Rashit Tunca Board

Tam Sürüm: O Tersi Olmayan Bir dir "vahdehu lâşerîke leh" (Kar©glanin 6 Nisan 2016 Vaazi)
Şu anda içeriğimizin sadeleştirilmiş bir sürümünü görüntülüyorsunuz. Tam sürümü görüntüleyin ve uygun biçimlendirmeyi kullanın.
O, Tersi Olmayan Bir'dir: “Vahdehu Lâ Şerîke Leh”

(Kar©glan'ın 6 Nisan 2016 Vaazı)

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

---

إِنَّ الدِّينَ عِندَ اللّهِ الإِسْلاَمُ وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوْتُواْ الْكِتَابَ إِلاَّ مِن بَعْدِ مَا جَاءهُمُ الْعِلْمُ بَغْيًا بَيْنَهُمْ وَمَن يَكْفُرْ بِآيَاتِ اللّهِ فَإِنَّ اللّهِ سَرِيعُ الْحِسَابِ

Sadakallahul Azîm — Ra'd Suresi, 28. Ayet / Âl-i İmrân Suresi, 19. Ayet

Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Ellezîne âmenû ve tatmainnu kulûbuhum bi zikrillâh. Elâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.

İnned dîne indâllâhil islâm. Ve mâhtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba'di mâ câehumul ilmu bagyen beynehum. Ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb.

Meali:

“Onlar iman edenler ve kalpleri Allah'ı zikretmekle huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzur bulur.”

Sadakallahul Azîm — Ra'd Suresi, 28. Ayet

“Şüphesiz Allah katında din İslâm'dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra sırf aralarındaki ihtiras ve aşırılık yüzünden ayrılığa düştüler. Kim Allah'ın âyetlerini inkâr ederse, bilsin ki Allah hesabı çok çabuk görendir.”

Sadakallahul Azîm — Âl-i İmrân Suresi, 19. Ayet

---oOo---

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

“Duaların en faziletlisi Arefe günü yapılan duadır. Ben ve benden önceki peygamberlerin söyledikleri en faziletli söz, ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ sözüdür.”

“Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir, O'nun ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na aittir. O, her şeye kadirdir.”

(Hadis-i Şerif — Muvatta, Kur'ân 32; Tirmizî, Daavât 133)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:

“Kim, ‘Lâ ilâhe illallâhu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ duasını bir günde yüz kere söylerse, kendisine on köle azat etmiş gibi sevap verilir. Ayrıca lehine yüz sevap yazılır ve yüz günahı silinir. O kimse o gün akşama kadar şeytana karşı muhafaza edilir. Bundan daha fazlasını yapan kimse dışında hiç kimse bundan daha faziletli bir amel getiremez.”

“Kim de bir günde yüz kere ‘Sübhânallahi ve bihamdihi’ derse, hataları denizin köpüğü kadar çok olsa bile dökülür.”

(Hadis-i Şerif — Buhârî, Daavât 54; Müslim, Zikir 28, 2691; Muvatta, Kur'ân 20; Tirmizî, Daavât 61)

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:

“Kim sabah namazının peşinden, ‘Lâ ilâhe illallahu vahdehu lâ şerîke leh, lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamdü bi-yedihi'l-hayr ve hüve alâ külli şey'in kadîr’ derse, kendisine Hz. İsmail'in evlatlarından bir köleyi azat etmiş gibi sevap yazılır.”

(Hadis-i Şerif — Kütüb-i Sitte)

“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.

Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”

Yolculuğumuza Başlıyoruz:

Biz ilk defa sofi olduğumuz zamanlarda bazı yeni sofilerin, el alıp tövbe ettikten sonra, özellikle ilk hatmelerinde farklı hâller yaşadıklarını görüyorduk. Nakşîlerde toplu zikir olarak Hatm-i Hâcegân vardır. Yeni tövbe alanlardan bazıları ilk hatmelerinde heyecanlanıyor, yüksek sesle zikrediyor ve kendilerine cezbe geldiğini söylüyorlardı.

Biz ise gözlerimizi kapatıp düşünüyorduk; fakat bizde böyle bir hâl meydana gelmiyordu.

Bunu temsili bir misalle anlatacak olursak:

Türkiye'de onlarca, dünyada ise binlerce üniversite vardır. Her yıl binlerce doktor, mühendis, hâkim ve farklı mesleklerden insanlar yetişir. Sen doktor olduğunda, seni yetiştirenler zaten senden önce o ilmi öğrenmiş ve sana öğretebilecek seviyeye gelmiş kimselerdir.

Dolayısıyla bir insan bir meslek sahibi olduğunda, “Ben oldum, artık tamamım.” diye düşünmemelidir. Çünkü kendisinden önce aynı yoldan geçmiş çok sayıda insan vardır. Tasavvuf yolunda da benzer bir durum söz konusudur.

Âlimlerin ve mürşid-i kâmillerin vesilesiyle insanlara Allah Teâlâ'dan feyiz gelebilir. Bu feyzi, temsilî olarak kalbe akan bir nur ve bilgi şeklinde düşünebiliriz.

Vaazdaki anlayışımıza göre bazı kişiler bu feyzi farklı şekillerde hissedebilir. Kimi zaman insan bunu heyecan, ürperti, gözyaşı veya cezbe şeklinde yaşayabilir. Bazı kimselerde ise böyle dışa vuran bir hâl görülmez; feyiz daha sakin bir şekilde idrak ve anlayış şeklinde ortaya çıkabilir.

Bunu bir kıvılcım misaliyle anlatabiliriz. Manyetolu bir çakmakta elektrik kıvılcımı meydana geldiğinde gözle görülür bir hareket oluşur. Fakat başka bir yerde aynı enerji daha sakin ve görünmeyen bir şekilde tesir edebilir.

Dolayısıyla bir insanın cezbe yaşaması, yaşamamasından daha üstün olduğunun göstergesi değildir. İlâhî feyiz, “Ben cezbe yaşadım.” diye övünmek için değil; insanın dünya ve ahiretine faydalı olacak bir anlayış, şuur ve istikamet kazanması içindir.

Bazen yeni başlayan bir kimse, yaşadığı küçük bir hâli büyük bir makam zannedebilir. Hâlbuki kendisinden önce nice veliler, âlimler, peygamberler ve salih insanlar gelip geçmiştir.

Bu nedenle insan, kendisine gelen bir hâl veya bilgi sebebiyle hemen “Ben oldum, erdim.” diye düşünmemelidir.

İlâhî feyizle insanda daha önce bilmediği bazı bilgiler ve anlayışlar meydana gelebilir. Ancak insanın kendisine gelen bu his ve bilgilerin kaynağını ayırt edebilmesi önemlidir.

Tasavvufî anlayışa göre Rahmânî ilhamlar insanı hayra, ibadete, istikamete ve şeriata uygunluğa yöneltir. Şeytanî vesveseler ise insanı şeriata aykırı davranışlara sürükleyebilir.

Bu sebeple insanın, kendisine gelen ilham ve hisleri Kur'an ve Sünnet ölçüsüyle değerlendirecek kadar dinî bilgi sahibi olması gerekir.

ALINTI

Feyz, Arapça bir kelimedir. Feyz; verimlilik, bereket ve ilim anlamlarına gelir. Tasavvufî ıstılahta ise kalbe gelen faydalı bilgiler, hidayet nuru ve güzel hisler anlamında kullanılır.

Başlangıçta kişinin kalbine gelen hisler ve bilgiler birbirine karışabileceği için, kalbe gelen feyizlerin doğru veya yanlış olan yönleri birbirinden ayırt edilemeyebilir. Şeytanın kalpte meydana getirdiği vesveseleri Rahmânî duygulardan ayırabilmek için şeriat bilgisini iyi bilmek gerekir.

Allah Teâlâ:

“Bilmiyorsanız zikir ehline sorun.”

buyurmaktadır.

Buradaki “zikir ehli” ifadesini, dinî ilme ve şeriat bilgisine vakıf kimseler olarak anlamak gerekir. Sadece Allah'ın isimlerinden birini tekrar eden herkesin bu konuda ölçü sahibi olduğu düşünülmemelidir.

Gerek rabıta ile gerek zikirle veya ibadetlerle kalpte meydana gelen hisler, Kur'an ve Sünnet ölçüsüyle değerlendirilmedikçe bunların ne olduğu tam olarak anlaşılamaz.

“Dervişin fikri ne ise, rabıtası ve zikri de ona göre şekillenir.” anlayışından hareketle, insanın neyi sürekli düşündüğünün ve neye yöneldiğinin kalbi üzerinde tesiri olduğu söylenebilir.

Allah'ı ananın kalbi nurlanır. Peygamberleri ve salihleri hatırlayan kimselerde de onlar gibi iyi bir kul olma arzusu güçlenebilir ve ibadet etmek kolaylaşabilir.

Buna karşılık kötü ve haram şeyleri sürekli düşünmek insanın nefsini ve şehvetini güçlendirebilir. Bu sebeple insan, zihnini ve kalbini neyle meşgul ettiğine dikkat etmelidir.

Görüldüğü üzere rabıtanın ve zikrin başlangıcından ziyade insanı hangi sonuca götürdüğüne bakmak gerekir.

Herkese feyiz veren Allah Teâlâ'dır. Hidayet feyzi, yağmurun yeryüzüne yağması gibi Allah'ın lütfudur. Ancak bu feyzin insanda nasıl karşılık bulduğu, kişinin hâline ve istikametine göre farklılaşabilir.

Bunu temiz bir su misaliyle anlatabiliriz. Kaynağından temiz çıkan su, geçtiği yerlerden etkilenebilir. Manevî hâllerde de insanın kalbi, niyeti ve yaşayışı önemlidir.

Şeytanın vesveseleriyle karışan bir duygu hileye ve yanlışa dönüşebilirken, peygamberlerin, salihlerin ve mürşitlerin rehberliğiyle insan hidayet ve iman yolunda ilerleyebilir.

İlâhî feyzin bir kimsenin kalbine gelmeye başladığı dönemde, kişi bunun Rahmânî mi yoksa nefsânî veya şeytanî mi olduğunu hemen ayırt edemeyebilir. Eğer kişi istikamet üzere olursa, Allah'ın izniyle hak ile bâtılı birbirinden ayırması kolaylaşır.

Rabbânî feyiz, tasavvufî ifadeyle kalpte huzur, nur, güzel ahlâk ve Allah'ın rızasına yöneliş meydana getirir.

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem'e nispet edilen:

“El-istikâmetü fevkal kerâmeh.”

“İstikamet kerametten üstündür.”

sözü de bu anlayışı ifade eder.

İstikamet; Ehl-i Sünnet inancını bilmek, şeriatın gereklerine uygun yaşamak ve bütün bunları Allah rızası için yapmaktır.

ALINTI SONU

Biz yeni Nakşî sofisi olduğumuz dönemde, kalbimize feyzin aktığını hissetmeye başladık. Fakat bizde, bazı kimselerde olduğu gibi dışarıdan belirgin şekilde görülen bir cezbe hâli meydana gelmiyordu.

İlk defa o feyizleri nasıl algılamaya başladığımızı bir hatıra ile anlatayım:

1994 veya 1995 seneleri olmalı. Avusturya'nın Gmünd bölgesinde, Schrems'te oturuyordum. Waidhofen an der Thaya'da, yaklaşık 20-22 kilometre uzakta bulunan bir firmaya iş başvurusu yapmak için arabayla yola çıktım.

Daha iki kilometre kadar gitmiştim ki içimden bir ses:

“Zararın neresinden dönersen kârdır.”

diyordu.

Ben de kendi kendime:

“Zaten yola çıktık, yolun bir kısmını geldik. Eğer benzinden tasarruf olacaksa, zaten benzin gitti. Kârın neresi kaldı?”

diye düşünüp yola devam ettim.

Waidhofen kavşağına geldiğimde aynı söz yine içimden geçti:

“Zararın neresinden dönersen kârdır.”

Bu defa da:

“Artık yolu yarıladık, bunun kârı mı kaldı? Ben gidip iş başvurusunu yapacağım.”

deyip devam ettim.

Sonra Waidhofen'e vardım. Şehrin içinde Mondo isimli bir market vardı. Semmel, yani ekmek almak için marketin karşısına arabayı park ettim. Park levhasına dikkat etmemişim.

Yaklaşık beş dakika sonra marketten çıkıp arabama geldiğimde camın üzerinde polis tarafından yazılmış 300 Schilling'lik ceza makbuzunu gördüm.

O anda kafamda adeta bir şimşek çaktı.

“Zararın neresinden dönersen kârdır.”

sözünün ne anlama geldiğini anlamıştım.

Bize gelen o ikaza dikkat etmemiştik ve bunun sonucunda zarar etmiştik. Daha sonra iş başvurusunu yaptım. Başvurumu aldılar, fakat sonrasında beni aramadılar.

Velhasıl, o günkü hatıram bana önemli bir ders oldu.

Ben bunu o zamanlar Rabbimin bir ikazı ve ilhamı olarak değerlendirdim. Fakat o günlerde henüz toy olduğumuz için bu tür iç uyarıların kıymetini yeterince anlayamıyorduk.

Bu sebeple sizlere de şunu söyleyebilirim:

İnsanın içine gelen bir düşünce veya ilham, eğer Kur'an ve Sünnet'e aykırı değilse ve insanı hayra yönlendiriyorsa, onu dikkate almak gerekir. Ancak her iç sese mutlaka ilâhî ilham demek de doğru değildir. Ölçü her zaman şeriat ve istikamettir.

Kar©glan Raşit Tunca — 1994 veya 1995, Avusturya Waidhofen an der Thaya Hatırası

Bu hatırada olduğu gibi, bazı insanlar kendilerine gelen feyiz veya farklı hâller sebebiyle bunu dışarıya göstererek övünebilirler.

Hâlbuki feyiz, “cezbe geldi” diye övünmek için değildir. O, insana faydalı olacak bir anlayış, bilgi ve şuur kazandırmak içindir.

Biz de böylece ilk füyûzatları almaya ve anlamaya başladık. Zamanla bu anlayışın bizi bugün vaazlarımızı yazmaya kadar getiren bir süreç olduğunu gördük.

Geçmiş vaazlarımızda “Allah, her yarattığının karşıtını veya zıddını yaratmıştır” şeklinde bir temsil üzerinde durmuştuk. Suyun ateşi, ateşin de suyu dengelemesi gibi örneklerle, varlık âlemindeki zıtlıkların birbirini dengeleyen yönlerinden söz etmiştik.

Burada “anti” kavramını matematik ve fizik açısından kesin bir dinî hüküm olarak değil, vaazdaki temsilî bir anlatım olarak ele almak gerekir.

Bilimde de madde ve antimadde gibi birbirine karşıt kavramlar bulunmaktadır. Matematikte ise bir sayının tersi farklı işlemlere göre farklı şekillerde tanımlanabilir. Bu kavramlardan hareketle, varlık âlemindeki zıtlıkları ve dengeyi anlamaya yönelik işarî bir anlatım yapılabilir.

Ancak bunları doğrudan dinî bir keşif veya fizik kanunu olarak değerlendirmek doğru olmaz.

Bizim burada üzerinde durduğumuz esas mesele şudur:

“Vahdehu lâ şerîke leh.”

Yani:

“O tektir, O'nun ortağı yoktur.”

“Lâ mevcûde illallah” ifadesi tasavvufî olarak Allah'ın mutlak varlığına işaret eder. Fakat bunu “yaratılmışların tamamı Allah'ın parçalarıdır” şeklinde anlamak doğru değildir. Allah Teâlâ yaratılmışlara benzemez ve yaratılmışların parçası değildir.

Dolayısıyla Allah'ın birliği ile yaratılmışların çokluğu arasında çelişki yoktur. Çünkü Allah yaratandır, diğer bütün varlıklar ise yaratılmıştır.

Buradan hareketle “vahdehu lâ şerîke leh” ifadesindeki “birlik” üzerinde düşünürsek, Allah'ın zatında hiçbir ortak ve benzer bulunmadığını görürüz.

“O, tersi olmayan Bir'dir.”

Vaazımızdaki işarî yorumla söyleyecek olursak, Allah Teâlâ için O'na denk, O'nun karşıtı veya O'nun yerine geçebilecek başka bir ilâh düşünülemez.

Bu, Allah'ın vahdaniyetinin bir tefekkür şeklidir.

Bir kelimenin tersten yazılması veya matematikte bir sayının tersinin bulunması gibi dil ve matematik oyunları, Allah'ın zatını açıklayan kesin deliller değildir. Ancak vaazda kullanılan temsilî anlatımlar olarak, insanın “Allah'ın eşi ve benzeri yoktur” hakikatini düşünmesine vesile olabilir.

Mesela “vahid” kelimesinin dil bakımından farklı şekillerde yazılıp ters çevrilmesi üzerinden çeşitli temsiller kurulabilir. Fakat bunları Allah'ın zatına ait kesin bir sıfat veya ilmî delil olarak kabul etmemek gerekir.

Allah'ın bilinen isim ve sıfatları olduğu gibi, bizim bilemediğimiz ve kavrayamadığımız nice isim ve sıfatları da vardır. Allah'ın isim ve sıfatlarının tamamının ilmini kuşatmamız mümkün değildir.

Allah'ın “Şehîd” ismi de O'nun her şeyi görüp bilmesi ve her şeye şahit olması anlamındadır.

Zekeriyyâ ve Yahyâ aleyhisselâmın şehadetleri hakkında da tasavvufî ve işarî yorumlar yapılmıştır. Ancak bunları Allah'ın zatının bir insan bedeninde tecelli etmesi şeklinde anlamak doğru değildir. Allah Teâlâ yaratılmışlara benzemez.

---oOo---

Bir hocanın bizim anlattığımız “vahdet” meselesine itiraz ettiğini ve:

“Eğer Allah insanlarda tecelli ediyorsa, o zaman insanlar Tanrı olur. Binlerce, milyonlarca insan olduğuna göre milyonlarca Tanrı ortaya çıkar.”

şeklinde bir itiraz ileri sürdüğünü anlatmıştık.

Burada mesele, Allah'ın yaratılmışların içine girerek yaratılmış olması değildir. Tasavvufî ifadelerde “tecelli” denildiğinde, Allah'ın isim ve sıfatlarının yaratılmışlarda eserlerinin görülmesi kastedilebilir.

Nasıl ki bir köyde otuz aile bulunması, o köyün bütünlüğünü bozmazsa; insanların farklı olması da Allah'ın yaratıcı olarak birliğine zarar vermez.

Bir köyde birçok ev ve aile vardır. Her ailenin kendine ait düzeni, sorumlulukları ve ihtiyaçları bulunur. Buna rağmen hepsi aynı köyün içindedir.

Şehirler, ilçeler ve köyler de farklı birimlerden meydana gelir. Bu farklılık, bütünü ortadan kaldırmaz.

Bunu insan bedenine de temsilî olarak uygulayabiliriz.

Bir bedende milyarlarca hücre bulunur. Her hücrenin farklı görevi vardır. Göz başka, kulak başka, dil başka, kalp başka, karaciğer başka görev yapar. Fakat bütün bu farklılıklar insan bedeninin bütünlüğünü bozmaz.

Saç, deri, kan, organlar ve hücreler farklı özelliklere sahip olsalar da beden bir bütündür.

Buradan hareketle, yaratılmışların çokluğu Allah'ın vahdaniyetini bozmaz.

Çünkü Allah “Vâhid”dir; eşi, benzeri ve ortağı yoktur.

İnsanlar veya diğer yaratılmışlar ise Allah değildir. Onlar Allah'ın yaratmasıyla var olmuş kullardır.

Bu nedenle tasavvufî “vahdet” anlayışını anlatırken, Allah ile mahlûkatı birbirine eşitlememeye dikkat etmek gerekir.

---oOo---

Kapılar ve İzin İsteme Adabı

Kapı vardır; herkes girer çıkar. Buna umumî kapı diyebiliriz.

Kapı vardır; şahsa özeldir. Buna şahsî kapı denilebilir.

Kapı vardır; yalnızca belli kişilerin girmesine izin verilir. Mesela yatak odası gibi mahrem alanlara çocukların bile izin alarak girmesi gerekir.

Allah Teâlâ bu konuda Kur'an'da açıkça izin isteme adabını bildirmiştir.

Allahu Teâlâ Buyurdu:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأْذِنكُمُ الَّذِينَ مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ وَالَّذِينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنكُمْ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ مِن قَبْلِ صَلَاةِ الْفَجْرِ وَحِينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُم مِّنَ الظَّهِيرَةِ وَمِن بَعْدِ صَلَاةِ الْعِشَاء ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ لَّكُمْ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّ طَوَّافُونَ عَلَيْكُم بَعْضُكُمْ عَلَى بَعْضٍ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ ۝ إِذَا بَلَغَ الْأَطْفَالُ مِنكُمُ الْحُلُمَ فَلْيَسْتَأْذِنُوا كَمَا اسْتَأْذَنَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ وَاللَّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ

Yâ eyyuhâllezîne âmenû li yeste'zinkumullezîne meleket eymânukum vellezîne lem yeblugûl hulume minkum selâse merrâtin, min kabli salâtil fecri ve hîne tedaûne siyâbekum minez-zahîreti ve min ba'di salâtil-ışâi. Selâsu avrâtin lekum. Leyse aleykum ve lâ aleyhim cunâhun ba'dehunne. Tavvâfûne aleykum ba'dukum alâ ba'd. Kezâlike yubeyyinullâhu lekumul âyâti, vallâhu alîmun hakîm. Ve izâ belegal etfâlu minkumul hulume felyeste'zinû kemest'zenellezîne min kablihim. Kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî, vallâhu alîmun hakîm.

Meali:

“Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunanlar ve sizden henüz bulûğ çağına ermemiş olanlar, şu üç vakitte yanınıza girmek için sizden izin istesinler: Sabah namazından önce, öğle vakti elbiselerinizi çıkardığınız zaman ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin için üç mahrem vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmanızda size de onlara da bir günah yoktur. Allah âyetlerini size böyle açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Çocuklarınız bulûğ çağına erdiklerinde, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. Allah âyetlerini size böyle açıklıyor. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Sadakallahul Azîm — Nûr Suresi, 58-59. Ayetler

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:

Ata bin Yesar anlatıyor:

Resûlullah'a bir zat gelerek sordu:

“Ya Resûlallah, annemin yanına girerken izin isteyeyim mi?”

Resûlullah:

“Evet.”

buyurdu.

O zat:

“Ama ben onunla beraber evde oturuyorum.”

dedi.

Resûlullah:

“Ondan izin iste.”

buyurdu.

O zat:

“Ben onun hizmetini görüyorum.”

deyince, Resûlullah:

“Annenden izin iste. Onu mahrem hâlde görmen hoşuna gider mi?”

diye sordu.

O zat:

“Hayır.”

dedi.

Bunun üzerine Resûlullah:

“Öyle ise her seferinde yanına girerken annenden izin iste.”

buyurdu.

(Hadis-i Şerif — Muvatta, İstizân, 1)

Allahu Teâlâ Buyurdu:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَدْخُلُوا بُيُوتًا غَيْرَ بُيُوتِكُمْ حَتَّى تَسْتَأْنِسُوا وَتُسَلِّمُوا عَلَى أَهْلِهَا ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tedhulû buyûten gayra buyûtikum hattâ teste'nisû ve tusellimû alâ ehlihâ. Zâlikum hayrun lekum leallekum tezekkerûn.

Meali:

“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip izin almadan ve ev sahiplerine selâm vermeden girmeyin. Bu davranış sizin için daha hayırlıdır. Düşünüp anlayasınız diye size böyle öğüt veriliyor.”

Sadakallahul Azîm — Nûr Suresi, 27. Ayet

Umumî kapıya ümmet kapısı da temsilî bir örnek olarak verilebilir. Okul kapısı, cami kapısı, mezarlık kapısı veya umuma açık diğer kapılar gibi.

Peygamber Efendimizin eşleri hakkında Allah Teâlâ şöyle buyurur:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ وَأُوْلُو الْأَرْحَامِ بَعْضُهُمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ فِي كِتَابِ اللَّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ إِلَّا أَن تَفْعَلُوا إِلَى أَوْلِيَائِكُم مَّعْرُوفًا كَانَ ذَلِكَ فِي الْكِتَابِ مَسْطُورًا

En-nebiyyü evlâ bil-mu'minîne min enfusihim ve ezvâcuhû ummehâtuhum ve ulûl-erhâmi ba'duhum evlâ bi ba'din fî kitâbillâhi minel-mu'minîne vel-muhâcirîne illâ en tef'alû ilâ evliyâikum ma'rûfâ. Kâne zâlike fil-kitâbi mestûrâ.

Meali:

“Peygamber, müminlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de müminlerin anneleridir. Aralarında akrabalık bağı olanlar, Allah'ın Kitabı'na göre birbirleri için diğer müminlerden ve muhacirlerden daha önceliklidirler. Ancak dostlarınıza bir iyilik yapmanız başka. Bu hüküm Kitap'ta yazılıdır.”

Sadakallahul Azîm — Ahzâb Suresi, 6. Ayet

Geçen hafta Hz. Hatice Annemiz hakkında da konuşmuştuk. Burada bazı sembolik bağlantılar kurmuştuk. Ramazan ayının ve ümmet kapısının temsilî anlamları üzerinde durmuştuk.

“Recep Allah'ın ayıdır, Şaban benim ayımdır ve Ramazan ümmetimin ayıdır.”

şeklindeki rivayet de bu bağlamda zikredilir.

Hadis-i Şerif — Kütüb-i Sitte'de rivayet edilen anlamıyla

Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Yine Buyurdular:

“Allah tarafından seçilen ay Receb ayıdır ve Receb Allah'ın ayıdır. Her kim Receb ayına hürmet ederse Allah'ın emrine hürmet etmiş olur. Kim Allah'ın emrine hürmet ederse Allah onu Naîm cennetlerine koyar ve ona en büyük nimet olan rızasını vacip kılar.

Şaban benim ayımdır. Her kim Şaban ayına hürmet gösterirse benim emrime hürmet göstermiş olur. Her kim de benim emrime hürmet gösterirse ben Kıyamet günü ona öncü ve yoldaş olurum.

Ramazan ayı ümmetimin ayıdır. Kim Ramazan ayına hürmet eder, onun saygınlığını yüceltir ve ona saygısızlık etmezse, gündüzlerini oruçlu, gecelerini namazla geçirirse ve bütün organlarını günahlardan korursa Ramazan ayından, Allah'tan affedilmesini gerektirecek bir günahı kalmadan çıkar.”

(Hadis-i Şerif — Beyhakî, Fedâilü'l-Evkât, s. 22; Süyûtî, ed-Dürrü'l-Mensûr, 3/236)

Burada ayları ve kapıları birbirine bağlayan anlatımımız tamamen temsilî ve işarî bir anlatımdır.

Receb, Şaban ve Ramazan'ın İslâmî hayatımızdaki öneminden hareketle, “umumî kapı”, “şahsî kapı” ve “mahrem kapı” gibi kavramları düşünmek mümkündür.

Ancak bunları dinin kesin hükümleri veya Kur'an'da açıkça belirtilmiş semboller olarak görmemek gerekir.

Geçen vaazla bu konuyu birleştirdiğimizde Hz. Meryem hakkında Allah Teâlâ'nın buyurduğu şu ayet karşımıza çıkar:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

قَالَتْ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلَامٌ وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَرٌ وَلَمْ أَكُ بَغِيًّا

Kâlet ennâ yekûnu lî gulâmun ve lem yemsesnî beşerun ve lem eku bagıyyâ.

Meali:

“Meryem, ‘Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?’ dedi.”

Sadakallahul Azîm — Meryem Suresi, 20. Ayet

Hz. Meryem'in Hz. İsa'ya hamile kalması, Allah'ın kudretinin açık bir mucizesidir.

Bu hadise üzerinden “şahsî kapı”, “tek yönlü yol” veya “tersi olmayan kapı” gibi sembolik anlatımlar yapılabilir. Ancak bunların ayetin açık anlamı olmadığını ve işarî bir yorum olduğunu bilmek gerekir.

Hz. İsa'nın doğumu Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmiştir. Hz. Meryem'e hiçbir insanın dokunmadan Hz. İsa'nın dünyaya gelmesi, Allah'ın kudretinin büyük bir tecellisidir.

Bu nedenle bu kıssayı, Allah'ın dilediği zaman alışılmış sebeplerin dışında da yaratmaya kadir olduğunu düşünmek açısından değerlendirebiliriz.

---oOo---

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ

İyyâke na'budu ve iyyâke nestaîn.

“Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım dileriz.”

Fâtiha Suresi, 5. Ayet

Bazı kimseler:

“Hiç kimseden yardım istememek gerekir. Yardım ancak Allah'tandır.”

diyorlar.

Elbette hakiki yardımın Allah'tan geldiğine iman ederiz. Fakat Allah Teâlâ yardımını çoğu zaman sebepler ve kulları vasıtasıyla ulaştırır.

Bunu basit bir misalle anlatalım.

Sabah kalktın, işe gideceksin. Kahvaltı hazır değil. Eşine:

“Kahvaltı hazır mı?”

diye soruyorsun.

O da:

“Su kaynıyor, daha hazır değil.”

diyor.

Şimdi sen:

“Ben Allah'tan başka kimseden yardım istemem.”

diyerek eşinden kahvaltı istemeyecek misin?

“Ey Allah'ım, bana kahvaltı hazırla.”

deyip hiçbir sebebe başvurmadan beklediğinde kahvaltının kendiliğinden önüne gelmesini beklemek, sünnetullahı anlamamak olur.

Allah Teâlâ eşini, aşçıyı, çiftçiyi, fırıncıyı ve daha nice sebepleri vesile ederek sana nimet ulaştırır.

Demek ki biz Allah'tan yardım isteriz; fakat Allah'ın yardımını hangi sebepler üzerinden ulaştıracağını Allah bilir.

“İyyâke nestaîn”

ifadesi, hakiki yardımın Allah'tan olduğunu bildirir.

Bir insanın sana yardım etmesi, o insanın Allah olduğu anlamına gelmez. Allah'ın ona yardım etme gücü vermesiyle, o kul senin için bir vesile olabilir.

Aynı şekilde aspirin kullanan bir insan:

“Aspirin bana şifa verdi.”

dediğinde, burada şifayı Allah'tan bağımsız olarak aspirine vermemek gerekir. Doğru anlayış şudur:

“Allah'ın izniyle bu ilaç benim şifama vesile oldu.”

Çünkü ilacı da, ilacın içindeki maddeleri de, insan bedenini de ve şifa meydana getiren sistemi de yaratan Allah Teâlâ'dır.

Bunu televizyon örneğiyle de düşünebiliriz.

Bir hoca televizyona çıkıp sohbet ediyor. Kameraman görüntüyü çekiyor, yönetmen yayını yönetiyor, cihazlar görüntüyü işliyor, anten ve uydu sistemi yayını taşıyor, televizyon veya internet üzerinden insanlar bu yayını izliyor.

Şimdi:

“Bunların hiçbirine ihtiyaç yoktur, yalnızca Allah yayını doğrudan evlere ulaştırsın.”

demek, Allah'ın kainata koyduğu sebepleri inkâr etmek olur.

Allah dilerse sebepsiz de yaratmaya kadirdir. Fakat çoğu zaman dünyada olayları sebepler üzerinden meydana getirir.

Buna sünnetullah diyoruz.

Yerçekimi, ışık, yansıma, enerji, hareket ve daha birçok fizikî düzen, Allah'ın kainatta yarattığı sebepler ve kanunlar içerisinde düşünülebilir.

Dolayısıyla sebepleri tamamen inkâr etmek doğru değildir.

İnek süt verir; fakat sütü yaratan Allah'tır. Çiftçi tarlayı eker; fakat bitkiyi büyüten Allah'tır. Doktor tedavi eder; fakat şifayı yaratan Allah'tır.

Çöpçü çöpleri toplar; fakat bütün bu düzeni ve sebepleri yaratan Allah Teâlâ'dır.

Demek ki:

“İyyâke na'budu ve iyyâke nestaîn.”

derken, hem yalnız Allah'a kulluk ettiğimizi hem de hakiki yardımın O'ndan olduğunu kabul ederiz.

Allah'ın kullarını ve sebepleri vesile kılması ise Allah'ın yardımının başka bir tecellisidir.

Bu sebeple ağacın dallarını ve budaklarını görmek, ağacın kökünü inkâr etmek değildir. Bilakis sebepler üzerinden Müsebbibü'l-Esbâb olan Allah'ı tanımaya çalışmak gerekir.

Regaip Kandili geldi, üç aylara giriyoruz. Regaip Kandiliniz mübarek olsun.

Rabbim bizleri, nefsimizin ve cehaletimizin yanlışlarından muhafaza buyursun; bizlere hakkı hak olarak gösterip ona uymayı, bâtılı bâtıl olarak gösterip ondan uzak durmayı nasip eylesin.

---oOo---

أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ

“Allah'ım! Bizlere hakkı hak gösterip ona tâbi olmayı, bâtılı da bâtıl gösterip ondan yüz çevirmeyi nasip eyle!”

وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Ve âhiru da'vâhum enil hamdülillâhi Rabbil âlemîn. Âmin.

El-Fâtiha maassalavât.

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ

Sübhâneke Allahümme ve bihamdik. Eşhedü en lâ ilâhe illâ ente. Estağfiruke ve etûbu ileyk.

--OoO--

Kar©glan

Başağaçlı Raşit Tunca

Schrems, 6 Nisan 2016 Çarşamba

Original Kar©glan