Rashit Tunca Board

Tam Sürüm: Fuad Nedir ? Önden Giden Nedir?(Kar©glanin 6 Şubat 2016 Vaazi)
Şu anda içeriğimizin sadeleştirilmiş bir sürümünü görüntülüyorsunuz. Tam sürümü görüntüleyin ve uygun biçimlendirmeyi kullanın.
Fuad Nedir? Önden Giden Nedir?

(Kar©glan'ın 6 Şubat 2016 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

---

مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى

---

تَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَا أَرَى الْهُدْهُدَ أَمْ كَانَ مِنَ الْغَائِبِينَ

Sadakallahul Azîm.

İsrâ Suresi 36. ayet, Necm Suresi 11. ayet ve Neml Suresi 20. ayet.


Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ve lâ takfu mâ leyse leke bihî ilmun, innes-sem'a vel-basara vel-fuâde kullu ulâike kâne anhu mes'ûlâ.

---

Mâ kezebel-fuâdu mâ raâ.

Meali:

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve fuad; bunların hepsi ondan sorumludur.”

“Gözünün gördüğünü fuad yalanlamadı.”

Süleyman aleyhisselâm kuşları yoklayıp Hüdhüd'ü göremeyince şöyle dedi:

“Bana ne oluyor ki Hüdhüd'ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”

Sadakallahul Azîm.

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

“Zenginliği dilediğime, ilmi ise çalışana ve talep edene veririm.”

(Vaazda kudsî hadis olarak aktarılmıştır.)

Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdün mecîd.

Allâhümme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîm, inneke hamîdün mecîd.

Yolculuğumuza Başlıyoruz:

Geçen haftalarda nefsin rütbelerinden “Nefs-i Kâmile”den ve daha sonra “Mürşid-i Kâmil”den bahsettik. Bunun ardından “Sâfiye Makamı”nın geldiğini, ondan da ötede “İhsan Makamı” bulunduğunu söyledik.

Cibrîl Hadisi ve İhsan Makamı

Cibrîl hadisi diye bilinen hadis-i şerifte, Cebrâil aleyhisselâm insan suretinde Peygamber Efendimizin huzuruna gelmiş ve İslâm, iman, ihsan ve kıyametin alâmetleri hakkında sorular sormuştur.

Hz. Ömer'den rivayet edilen meşhur hadiste şöyle anlatılır:

Bir gün Rasûlullah'ın yanında bulunduğumuz sırada elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir zat çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de onu tanıyan bulunmuyordu. Peygamber Efendimizin yanına oturdu ve çeşitli sorular sordu.

Önce:

“Ya Muhammed! Bana İslâm'ı anlat.” dedi.

Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem İslâm'ın şartlarını açıkladı. O zat:

“Doğru söyledin.” dedi.

Sonra:

“Bana imanı anlat.” diye sordu.

Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe ve kadere iman etmeyi açıkladı. O zat yine:

“Doğru söyledin.” dedi.

Ardından:

“Bana ihsanı anlat.” diye sordu.

Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“İhsan, Allah'a O'nu görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O'nu görmüyorsan da O seni muhakkak görür.”

buyurdu.

Daha sonra kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber Efendimiz:

“Bu konuda kendisine sorulan, sorandan daha bilgili değildir.” buyurdu.

Kıyametin alâmetlerini sorduğunda ise bazı alâmetleri haber verdi.

Hadisin sonunda Peygamber Efendimiz, soru soran kişinin Cebrâil olduğunu ve insanlara dinlerini öğretmek için geldiğini bildirdi.

(Buhârî, İman 1; Müslim, İman 1)

İşte ihsan makamı, insanın yaptığı işi Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek yapmasıdır.

Bu makamda insan, yalnızca sözle değil, hâli ve ameliyle de hakikati göstermeye başlar. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” sözü de bu anlayışı ifade eder.

Peygamber Efendimizi görüp iman eden sahabelerin makamı da burada ayrıca düşünülmelidir. Onlar Peygamber Efendimizi görmüş, söylediklerini işitmiş ve onun yaşayışına bizzat şahit olmuşlardır.

Biz ise bugün onu görmüyoruz. Fakat Allah'ın bizi gördüğüne iman ederek kulluk ediyoruz.

İhsan makamının başlangıcı budur:

“Ben Allah'ı görmesem de Allah beni görüyor.”

İnsan bu şuurla yaşamaya devam ettikçe, Allah'ın isim ve sıfatlarının tecellileri üzerinde daha derin düşünmeye başlar. İlim deryasına dalan bir insan gibi, gördüğü her şeyden yeni bir ibret çıkarmaya çalışır.

Bu, insanın kendisini hakikatin sahibi görmesi değil; tam tersine kendi acziyetini anlayarak Allah'ın ilmi ve kudreti karşısında teslimiyet kazanmasıdır.

---oOo---

Ateş, Tecellî ve Hakikati Bütün Olarak Görmek

Vaazın bu bölümünde farklı milletler ve tarihî topluluklar hakkında bazı yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumları ırkları veya milletleri üstün ya da aşağı gösteren ifadelerden ayırarak ele almak gerekir.

Kur'an bize, farklı kavimlerin ve milletlerin birbirleriyle tanışmaları için yaratıldığını bildirir. Üstünlük ölçüsü soy veya kavim değil, takvadır.

Bu sebeple burada asıl üzerinde durulması gereken mesele, insanın bir görüntüde takılıp kalmaması ve hakikati bütün yönleriyle düşünmesidir.

Bunun için Kur'an'daki Hz. Musa kıssasından bir örnek verelim:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

فَلَمَّا قَضَى مُوسَى الْأَجَلَ وَسَارَ بِأَهْلِهِ آنَسَ مِن جَانِبِ الطُّورِ نَارًا قَالَ لِأَهْلِهِ امْكُثُوا إِنِّي آنَسْتُ نَارًا لَّعَلِّي آتِيكُم مِّنْهَا بِخَبَرٍ أَوْ جَذْوَةٍ مِنَ النَّارِ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ

فَلَمَّا أَتَاهَا نُودِي مِن شَاطِئِ الْوَادِي الْأَيْمَنِ فِي الْبُقْعَةِ الْمُبَارَكَةِ مِنَ الشَّجَرَةِ أَن يَا مُوسَى إِنِّي أَنَا اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ

Fe lemmâ kadâ Mûsâ'l-ecele ve sâra bi-ehlihî ânese min cânibi't-tûri nâran. Kâle li-ehlihî'mküsû innî ânestu nâran leallî âtîkum minhâ bi-haberin ev cezvetin mine'n-nâri leallekum tastalûn.

Fe lemmâ etâhâ nûdiye min şâtı'il-vâdi'l-eymeni fi'l-buk'ati'l-mübâraketi mine'ş-şecereti en yâ Mûsâ innî enallâhu Rabbü'l-âlemîn.

Kasas Suresi, 29-30. ayetler

Meali:

“Mûsâ süreyi tamamlayıp ailesiyle yola çıkınca Tûr tarafında bir ateş gördü. Ailesine, ‘Siz burada kalın. Ben bir ateş gördüm. Umarım oradan size bir haber veya ısınmanız için bir kor getiririm.’ dedi.

Mûsâ ateşin yanına gelince, o mübarek yerde vadinin sağ tarafındaki ağaçtan şöyle seslenildi:

‘Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, evet ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.’”

Kasas Suresi, 29-30. ayetler

Burada üzerinde düşünülmesi gereken husus şudur:

Allah Teâlâ, Hz. Musa'ya ateşin bulunduğu yerde hitap etmiştir. Bu olay, Allah'ın kudretinin ve tecellilerinin insanın alışılmış algılarının ötesinde olduğunu düşünmemize vesile olabilir.

Fakat bundan “Allah ateşin kendisidir” veya “ateşe tapmak doğrudur” şeklinde bir sonuç çıkarılamaz.

Tasavvufî açıdan “Lâ mevcûde illâ Hû” sözü, kulun Allah'ın varlığı karşısındaki acziyetini ve bütün yaratılmışların O'nun kudretiyle var olduğunu ifade eden bir tefekkür cümlesidir.

Yaratılmış olan ile Yaratan'ı birbirine karıştırmamak gerekir.

---oOo---

Algılama Boyutu ve Hakikati Aramak

Mutasavvıf Ahmed Hulûsi'nin bu konuya dair yaklaşımında, insanın sahip olduğu algılama araçlarının gördüğü dünyayı nasıl şekillendirdiği anlatılmaktadır.

İnsan, beş duyusuyla belirli bir dünyayı algılar. Fakat mikroskop gibi bir araçla baktığında aynı maddeyi atomlar ve daha küçük yapılar şeklinde görmeye başlar. Algılama ölçeği değiştikçe, daha önce kesin sandığı görüntünün aslında sınırlı bir algılama biçimi olduğunu fark eder.

Bu örnek, tasavvufî tefekkür açısından önemli bir noktaya işaret eder:

İnsan gördüğü şey ile hakikatin tamamını birbirine karıştırmamalıdır.

Bir şeyi görememek, onun mevcut olmadığı anlamına gelmediği gibi, bir şeyi görmek de onun hakikatinin tamamını kavradığımız anlamına gelmez.

Kur'an'ın ve tasavvufun insanı tefekküre çağıran yönlerinden biri de budur.

Allah'ın “Ahad” oluşu ise O'nun yaratılmışlara benzemediğini, eşi ve denginin bulunmadığını ifade eder. İnsan, kâinat ve bütün yaratılmışlar Allah'ın eseri ve mahlûkudur; Allah ise mahlûk değildir.

Bu ayrımı korumak gerekir.

---oOo---

Fuad Meselesine Gelince

[attachment=38471]

Fuad kelimesi Kur'an'da kalp, gönül, idrak ve iç kavrayışla ilgili anlamlarda kullanılır.

Bu vaazda ise “fuad” aynı zamanda “önden giden” kavramı üzerinden ele alınmaktadır.

Burada anlatılanı bedensel ve cinsel bir yorumdan ziyade, insanın bir işe başlamadan önce niyetinin, düşüncesinin, idrakinin ve yönelişinin önden gitmesi şeklinde anlamak daha doğru olacaktır.

İnsan herhangi bir işi yapmadan önce o işin düşüncesi zihninde oluşur. Sonra niyet gelir, ardından söz ve amel gelir.

Bu bakımdan:

Fuad, insanın yönelişinin ve iç idrakinin önden giden tarafı olarak düşünülebilir.

Nitekim Kur'an şöyle buyurur:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يَا أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُواْ رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالاً كَثِيرًا وَنِسَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ الَّذِي تَسَاءلُونَ بِهِ وَالأَرْحَامَ إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

Yâ eyyühen-nâsütteku rabbekümüllezî halakaküm min nefsin vâhidetin ve halaka minhâ zevcehâ ve besse minhumâ ricâlen kesîran ve nisâen. Vettekullâhellezî tesâelûne bihî vel-erhâm. İnnallâhe kâne aleyküm rakîbâ.

Nisâ Suresi, 1. ayet

Meali:

“Ey insanlar! Sizi tek bir nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkek ve kadın meydana getiren Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde gözetleyicidir.”

Yine:

وَالَّذِي خَلَقَكُم مِّن نَّفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا

Hüvellezî halakaküm min nefsin vâhidetin ve ceale minhâ zevcehâ.

A'râf Suresi, 189. ayet

Bu ayetlerde insanın yaratılışının bir bütünlük içinde ele alındığını görüyoruz.

Ancak buradaki ifadelerden, insan bedeninin bazı organlarını Allah'ın zatıyla özdeşleştiren veya yaratılmış bir organı “Allah'ın parçası” olarak gösteren bir sonuç çıkarılamaz.

Allah Teâlâ birdir, eşi ve benzeri yoktur. İnsan ise O'nun kuludur ve yaratılmıştır.

Bu sebeple “Fuad” meselesini bedenî bir sembolün ötesine taşı(Zeker), insanın iç dünyasındaki yöneliş ve idrak açısından anlamak daha faydalıdır.

---oOo---

Hüdhüd ve Önden Giden

Süleyman aleyhisselâm kıssasında Hüdhüd'ün özel bir konumu vardır.

Süleyman aleyhisselâm kuşları kontrol ettiğinde Hüdhüd'ün bulunmadığını fark eder ve:

“Bana ne oluyor ki Hüdhüd'ü göremiyorum?”

diye sorar.

Vaazdaki işarî yorum açısından Hüdhüd, “önden haber getiren, öncü olan ve bir bilgiyi taşıyan” unsur olarak ele alınmaktadır.

Bu açıdan Fuad kavramıyla Hüdhüd arasında bir tefekkür bağlantısı kurulabilir.

İnsan da herhangi bir işe başlamadan önce bir düşünceyi ve niyeti önden gönderir. Sonra o düşünce söz ve davranışa dönüşür.

Bu sebeple insanın fuadını temiz tutması, niyetini düzeltmesi ve bilmediği şeyin peşinden gitmemesi önemlidir.

---oOo---

“El-Evvel” ve “El-Âhir”

Allah Teâlâ hem Evvel'dir hem Âhir'dir.

İlk olan da O'dur, son olan da O'dur. Fakat bu ifadeler Allah'ın zaman içinde yaratılmış bir varlık olduğu anlamına gelmez.

Allah zaman ve mekânın yaratıcısıdır.

Bu sebeple insan, Allah'ın isimlerinden birini öne çıkarıp diğerlerini ihmal etmemelidir. Allah, Esmâü'l-Hüsnâ'sının tamamıyla bilinmesi gereken yüce Rabbimizdir.

Buradaki tefekkürün maksadı, insanın bir isme veya bir sembole takılıp kalması değil, bütünlük içinde düşünmeyi öğrenmesidir.

Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme.

İsrâ Suresi'nin 36. ayetindeki bu uyarı, bu vaazın da temel ölçülerinden biridir.

---oOo---

Ahir Zaman ve Rivayetler Üzerine

Vaazın sonunda ahir zamanla ilgili bir rivayet aktarılmaktadır. Rivayetlerde kıyamete yakın dönemde meydana gelecek bazı olaylardan söz edilmektedir.

Bu tür rivayetleri aktarırken, ayrıntılar konusunda kesin hüküm vermek yerine rivayetin bildirdiği ana mesaj üzerinde düşünmek gerekir.

Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemden rivayet edilen hadislerde, kıyamet öncesinde meydana gelecek bazı olaylar anlatılmıştır.

“Allah onlara bir yağmur gönderecek...”

şeklinde başlayan rivayette, yeryüzünün yeniden bereketlenmesinden, insanların bolluk içerisinde yaşamasından ve daha sonra müminlerin ruhlarının alınmasından söz edilmektedir.

(Tirmizî, Fiten; İbn Mâce, Fiten; Müslim, Fiten)

Bu rivayetleri okurken esas alınması gereken ölçü şudur:

Bilmediğimiz şeylerin peşine kesin hükümlerle düşmemeliyiz.

Kur'an'ın açıkça bildirdiği hakikatleri esas almalı, işarî yorumları ise işarî yorum olarak değerlendirmeliyiz.

---oOo---

Borçtan Kurtulmak İçin Dua

Kur'an-ı Kerîm'de Allah Teâlâ'nın mülkün sahibi olduğu ve mülkü dilediğine verdiği bildirilir:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَن تَشَاء وَتَنزِعُ الْمُلْكَ مِمَّن تَشَاء وَتُعِزُّ مَن تَشَاء وَتُذِلُّ مَن تَشَاء بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَىَ كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

Kulillâhümme mâlikel-mülki tü'til-mülke men teşâü ve tenziul-mülke mimmen teşâü ve tüizzü men teşâü ve tüzillü men teşâü. Biyedikel-hayr. İnneke alâ külli şey'in kadîr.

Âl-i İmrân Suresi, 26. ayet

Meali:

“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır Senin elindedir. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”

Âl-i İmrân Suresi, 26. ayet

Borcu olan kardeşlerimiz bu ayeti okuyarak Allah'tan yardım isteyebilirler. Ancak dua ile birlikte borcun ödenmesi için gereken maddî sebeplere de başvurmak gerekir.

Allah Teâlâ borçlarımızı ödeyebilmeyi, helâl rızık kazanmayı ve kimseye yük olmadan yaşamayı hepimize nasip eylesin.

---oOo---

Nesh ve Basamak Misali

Vaazda nesh konusu, eski ve yeni teknolojiler üzerinden bir misalle anlatılmıştır.

Eski televizyonların yerini zamanla yeni televizyonların alması gibi, insanın anlayışında da yeni bir merhale ortaya çıkabilir.

Fakat burada önemli olan, “eski tamamen değersizdir” demek değildir.

Bir merdivende üst basamağa çıkınca alt basamak geride kalır; fakat aşağı inerken yine o basamağa ihtiyaç duyarsın.

Bu sebeple ilim ve anlayış bakımından insanın daha üst bir mertebeye ulaşması, önceki bilgileri bütünüyle değersiz sayması anlamına gelmez.

Kur'an'daki nesh meselesi ise ayrıca ilmî ve usûlî bir konudur. Bu nedenle onu yalnızca günlük hayattaki değişimlerle açıklamak yeterli değildir.

---oOo---

Fuadın Önden Gitmesi

Başta okuduğumuz ayete tekrar dönelim:

وَلاَ تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ إِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤَادَ كُلُّ أُولئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُولاً

Ve lâ takfu mâ leyse leke bihî ilmun, innes-sem'a vel-basara vel-fuâde kullu ulâike kâne anhu mes'ûlâ.

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve fuad; bunların hepsi ondan sorumludur.”

İsrâ Suresi, 36. ayet

İşte bu ayet bize çok önemli bir ölçü veriyor:

İnsan duyduğu her sözü doğru kabul etmemeli.

Gördüğü her şeyi bütün hakikat zannetmemeli.

Kalbine gelen her düşünceyi kesin bilgi saymamalı.

Fuadını, yani iç idrakini ve gönül yönelişini hakikatin peşinde kullanmalıdır.

Bir insanın niyeti nereye yönelirse, ameli de zamanla o yöne doğru gider.

Bu bakımdan “önden giden” kavramını, insanın niyeti ve iç yönelişi olarak düşünmek mümkündür.

Niyet önden gider, söz onu takip eder; sözün ardından da amel gelir.

---oOo---

Sonuç

Bu vaazın ana fikrini şöyle özetleyebiliriz:

İnsan, gördüğü ve duyduğu her şeyi hemen kesin hakikat olarak kabul etmemelidir.

İlim öğrenmeli, araştırmalı, düşünmeli ve tefekkür etmelidir.

Allah'ın bizi gördüğünü bilerek hareket etmeli, ihsan şuuruna ulaşmaya çalışmalıdır.

Fuadımızı, yani gönlümüzü ve iç idrakimizi temiz tutmalı; niyetimizi düzeltmeli ve bilmediğimiz şeylerin peşine düşmemeliyiz.

Kur'an'ın bize öğrettiği ölçü açıktır:

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme.”

İşte hakikati arayan insan için en önemli ölçülerden biri budur.

HAKKINDA BİLGİN OLMAYAN ŞEYİN PEŞİNE DÜŞME EY İNSANOĞLU!

---oOo---

اللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

“Allah'ım! Bize hakkı hak olarak göster ve ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan sakınmayı nasip et.”

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhiru da'vâhum enil-hamdü lillâhi Rabbil-âlemîn.

Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.

---oOo---

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 6 Şubat 2016 Cumartesi

Original Kar © glan