menfaat elde etmek olmamalıdır. İlim ve nasihat, insanlara fayda sağlama sorumluluğuyla birlikte düşünülmelidir.
Bununla birlikte, dinî hizmetlerde emeği bulunan insanların geçimini sağlaması veya yaptıkları iş karşılığında ücret alması meselesi, kendi şartları ve dinî hükümleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. Buradaki temel öğüt, insanları Allah’ın dinini kullanarak aldatmamak, dinî bilgiyi çıkar elde etmek için istismar etmemek ve yapılan iyiliği samimiyetten uzaklaştırmamaktır.
HZ. NUH’UN TEBLİĞİNDEN BİR ÖRNEK
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ ۞ إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ ۞ فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ ۞ وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَىٰ رَبِّ الْعَالَمِينَ
**Okunuşu:**
İz kâle lehum ahûhum Nûhun elâ tettekûn. İnnî lekum resûlun emîn. Fettekullâhe ve atîûn. Ve mâ es’elukum aleyhi min ecrin, in ecriye illâ alâ rabbil âlemîn.
**Meali:**
Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: “Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Ben sizin için güvenilir bir elçiyim. Öyleyse Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükâfatım ancak âlemlerin Rabbine aittir.” (Şuarâ, 26:106-109)
Sadakallâhülazîm.
Hz. Nuh’un kavmine yaptığı bu çağrı, tebliğin temelinde samimiyet, güvenilirlik ve Allah’a karşı sorumluluk bilincinin bulunduğunu gösterir. Bir insan doğruyu anlatıyorsa önce kendi davranışlarında doğruluğu gözetmelidir. Söylediğiyle yaptığı birbirinden uzak olan kimsenin sözünün tesiri de zayıflar.
Tarih boyunca peygamberlerin sayısı hakkında farklı rivayetler aktarılmıştır. Ancak bu rivayetlerden hareketle kesin bir peygamber sayısı, insanlık tarihi veya dünyanın yaşı hesaplamak doğru değildir. Kur’an’ın açıkça bildirdiği hususları korumalı, kesin olarak bildirilmemiş konularda ise ihtiyatlı konuşmalıyız.
İnsan aklına gelen her hesabı dinî bir hakikat olarak sunmamalıdır. Bir hesapta çok sayıda rakamın birbiriyle uyuşması, o hesabın vahye dayandığını veya bilimsel olarak doğrulandığını göstermez. Ebced hesapları tarih boyunca bazı geleneklerde kullanılmıştır; ancak bunlar tek başına evrenin yaşını, gezegenlerin mahiyetini veya gelecekte yaşanacak olayları kanıtlamaz.
Farkındalık, her şeyde gizli bir işaret aramak değil; bildiğimizle bilmediğimizi ayırabilmektir. Mümin, Allah’ın yarattıkları üzerinde düşünür; fakat düşüncelerini kesin bilgi gibi sunmadan önce delil arar. Bilmediği bir konuda “Allah en doğrusunu bilir” diyebilmek de ilim ve edebin bir gereğidir.
Birinci Bölümün Sonu
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
İKİNCİ BÖLÜM
YARATILIŞ ÜZERİNE TEFEKKÜR
Aziz kardeşlerim!
İnsan, kâinata baktığında Allah’ın yaratışındaki büyüklüğü ve kendi bilgisinin ne kadar sınırlı olduğunu fark eder. Gökyüzü, yıldızlar, gezegenler, dağlar, denizler, bitkiler ve canlılar; üzerinde düşünmemiz gereken nice işaret taşır. Ancak bu işaretler üzerinde düşünürken kendi yorumlarımızı kesin dinî hükümler veya bilimsel gerçekler gibi anlatmaktan sakınmalıyız.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden Allah’tır.”
A‘râf Suresi, 54. ayet.
Kur’an’da göklerin ve yerin altı günde yaratıldığından söz edilir. Buradaki “yevm” kelimesinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda tefsirlerde farklı açıklamalar bulunmaktadır. Bu sebeple ayeti yalnızca kendi zaman ölçülerimizle yorumlayıp kesin sonuçlara varmak yerine, Allah’ın yaratma kudreti üzerinde düşünmeliyiz.
Allah Teâlâ yine şöyle buyurur:
“Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık; Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı.”
Kâf Suresi, 38. ayet.
Bu ayet bize Allah’ın yaratmasının herhangi bir güçlük ve yorgunlukla sınırlı olmadığını hatırlatır. İnsan ise yaratılmış bir varlık olarak sınırlı bilgiye sahiptir. Bugün bildiklerimiz yarın genişleyebilir; bilmediğimiz konularda da ihtiyatlı konuşmamız gerekir.
Bazı insanlar sayılar, ebced hesapları, gezegenler ve kâinattaki çeşitli düzenler arasında sembolik bağlantılar kurabilirler. Fakat bu bağlantılar tek başına bir ayetin kesin tefsiri sayılamaz. Bir sayının farklı yerlerde tekrar etmesi de kendi başına ilahî bir şifreyi veya kâinatın yaşını ispatlamaz. Dinî metinleri anlamaya çalışırken sağlam delilleri, güvenilir bilgiyi ve ilmin sınırlarını gözetmek gerekir.
Asıl büyük farkındalık, her şeyin arkasında bir hikmet bulunabileceğini düşünmek; fakat bilmediğimiz hususlarda Allah adına kesin hükümler vermemektir.
İNSANIN YARATILIŞI VE SORUMLULUĞU
Allah Teâlâ, Tin Suresi’nde şöyle buyurur:
“Biz insanı gerçekten en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik.”
Tin Suresi, 4–5. ayetler.
Bu ayetler üzerinde düşünürken insanın yalnızca dış görünüşüne bakmakla yetinmemeliyiz. İnsan, akıl, irade, vicdan ve sorumluluk sahibi bir varlıktır. Bu nimetleri iyilik için kullanırsa ahlâkını güzelleştirir; kibir, zulüm, haksızlık ve kötülükte ısrar ederse kendi değerini zedeleyebilir.
İnsanın gerçek üstünlüğü, başkalarını küçümsemesinde değil; Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesinde, insanlara adaletle davranmasında ve kendisine verilen nimetleri hayır yolunda kullanmasındadır.
Bir kimsenin bilgisi çok olabilir, fakat bilgisi onu kibirli yapıyorsa o bilgiden gerektiği gibi faydalanamamış demektir. Bir kimsenin malı çok olabilir, fakat malı onu cimriliğe ve haksızlığa sürüklüyorsa bu nimet onun için bir imtihan hâline gelir. Aynı şekilde makam, güç, güzellik ve itibar da insanın ahlâkını ölçen imtihan vesileleridir.
Bu sebeple insan, kendisine verilen nimetleri yalnızca kendisi için değil, başkalarının iyiliği için de kullanmalıdır.
GÖKLERİN VE YERİN YARATILIŞI
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır.”
Talâk Suresi, 12. ayetten.
Bu ayetin ifade ettiği yaratılış hakikatini kabul ederken, ayette açıklanmayan ayrıntılar hakkında kesin konuşmamalıyız. Göklerin ve yerin mahiyetiyle ilgili yorumlarda bulunmak mümkündür; ancak belirli gezegenlerin hangi manevi varlıklara karşılık geldiğini veya her gök katmanının nasıl bir yapıda olduğunu, açık ve güvenilir bir delil bulunmadan kesinleştirmek doğru değildir.
Cinler, melekler ve insanlar hakkında dinî kaynaklarda bilgiler bulunur. Bununla birlikte bu varlıkların mahiyetini, yaşadıkları yerleri veya gök cisimleriyle ilişkilerini kendi tahminlerimizle açıklamamalıyız. Gaybın bilgisi Allah’a aittir. İnsan, kendisine bildirilen kadarını bilir; geri kalan hususlarda ise haddini bilmelidir.
Kâinata baktığımızda öğrenilecek çok şey olduğunu görürüz. Bilim, gözlem ve araştırmayla yaratılmış âlemin işleyişini anlamaya çalışır. Din ise insana yaratılış karşısında sorumluluğunu, ahlâkını ve Rabbine karşı kulluk vazifesini hatırlatır. Bu alanlarda konuşurken birbirine ait olmayan iddiaları birbirine karıştırmamak önemlidir.
ZAMANIN KIYMETİ VE KUTSAL AYLAR
Allah Teâlâ, Tevbe Suresi’nde şöyle buyurur:
“Allah katında ayların sayısı, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısına göre on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır.”
Tevbe Suresi, 36. ayetten.
İnsan, zamanın geçişini çoğu zaman fark etmez. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüşür. Ömür ise farkına varmadan ilerler. Bu yüzden zamanımızı hayırlı işlerle değerlendirmek, kulluk vazifelerimizi yerine getirmek ve insanlara faydalı olmak büyük önem taşır.
Ayların ve günlerin düzeni üzerinde düşünmek mümkündür. Fakat takvimdeki sayıların veya haftanın günlerinin belirli bir sayıya bölünebilmesinden hareketle kesin bir manevi sistem ortaya koymak doğru olmaz. Asıl mesele, zamanın nasıl geçtiğinden çok, bize verilen zamanı nasıl kullandığımızdır.
Haram aylar, İslam geleneğinde özel bir yere sahiptir. Bu ayların hatırlattığı önemli hususlardan biri de haksızlıktan uzak durmak, zulmü terk etmek ve insanların haklarına saygı göstermektir. Elbette adaletli davranmak yalnızca belirli aylara mahsus değildir; mümin her zaman adaletli olmaya gayret etmelidir.
MAL, MÜLK VE KUL HAKKI
Kardeşlerim!
İnsanın dünyada sahip olduğu mal ve mülk, ona emanet edilmiş nimetlerdir. Bu nimetleri kazanırken helal yollara dikkat etmek, başkalarının hakkını gözetmek ve hiç kimseye haksızlık etmemek gerekir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) kul hakkı konusunda yaptığı uyarılar, insanın malına ve emeğine saygı göstermenin ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. Bir kimsenin arazisini, evini, parasını veya başka bir hakkını haksız yere almak büyük bir vebaldir.
Bir insanın hakkını yemek yalnızca mahkemede suç sayılan bir davranışla sınırlı değildir. Borcu ödememek, emanet edilen şeyi korumamak, başkasının emeğini kendisininmiş gibi göstermek, ölçüde ve tartıda hile yapmak da kul hakkıyla ilgilidir.
Mümin, kendisine ait olmayanı almaktan sakınmalı; bir yanlış yaptığında da onu örtbas etmeye çalışmak yerine hakkı sahibine iade etmeli ve helallik dilemelidir. Çünkü tövbenin samimiyeti, mümkün olduğu durumlarda verilen zararı telafi etmeyi de gerektirir.
GİZLİ SADAKA VE İYİLİK
İyilik yapmanın en güzel yollarından biri, insanlara gösteriş için değil, Allah rızası için yardım etmektir. Yardımın gizli yapılması bazen ihtiyaç sahibinin onurunu korur, bazen de insanı gösterişten uzak tutar. Ancak açıkça yapılan iyilik de teşvik edici ve faydalı olabilir. Burada belirleyici olan niyet, ihtiyaç ve ortaya çıkan hayırdır.
Sadaka yalnızca para vermekten ibaret değildir. Güzel söz söylemek, bir sıkıntıyı gidermek, bir insana yol göstermek, ihtiyaç sahibine destek olmak ve bir haksızlığı önlemeye çalışmak da iyiliğin farklı biçimleridir.
Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hadislerinde güzel sözün sadaka olduğu bildirilmiştir. Bu öğüt, dilimizi hayır için kullanmamız gerektiğini hatırlatır.
Güzel söz de sadakadır.
İnsan bazen büyük bir yardım yapacak imkâna sahip olmayabilir. Fakat güler yüzü, samimi bir duası, teselli edici bir sözü veya karşısındakini dikkatle dinlemesi bile bir gönle ferahlık verebilir.
Önemli olan, imkânımız ölçüsünde hayra yönelmek ve iyiliği küçümsememektir. Bir insanın sıkıntısını hafifletmek, bazen onun için büyük bir nimettir.
KUR’AN’I ANLAMAK VE YAŞAMAK
Aziz kardeşlerim!
Kur’an-ı Kerim yalnızca okunacak bir kitap değil, üzerinde düşünülmesi ve hayatımıza rehber yapılması gereken ilahî bir hidayet kitabıdır. Elbette Kur’an okumak, onu dinlemek ve tilavet etmek de kıymetli ibadetlerdir. Ancak okuduğumuz ayetlerin bize ne öğrettiğini anlamaya ve öğrendiklerimizi davranışlarımıza yansıtmaya da gayret etmeliyiz.
Kur’an’ın temel mesajlarından biri, insanı hak ile bâtılı ayırt etmeye çağırmasıdır. Bu sebeple insan, duyduğu her sözü sorgulamadan kabul etmemeli; din adına söylenenleri de mümkün olduğunca güvenilir kaynaklara ve sağlam bilgilere göre değerlendirmelidir.
Bir söz güzel, etkileyici veya manevi duyguları harekete geçirici olabilir. Fakat yalnızca etkileyici olması, onun mutlaka doğru olduğu anlamına gelmez. Doğruyu arayan insan, sevdiği bir kimsenin sözünü de ölçü ve delil açısından değerlendirebilmelidir.
Kur’an’ı anlamaya çalışmak, yalnızca başkalarının kusurlarını bulmak için değil, önce kendi nefsimizi düzeltmek için olmalıdır. Bir ayeti okuduğumuzda kendimize şu soruları sorabiliriz: Bu ayet benden hangi davranışı istiyor? Hangi yanlıştan uzak durmamı öğütlüyor? Ailemde, işimde ve insanlarla ilişkilerimde bu öğütten nasıl faydalanabilirim?
İşte bu şekilde Kur’an, hayatımıza yön veren bir rehber hâline gelir.
İHSAN, SAMİMİYET VE GÜZEL AHLAK
İhsan, dinimizde önemli bir kavramdır. Cebrâil hadisinde Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), ihsanı şöyle açıklamıştır:
“Allah’a, O’nu görüyormuş gibi ibadet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görmektedir.”
Bu öğüt, insanın ibadetinde ve günlük hayatında samimi olmasını gerektirir. İnsanlar kendisini görmese de Allah’ın onu bildiğini hatırlayan kişi, gizli ve açık davranışlarında daha dikkatli olmaya çalışır.
İhsan yalnızca ibadet esnasında değil, insanlarla ilişkilerimizde de kendini gösterir. Bir işi güzel yapmak, emaneti korumak, aile fertlerine merhametli davranmak, komşunun hakkını gözetmek ve ihtiyaç sahibine yardımcı olmak da güzel ahlâkın parçalarıdır.
Kur’an-ı Kerim’de, insanın yaratılışı anlatılırken şöyle buyrulur:
“Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, onun için hemen secdeye kapanın.”
Hicr Suresi, 29. ayetten.
Bu ayetteki “ruhumdan” ifadesi, İslam âlimlerinin açıklamalarında Allah’ın insana verdiği şeref ve değeri anlatan bir ifade olarak ele alınır. Bu söz, insanın Allah’ın zatından bir parçayı içinde taşıdığı anlamına gelmez. Allah yaratılmışlara benzemez; insan ise yaratılmış ve sorumluluk sahibi bir kuldur.
İnsanın değeri, kendisini ilahlaştırmasında veya diğer insanlardan üstün görmesinde değil, Allah’a kulluk etmesinde ve kendisine verilen emaneti güzel taşımasındadır.
Bu sebeple ihsan sahibi insan, yaptığı iyiliği başa kakmaz, insanları küçük görmez ve kendisini başkalarından daha değerli saymaz. Elinden gelen iyiliği yapar, yanlış yaptığında özür diler ve her zaman daha güzel bir ahlâka ulaşmaya gayret eder.
İKİNCİ BÖLÜMÜN SONU
Kardeşlerim, büyük farkındalık; kâinatın büyüklüğünü düşünürken kendi sınırlarımızı bilmek, Allah’ın nimetlerini hatırlarken şükretmek, Kur’an’ı okurken anlamaya çalışmak ve öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâka dönüştürmektir.
Bir sonraki bölümde güzel sözün, salih amelin, tevazunun ve insanın ömrünü hayırla değerlendirmesinin önemi üzerinde duracağız.
FEVZÜL AZÎM – BÜYÜK FARKINDALIK
ÜÇÜNCÜ VE SON BÖLÜM
GÜZEL AHLAK VE SALİH AMEL
Aziz kardeşlerim!
İnsanın dünyadaki yolculuğu sınırlıdır. Her birimizin ömrü, imkânları ve karşılaştığı imtihanlar farklıdır. Fakat hepimiz yaptıklarımızdan sorumluyuz. Bu nedenle ömrümüzü yalnızca dünya işleriyle tüketmemeli; ibadetlerimize, ailemize, insanlara karşı sorumluluklarımıza ve ahirete hazırlığımıza da önem vermeliyiz.
Allah Teâlâ Zilzâl Suresi’nde şöyle buyurur:
“Kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre ağırlığınca kötülük yapmışsa onu görür.”
Zilzâl Suresi, 7–8. ayetler.
Bu ayetler bize hiçbir iyiliği küçümsememeyi ve hiçbir kötülüğü önemsiz görmemeyi öğretir. İnsan bazen yaptığı büyük bir iyiliği hatırlayıp kendisini yeterli görebilir; bazen de küçük bir iyiliğinin hiçbir anlam taşımadığını düşünebilir. Oysa Allah katında amellerin değeri, niyet ve samimiyetle de ilgilidir.
Bir gönlü sevindirmek, bir yetimin başını okşamak, bir yaşlının işini kolaylaştırmak, bir hastayı ziyaret etmek, bir ihtiyaç sahibine yardım etmek ve insanları incitmekten kaçınmak küçümsenecek işler değildir.
Aynı şekilde bir insanın hakkını yemek, haksız yere suçlamak, iftira etmek, emanete ihanet etmek ve insanları küçük düşürmek de basit görülmemelidir. Mümin, yaptığı işlerin sonucunu düşünmeli ve kendisini hesaba çekebilmelidir.
DİLİ KORUMAK VE GÜZEL SÖZ SÖYLEMEK
Kardeşlerim!
Dil küçük bir uzuvdur; fakat onunla büyük iyilikler de büyük kötülükler de yapılabilir. Bir söz insanın kalbine umut verebilir, bir başka söz ise uzun süre unutulmayacak bir yara açabilir.
Bu sebeple konuşmadan önce düşünmeliyiz. Söyleyeceğimiz söz doğru mu, gerekli mi, faydalı mı? Bir insanı uyarmamız gerekiyorsa onu aşağılamadan, kırmadan ve mümkün olduğunca güzel bir üslupla uyarmaya çalışmalıyız.
Güzel söz, insanın ahlâkını gösteren önemli bir işarettir. Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrettiği üzere, güzel söz de sadaka hükmünde bir iyiliktir.
Bazen bir kimsenin hatasını düzeltmek isterken kendi üslubumuz yüzünden daha büyük bir hata yapabiliriz. Haklı olduğumuzu düşünsek bile hakaret etmek, alay etmek veya karşı tarafı küçük düşürmek doğru bir yol değildir. Hakikati anlatmak kadar, onu nasıl anlattığımız da önemlidir.
Elbette güzel konuşmak, yanlışları görmezden gelmek demek değildir. İnsan gerektiğinde yanlışa karşı çıkmalı, adaleti savunmalı ve hakkı söylemelidir. Ancak bunu yaparken ölçüyü, merhameti ve adaleti kaybetmemelidir.
NEFSİ MUHASEBE ETMEK
İnsanın en önemli vazifelerinden biri, kendi nefsini sorgulamasıdır. Başkalarının kusurlarını görmek çoğu zaman kolaydır; fakat insanın kendi kusurlarını kabul etmesi daha zordur.
Bir kimse sürekli başkalarını suçluyor, fakat kendi davranışlarını hiç değerlendirmiyorsa kendisini düzeltme fırsatını kaçırabilir. Oysa mümin, her gün kendisine şu soruları sorabilmelidir:
Bugün kimin gönlünü aldım? Kime haksızlık ettim? Hangi sözümle birini incittim? Bana verilen nimetlerin şükrünü yerine getirebildim mi? Bir insanın yardım talebini karşılayabileceğim hâlde geri mi çevirdim?
Bu sorular, insanın kendisini daha iyi tanımasına ve hatalarını düzeltmesine yardımcı olur.
Nefs muhasebesi, insanın kendisinden nefret etmesi değil; eksiklerini fark edip daha iyi bir kul olmaya gayret etmesidir. Hata yapan insan ümitsizliğe düşmemeli, hatasında ısrar etmekten de kaçınmalıdır. Samimi tövbe, yanlıştan dönme ve mümkünse verilen zararı telafi etme çabasıyla tamamlanır.
DÜNYADA YAŞARKEN ÖZÜNÜ KORUMAK
İnsan nerede yaşarsa yaşasın, güzel ahlâkını ve doğru bildiği temel değerlerini korumaya çalışmalıdır. Farklı toplumlarla karşılaşmak, başka kültürleri tanımak ve yeni şartlara uyum sağlamak, insanın kendi kimliğini ve inancını kaybetmesini gerektirmez.
Bu konuda daha önce ifade ettiğim şu sözü hatırlatmak isterim:
“Elmanın özü bozulmadıysa, onu nereye dikersen dik; ister Afrika’da, ister Amerika’da, ister Türkiye’de olsun, orada elma dalı olup güzel elmalar verir. İnsan da özünü bozmadıkça, ister Mekke’de, ister Amerika’da, ister başka bir yerde yaşasın; Rabbini bilir, güzel ahlâkını korur ve bulunduğu yere huzur ve selamet taşır.”
Kar©glan Sözü – 09.11.2014 Pazar
Burada anlatılmak istenen, insanın yaşadığı yeri veya başka insanları küçümsemesi değildir. Asıl mesele, hangi toplumda bulunursak bulunalım doğruluğu, merhameti, adaleti ve güzel ahlâkı korumaktır.
Mümin, bulunduğu toplumun hukukuna ve insanların haklarına saygı göstermeli; inancını da güzel davranışlarıyla temsil etmelidir. İnsanların kalbine ulaşmanın en güzel yollarından biri, sözümüzle davranışımızın birbirini tutmasıdır.
Bir kimse güzel ahlâkıyla örnek olabiliyorsa yaşadığı çevreye huzur verir. Fakat inancını anlattığı hâlde insanları incitiyor, haksızlık yapıyor ve kendisini herkesten üstün görüyorsa sözleriyle davranışları arasında bir uyumsuzluk vardır.
SALAVAT, DUA VE ALLAH’A YÖNELİŞ
Aziz kardeşlerim!
Resûlullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) salavat getirmek, Müslümanların sevdiği ve önem verdiği ibadetlerdendir. Salavat getirirken Peygamber Efendimizin güzel ahlâkını da hatırlamalı; onun merhametini, doğruluğunu, sabrını ve adaletini hayatımızda örnek almaya çalışmalıyız.
İbadetlerimizin amacı gösteriş yapmak veya insanlardan üstün görünmek değildir. İbadet, Allah’a kulluğumuzu ifade eder; bizi daha merhametli, daha adaletli ve daha sorumlu bir insan olmaya yöneltmelidir.
Namazda kıyam, rükû ve secde gibi ibadetlerin her birinin kendine ait bir yeri ve adabı vardır. Secdeyi yalnızca belirli bir saniye sayısıyla sınırlandıran genel bir dinî kural ortaya koymak doğru değildir. Namaz, güvenilir dinî kaynaklarda bildirilen esaslara ve kişinin takip ettiği fıkhî hükümlere uygun biçimde, sükûnet ve huşû içinde kılınmalıdır.
Müminin yönelişi Allah’adır. Dua ederken Allah’tan hidayet, bağışlanma, sağlık, afiyet ve güzel bir son dilemeliyiz. Gelecekte ortaya çıkacağı bildirilen bazı şahıslar veya gaybî meseleler hakkında kesin bilgilerimiz varmış gibi konuşmamalıyız. Bilmediğimiz konularda ihtiyatlı davranmak, dinî sorumluluğun bir parçasıdır.
Allah’a yakınlaşmanın yolu, O’na samimiyetle kulluk etmek, emirlerini gözetmek, haramlardan sakınmak ve insanlara karşı güzel ahlâklı olmaya çalışmaktır.
FEVZÜL AZÎM: GERÇEK BAŞARI
Kardeşlerim!
Bütün bu anlattıklarımızın özü şudur: Büyük başarı, yalnızca dünya malı kazanmak veya insanlar arasında tanınmak değildir. Gerçek başarı, insanın Rabbine karşı sorumluluğunu bilmesi, imanını koruması, salih ameller işlemesi, kul hakkından sakınması ve güzel bir ahlâk üzere yaşamaya çalışmasıdır.
İnsan, sahip olduğu nimetlerle imtihan edilir. Kimi malıyla, kimi bilgisiyle, kimi makamıyla, kimi de sabır göstermesi gereken sıkıntılarla sınanır. Herkesin imtihanı aynı değildir. Bu sebeple insan başkasının durumunu küçümsememeli; kendi sorumluluğuna odaklanmalıdır.
Allah’ın rızasını arayan kişi, yaptığı iyiliği büyütüp kendisini üstün görmez. Hatasını fark ettiğinde özür dilemekten çekinmez. Başkasının başarısını kıskanmak yerine hayırla karşılar. İnsanların kusurlarını yaymak yerine mümkün olduğunda onları düzeltmeye ve iyiliğe teşvik etmeye çalışır.
Fevzül azîm, yani büyük kurtuluş ve büyük başarı, insanın yalnızca sözleriyle değil, inancı ve amelleriyle de hayra yönelmesidir. Bunun için hepimizin kendisini yenilemeye, bilgisini artırmaya ve güzel ahlâkını geliştirmeye ihtiyacı vardır.
Rabbimiz bizleri hakkı hak olarak tanıyıp ona uyanlardan, bâtılı bâtıl olarak tanıyıp ondan uzak duranlardan eylesin.
DUA
اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
Allah’ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip et.
Allah’ım! Kalplerimizi imanla, dillerimizi zikirle, amellerimizi ihlasla ve ahlâkımızı güzellikle donat. Bizleri kibirden, gösterişten, haksızlıktan, kul hakkından ve nefsimizin kötülüklerinden muhafaza eyle.
Allah’ım! Bize verdiğin nimetlerin kıymetini bilmeyi, onları hayır yolunda kullanmayı ve sıkıntılar karşısında sabırlı olmayı nasip et. Ailelerimize huzur, hastalarımıza şifa, darda kalanlara ferahlık, ihtiyaç sahiplerine helal rızık ihsan eyle.
Allah’ım! Bizi doğru sözlü, güvenilir, merhametli ve adaletli kullarından eyle. Bilmediğimiz hususlarda haddimizi bilmeyi, öğrendiğimiz hakikatleri güzel ahlâkla yaşamayı ve hatalarımızdan dönmeyi nasip et.
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Dualarının sonu, ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur’ demektir.”
Âmin. El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbu ileyk.
“Allah’ım! Seni hamdinle tesbih ederim. Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Senden bağışlanma diler ve Sana tövbe ederim.”
VAZIN SONU
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 23 Ocak 2018 Salı
Original Kar © glan
Raşit Tunca
Sevgiler Saygılarla Sunarım



