10-23-2026, 06:57 PM
YAKÎN BİLGİSİ NEDİR? ÖRNEKLERİYLE
(Kar©glan'ın 12 Nisan 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الم تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sadakallahul Azîm. LOKMAN Suresi 1, 2, 3 ve 4. ayetler.
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elif lâm mîm. Tilke âyâtul kitâbil hakîm. Huden ve rahmeten lil muhsinîn. Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkinûn.
Meali:
Bunlar, hakîm olan Kitab'ın âyetleridir. Bu öğütler, ihsan makamında olanlar içindir. Onlar namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve âhirete yakînen inanırlar.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Her işin bir ehli ve her makamın bir görevi vardır. Nasıl doktorun yapması gereken işi hâkim yapamazsa, hâkimin görevini de başka bir meslek erbabı üstlenemez. Her iş, ehline verildiğinde düzenli ve yerli yerinde olur.
Sadakallahul Azîm. LOKMAN Suresi 1, 2, 3 ve 4. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin.”
“Ya Resûlallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?” denildiğinde:
“İş, ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekleyin.” buyurdu.
(Hadîs-i Şerif)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va'bud rabbeke hattâ ye'tiyekel yakîn.
“Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”
Sadakallahul Azîm. HİCR Suresi 99. ayet.
Burada “yakîn” nedir, onu anlamaya çalışacağız.
Vaazdaki keşfî anlayışa göre Hz. İsa'ya öyle bir yakîn bilgisi verilmişti ki, yaratılmışların özelliklerini ve onların hangi hâl üzere olduklarını idrak edebiliyordu. Bu anlatımda, insanın eşyanın yalnız dış görünüşünü değil, onun taşıdığı manayı ve yaratılıştaki yerini de anlayabilmesi, yakîn bilgisinin ileri bir derecesi olarak ele alınmaktadır.
Tasavvufî anlatımda bu hâl, nefsin safiye makamı ile ilişkilendirilir. İnsan öyle bir saflık ve safiyet derecesine ulaşır ki, yaratılmışların işaretlerini ve hâllerini daha derinden idrak eder.
Burada “elementlerin sesini duymak” şeklindeki ifadeyi de maddî anlamda değil, vaazın işarî ve tasavvufî anlatımı içinde düşünmek gerekir. Maksat, Allah'ın yaratışındaki düzeni ve varlıkların kendilerine mahsus hâllerini idrak edebilecek bir anlayış seviyesine ulaşmaktır.
İlmelyakîn bilgisi için insanın elinde bir delil, bir bilgi veya bir metin bulunabilir. Bir şeyi okuyarak, öğrenerek ve deliline ulaşarak bilmek ilmelyakîndir.
Fakat Allah'ın ilmi yalnızca insanın kitaplarda veya levhalarda gördüğü bilgilerden ibaret değildir. Bu vaazdaki anlayışa göre, kâinatın kendisi de Allah'ın âyetlerinin okunabileceği bir kitaptır.
Bir çekirgede, bir ağaçta, bir elmada, bir hayvanda veya başka bir yaratılmışta Allah'ın yaratışına dair işaretler vardır. İnsan bunları okuyabildiği ölçüde kâinat kitabından bilgi edinir.
Bu sebeple “Kur'an kâinatta yazılıdır” ifadesini, Kur'an'ın lafızlarının fiziksel olarak her canlıda bulunduğu şeklinde değil; Allah'ın yaratışındaki âyetlerin ve işaretlerin kâinatta görülebileceği şeklinde anlamak gerekir.
Nasıl bir elmanın çekirdeğinde o elmanın özelliklerini taşıyan bir düzen varsa, yaratılmışların her birinde de kendi yaratılışına ait özellikler vardır. İnsan bunları tefekkür ederek Allah'ın kudretini ve hikmetini okuyabilir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ lehuve hakkul yakîn.
“Ey sağdaki kimselerden olan! Sana selam olsun.
Ama yalanlayıcı ve sapıklardan ise, kaynar sudan bir ağırlanma ve cehenneme atılma vardır.
Şüphesiz bu, kesin gerçeğin ta kendisidir.”
VÂKIA Suresi 91, 92, 93, 94 ve 95. ayetler.
Burada hakkalyakîn kavramına geliyoruz.
İnsan bir dili, o dili konuşanlarla sürekli konuşarak daha iyi öğrenebilir. İngilizceyi İngilizlerle konuşarak, İtalyancayı İtalyanlarla konuşarak öğrenmek gibi.
Bu vaazdaki işarî anlatımda, yaratılmışların kendilerine mahsus hâllerini anlamak da buna benzetilmektedir. İnsan önce varlığın işaretlerini fark eder, sonra o işaretlerin ne anlama geldiğini öğrenir.
Bir cam parçasının veya herhangi bir maddenin içinde sayısız atom ve molekül bulunur. Bunların fiziksel anlamda seslerini duymaktan söz etmek yerine, burada anlatılmak istenen, yaratılıştaki düzenin ve işleyişin derin bir şekilde idrak edilmesidir.
Hz. İbrahim'in ateşe atılmasıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîme.
“Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.” dedik.
ENBİYÂ Suresi 69. ayet.
Burada dikkat çekici olan, emrin doğrudan Allah tarafından verilmesidir:
“Biz dedik: Ey ateş!”
Dolayısıyla burada anlatılan hâli, herkesin kendi sözüyle ateşe hükmedebileceği şeklinde anlamamak gerekir. Asıl kudret Allah'ındır. Peygamberlere verilen mucizeler de Allah'ın izni ve dilemesiyle meydana gelir.
Yine:
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”
İşte burada yakîn bilgisinin ne olduğu üzerinde düşünmemiz gerekir.
Hz. İbrahim'in hayatında da çeşitli imtihanlar vardır. Hz. İsmail'in kurban edilmesi hadisesinde bıçağın kesmemesi, ateşin Hz. İbrahim'e zarar vermemesi gibi olaylar, Allah'ın emri ve kudreti çerçevesinde gerçekleşmiştir.
Bu olaylarda insanın kendi gücünden ziyade Allah'ın emrine teslim olması ön plana çıkmaktadır.
Ashâb-ı Kehf ve İlâhî Kelimeler
Ashâb-ı Kehf'in duasında şöyle buyurulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
İz evâ'l-fityetü ile'l-kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşedâ.
“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizden dolayı bize bir doğruluk ve çıkış yolu hazırla.”
KEHF Suresi 10. ayet.
Burada “kelime” ve “emir” kavramlarının üzerinde de durmak gerekir.
Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın kelimelerinin sınırsızlığı şöyle anlatılır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci'nâ bi mislihî mededâ.
“De ki: Rabbimin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsaydı ve bir o kadarını da yardımına getirsek, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi.”
KEHF Suresi 109. ayet.
Dolayısıyla burada söz edilen “sırlı kelimeyi” insanın kendi başına belirleyebileceği bir kelime olarak düşünmemek gerekir. İlâhî sır, Allah'ın dilemesi ve bildirmesiyle bilinir.
Ashâb-ı Kehf'in yıllar sonra uyanması da Allah'ın kudretiyle gerçekleşmiştir. Bu sebeple belirli bir ayeti okuyarak kesin olarak belirli bir saatte uyanmanın garanti edileceğini söylemek doğru olmaz. Ancak kişi dua eder, Allah'tan yardım ister ve dileğini O'na arz eder. Allah dilerse duasına karşılık verir.
Yakîn, Safiyet ve Mucize Arasındaki Fark
Allah'ın “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.” buyurması, Allah'ın emrinin ateş üzerinde gerçekleşmesini gösterir.
Buradan hareketle herkesin aynı şeyi kendi sözüyle gerçekleştirebileceğini düşünmek doğru değildir.
Tasavvufî anlatımlarda bazı büyük zatlara nispet edilen kerametler vardır. Rufâîler gibi bazı tarikatlarda bedenin şiş veya benzeri şeylerle delinmesi konusunda çeşitli keramet rivayetleri anlatılır. Bunları dinî bir hüküm veya herkesin uygulayabileceği bir yöntem olarak değil, tasavvuf geleneğinde anlatılan kerametler olarak değerlendirmek gerekir.
Çünkü insanın kendisini tehlikeye atması, Allah'ın izniyle gerçekleşen peygamber mucizeleriyle aynı şey değildir.
Yakîn bilgisinin amacı da insanın gösteriş yapması değil, Allah'a kulluğunun ve teslimiyetinin artmasıdır.
Her İş Ehline Verilmelidir
Daha önce de söylediğimiz gibi, doktorluk doktorun, mühendislik mühendisin işidir.
Bir doktorun önüne gelip “Bana bir köprü yap.” demek nasıl doğru değilse, başka bir işin ehli olmayan kişiden de o işin yapılmasını beklemek doğru değildir.
Aynı şekilde tasavvufî anlamda yüksek makamlara ait sırların, onları taşıyamayacak kişilere verilmesi de doğru değildir.
Hz. Süleyman aleyhisselâm ile Belkıs'ın tahtının getirilmesi hadisesinde, Allah'ın kitabından bir ilme sahip olan kişinin tahtı çok kısa bir sürede getirdiği anlatılır.
Bu olay Kur'an'da şöyle geçer:
“Kitaptan ilmi olan kimse...”
Bu anlatım bize, Allah'ın dilediği kullarına özel ilimler ve imkânlar verebileceğini göstermektedir.
Bir komutanın emrindeki askerlerin komutunu yerine getirmesi gibi bir benzetme yaparsak, burada asıl mesele kişinin yetkisi ve makamıdır. Her insan aynı makama sahip değildir.
Bu sebeple yakîn bilgisini de makam ve ehliyet kavramlarından ayrı düşünmemek gerekir.
Hakkalyakîn Nedir?
Hakkalyakîn derecesindeki bilgi, bir şeyin yalnızca teorik olarak bilinmesi değil, hakikatinin idrak edilmesi şeklinde açıklanabilir.
Ateşin yakıcı olduğunu bilmek başka, ateşin nasıl çalıştığını ve hangi şartlarda ısı verdiğini anlamak başkadır.
Bundan daha ileri olarak, Allah'ın izniyle ateşin zarar vermemesi gibi bir mucizenin gerçekleşmesi ise bambaşka bir seviyedir.
Bu sebeple tasavvuf ehli, bazı makamları nefsin tezkiyesi ve saflaşmasıyla ilişkilendirmiştir. Buradaki “safiye makamı” anlatımını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Yakîn Bilgisi Vaktinden Önce Gelmelidir
Bazen bir bilgi, zarara uğradıktan sonra değil, zarara uğramadan önce gelirse insan için faydalı olur.
“Zararın neresinden dönülürse kârdır.” sözü de bunu anlatır.
Bir insan ateşe düştükten sonra “Ateş yakıyormuş.” diye öğrenirse, bu bilginin faydası sınırlı kalır.
Asıl faydalı olan, ateşe düşmeden önce ateşin yakıcı olduğunu bilmektir.
İşte bu anlamda yakîn bilgisi, insanın başına gelecek bir imtihanı önceden fark etmesini ve ona göre tedbir almasını sağlayan bir basiret olarak da anlaşılabilir.
Varlıkların Dilleri
Kâinatta Allah'ın yarattığı sayısız canlı vardır.
Kur'an'da Hz. Süleyman aleyhisselâmın kuşların ve diğer canlıların dilini anlayabildiğine dair anlatımlar bulunmaktadır.
Buradan hareketle hayvanların ve diğer canlıların kendilerine mahsus iletişim biçimleri olduğunu görebiliriz.
Horozun ötüşü, kurtların uluması, kuşların sesleri, arıların ve karıncaların birbirleriyle iletişimleri bize yaratılıştaki farklılıkları gösterir.
İnsan kendi dilini öğrenirken, hayvanlar da kendi türlerine mahsus iletişim biçimlerini yaratılıştan itibaren kullanırlar.
Kur'an'ın:
“Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenirdi.”
anlamındaki ifadesi, Allah'ın ilminin ve kelimelerinin sınırsızlığına işaret eder.
Dolayısıyla insan kendi bildiği birkaç dili üstünlük sebebi saymamalıdır. Allah'ın yarattığı her canlıya, kendi yaratılışına uygun bir iletişim ve davranış sistemi vermesi üzerinde düşünmelidir.
Derviş Yunus ve Çiçeklerin Dili
Yunus Emre'nin:
“Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır?”
şeklindeki mısraları da yaratılmışlarla ilgili derin bir tefekkürü ifade eder.
“Ne inlersin dertli dolap?” sözü de aynı şekilde varlığın hâllerini anlamaya yönelik tasavvufî bir bakıştır.
Bu anlatımda Hz. İsa'nın makamı ise yaratılmışın sadece varlığını değil, onun yaratılış özelliklerini ve mahiyetini daha ileri bir seviyede idrak etmekle ilişkilendirilmektedir.
Buradaki “hangi lokmanın kime ait olduğu” anlatımını da biyolojik bir kesinlik olarak değil, yaratılıştaki denge ve uyum üzerine yapılmış bir tasavvufî temsil olarak anlamak gerekir.
Bir parçanın bir sisteme uygun olması gibi, yaratılmışların da kendi yaratılışlarına uygun bir düzeni vardır.
Örneğin bir otomobilin parçası başka bir otomobile doğrudan uymayabilir. Vida vidadır ama her vidanın ölçüsü ve kullanım yeri farklıdır.
Bu örnekle anlatılmak istenen şudur:
Her şey yerli yerinde yaratılmıştır ve her şeyin kendi düzeni vardır.
İnsan da kendi nasibine, kendi sorumluluğuna ve kendi makamına dikkat etmelidir.
Hz. Hatice ve “Ümmetin Annesi” Meselesi
Daha önce Hz. Hatice validemizin “ümmetin annesi” olarak anılması üzerinde de durmuşuz.
Burada “anne” kavramını yalnızca biyolojik anlamda değerlendirmemek gerekir. Tabiatta bazı canlı topluluklarında bir ana bireyin bütün topluluğun devamında önemli bir yeri vardır. Karıncalarda ve arılarda buna benzer düzenler görülmektedir.
Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın annesi olması ise ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Hz. İsa'nın hayatındaki sadelik ve dünyalık imkânlardan uzak oluşu, annesi Hz. Meryem'in yaşadığı şartlarla birlikte düşünüldüğünde insan için önemli bir ders taşır.
Buradan hareketle, Allah yolunda hizmet eden insanların dünyalık makam ve gösteriş peşinde olmamaları gerektiği anlaşılabilir.
Saflık ve Safiyet Kavramı
“Saf” kelimesi üzerinde de duralım.
Saflık; karışmamışlık, temizlenmişlik ve özüne uygunluk anlamlarında kullanılabilir.
Tasavvufî anlamda “safiye” makamı da insanın nefsini arındırması, kötü sıfatlardan temizlenmesi ve Allah'a kullukta daha yüksek bir ihlâs seviyesine ulaşması şeklinde düşünülebilir.
Buradaki “saf” kavramını herhangi bir insan ırkının diğerinden üstün olduğu şeklinde anlamamak gerekir.
İslâmî ölçüde üstünlük soy, ırk veya fiziksel özelliklerle değil; takva, iman, güzel ahlâk ve kullukla değerlendirilir.
Bu sebeple insanın yaratılış farklılıklarını bir üstünlük veya aşağılık sebebi hâline getirmesi doğru değildir.
Her yaratılmışın kendine mahsus özellikleri vardır. Atın, kedinin, kuşun, ağacın, bitkinin ve insanın yaratılışı farklıdır. Allah'ın yaratışındaki çeşitlilik de O'nun kudretinin bir göstergesidir.
Sonuç
Velhasıl kelâm, yakîn bilgisi insanın Allah'a kulluğu ve teslimiyeti içerisinde ilerleyen bir idrak hâlidir.
İlmelyakîn; bilgi ve delil yoluyla bilmektir.
Aynelyakîn; bilinen hakikati daha derinden görüp idrak etmektir.
Hakkalyakîn ise hakikatin insanın idrakinde daha güçlü ve kesin bir hâle gelmesidir.
Bütün bu derecelerin üzerinde ise Allah'ın lütfu ve izni vardır.
İnsan, kendisine verilen bilgiyle kibirlenmemeli; bilmediği şeyleri de bildiğini iddia etmemelidir.
Çünkü Allah'ın ilmi sonsuzdur.
Bizim bildiğimiz ise O'nun bize öğrettiği kadardır.
İşte gerçek yakîn bilgisi, insanı kibirden uzaklaştırıp Allah'a daha fazla kulluğa götürüyorsa faydalıdır.
---oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tâbi olmayı; bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Nisan 2016 SALI
Original Kar©glan
(Kar©glan'ın 12 Nisan 2016 Vaazı)
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الم تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْحَكِيمِ هُدًى وَرَحْمَةً لِّلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ أُوْلَئِكَ عَلَى هُدًى مِّن رَّبِّهِمْ وَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Sadakallahul Azîm. LOKMAN Suresi 1, 2, 3 ve 4. ayetler.
Eûzü billâhi mine'ş-şeytânirracîm.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elif lâm mîm. Tilke âyâtul kitâbil hakîm. Huden ve rahmeten lil muhsinîn. Ellezîne yukîmûnes salâte ve yu'tûnez zekâte ve hum bil âhırati hum yûkinûn.
Meali:
Bunlar, hakîm olan Kitab'ın âyetleridir. Bu öğütler, ihsan makamında olanlar içindir. Onlar namazı ikame ederler, zekâtı verirler ve âhirete yakînen inanırlar.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Her işin bir ehli ve her makamın bir görevi vardır. Nasıl doktorun yapması gereken işi hâkim yapamazsa, hâkimin görevini de başka bir meslek erbabı üstlenemez. Her iş, ehline verildiğinde düzenli ve yerli yerinde olur.
Sadakallahul Azîm. LOKMAN Suresi 1, 2, 3 ve 4. ayetler.
---oOo---
Peygamber Efendimiz Sallallâhü Aleyhi ve Sellem Buyurdular:
“Emanet zayi edildiğinde kıyametin kopmasını bekleyin.”
“Ya Resûlallah, emanetin zayi edilmesi nasıl olur?” denildiğinde:
“İş, ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekleyin.” buyurdu.
(Hadîs-i Şerif)
“Allâhumme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ salleyte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.
Allâhumme bârik alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed. Kemâ bârekte alâ İbrâhîme ve alâ âli İbrâhîme inneke hamîdun mecîd.”
Yolculuğumuza Başlıyoruz:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
Va'bud rabbeke hattâ ye'tiyekel yakîn.
“Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”
Sadakallahul Azîm. HİCR Suresi 99. ayet.
Burada “yakîn” nedir, onu anlamaya çalışacağız.
Vaazdaki keşfî anlayışa göre Hz. İsa'ya öyle bir yakîn bilgisi verilmişti ki, yaratılmışların özelliklerini ve onların hangi hâl üzere olduklarını idrak edebiliyordu. Bu anlatımda, insanın eşyanın yalnız dış görünüşünü değil, onun taşıdığı manayı ve yaratılıştaki yerini de anlayabilmesi, yakîn bilgisinin ileri bir derecesi olarak ele alınmaktadır.
Tasavvufî anlatımda bu hâl, nefsin safiye makamı ile ilişkilendirilir. İnsan öyle bir saflık ve safiyet derecesine ulaşır ki, yaratılmışların işaretlerini ve hâllerini daha derinden idrak eder.
Burada “elementlerin sesini duymak” şeklindeki ifadeyi de maddî anlamda değil, vaazın işarî ve tasavvufî anlatımı içinde düşünmek gerekir. Maksat, Allah'ın yaratışındaki düzeni ve varlıkların kendilerine mahsus hâllerini idrak edebilecek bir anlayış seviyesine ulaşmaktır.
İlmelyakîn bilgisi için insanın elinde bir delil, bir bilgi veya bir metin bulunabilir. Bir şeyi okuyarak, öğrenerek ve deliline ulaşarak bilmek ilmelyakîndir.
Fakat Allah'ın ilmi yalnızca insanın kitaplarda veya levhalarda gördüğü bilgilerden ibaret değildir. Bu vaazdaki anlayışa göre, kâinatın kendisi de Allah'ın âyetlerinin okunabileceği bir kitaptır.
Bir çekirgede, bir ağaçta, bir elmada, bir hayvanda veya başka bir yaratılmışta Allah'ın yaratışına dair işaretler vardır. İnsan bunları okuyabildiği ölçüde kâinat kitabından bilgi edinir.
Bu sebeple “Kur'an kâinatta yazılıdır” ifadesini, Kur'an'ın lafızlarının fiziksel olarak her canlıda bulunduğu şeklinde değil; Allah'ın yaratışındaki âyetlerin ve işaretlerin kâinatta görülebileceği şeklinde anlamak gerekir.
Nasıl bir elmanın çekirdeğinde o elmanın özelliklerini taşıyan bir düzen varsa, yaratılmışların her birinde de kendi yaratılışına ait özellikler vardır. İnsan bunları tefekkür ederek Allah'ın kudretini ve hikmetini okuyabilir.
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
فَسَلَامٌ لَّكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ
وَأَمَّا إِن كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِّنْ حَمِيمٍ
وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ
إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ
Fe selâmun leke min ashâbil yemîn. Ve emmâ in kâne minel mukezzibîned dâllîn. Fe nuzulun min hamîm. Ve tasliyetu cahîm. İnne hâzâ lehuve hakkul yakîn.
“Ey sağdaki kimselerden olan! Sana selam olsun.
Ama yalanlayıcı ve sapıklardan ise, kaynar sudan bir ağırlanma ve cehenneme atılma vardır.
Şüphesiz bu, kesin gerçeğin ta kendisidir.”
VÂKIA Suresi 91, 92, 93, 94 ve 95. ayetler.
Burada hakkalyakîn kavramına geliyoruz.
İnsan bir dili, o dili konuşanlarla sürekli konuşarak daha iyi öğrenebilir. İngilizceyi İngilizlerle konuşarak, İtalyancayı İtalyanlarla konuşarak öğrenmek gibi.
Bu vaazdaki işarî anlatımda, yaratılmışların kendilerine mahsus hâllerini anlamak da buna benzetilmektedir. İnsan önce varlığın işaretlerini fark eder, sonra o işaretlerin ne anlama geldiğini öğrenir.
Bir cam parçasının veya herhangi bir maddenin içinde sayısız atom ve molekül bulunur. Bunların fiziksel anlamda seslerini duymaktan söz etmek yerine, burada anlatılmak istenen, yaratılıştaki düzenin ve işleyişin derin bir şekilde idrak edilmesidir.
Hz. İbrahim'in ateşe atılmasıyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلَامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ
Kulnâ yâ nâru kûnî berden ve selâmen alâ İbrâhîme.
“Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.” dedik.
ENBİYÂ Suresi 69. ayet.
Burada dikkat çekici olan, emrin doğrudan Allah tarafından verilmesidir:
“Biz dedik: Ey ateş!”
Dolayısıyla burada anlatılan hâli, herkesin kendi sözüyle ateşe hükmedebileceği şeklinde anlamamak gerekir. Asıl kudret Allah'ındır. Peygamberlere verilen mucizeler de Allah'ın izni ve dilemesiyle meydana gelir.
Yine:
وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ
“Ve sana yakîn gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”
İşte burada yakîn bilgisinin ne olduğu üzerinde düşünmemiz gerekir.
Hz. İbrahim'in hayatında da çeşitli imtihanlar vardır. Hz. İsmail'in kurban edilmesi hadisesinde bıçağın kesmemesi, ateşin Hz. İbrahim'e zarar vermemesi gibi olaylar, Allah'ın emri ve kudreti çerçevesinde gerçekleşmiştir.
Bu olaylarda insanın kendi gücünden ziyade Allah'ın emrine teslim olması ön plana çıkmaktadır.
Ashâb-ı Kehf ve İlâhî Kelimeler
Ashâb-ı Kehf'in duasında şöyle buyurulur:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
إِذْ أَوَى الْفِتْيَةُ إِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَا آتِنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ أَمْرِنَا رَشَدًا
İz evâ'l-fityetü ile'l-kehfi fe kâlû rabbenâ âtinâ min ledünke rahmeten ve heyyi' lenâ min emrinâ raşedâ.
“Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve işimizden dolayı bize bir doğruluk ve çıkış yolu hazırla.”
KEHF Suresi 10. ayet.
Burada “kelime” ve “emir” kavramlarının üzerinde de durmak gerekir.
Kur'an-ı Kerim'de Allah'ın kelimelerinin sınırsızlığı şöyle anlatılır:
أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ، بِسْمِ ﷲِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
قُل لَّوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِّكَلِمَاتِ رَبِّي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَن تَنفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا
Kul lev kânel bahru midâden li kelimâti rabbî le nefidel bahru kable en tenfede kelimâtu rabbî ve lev ci'nâ bi mislihî mededâ.
“De ki: Rabbimin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsaydı ve bir o kadarını da yardımına getirsek, Rabbimin kelimeleri tükenmeden önce deniz tükenirdi.”
KEHF Suresi 109. ayet.
Dolayısıyla burada söz edilen “sırlı kelimeyi” insanın kendi başına belirleyebileceği bir kelime olarak düşünmemek gerekir. İlâhî sır, Allah'ın dilemesi ve bildirmesiyle bilinir.
Ashâb-ı Kehf'in yıllar sonra uyanması da Allah'ın kudretiyle gerçekleşmiştir. Bu sebeple belirli bir ayeti okuyarak kesin olarak belirli bir saatte uyanmanın garanti edileceğini söylemek doğru olmaz. Ancak kişi dua eder, Allah'tan yardım ister ve dileğini O'na arz eder. Allah dilerse duasına karşılık verir.
Yakîn, Safiyet ve Mucize Arasındaki Fark
Allah'ın “Ey ateş! İbrahim'e karşı serin ve esenlik ol.” buyurması, Allah'ın emrinin ateş üzerinde gerçekleşmesini gösterir.
Buradan hareketle herkesin aynı şeyi kendi sözüyle gerçekleştirebileceğini düşünmek doğru değildir.
Tasavvufî anlatımlarda bazı büyük zatlara nispet edilen kerametler vardır. Rufâîler gibi bazı tarikatlarda bedenin şiş veya benzeri şeylerle delinmesi konusunda çeşitli keramet rivayetleri anlatılır. Bunları dinî bir hüküm veya herkesin uygulayabileceği bir yöntem olarak değil, tasavvuf geleneğinde anlatılan kerametler olarak değerlendirmek gerekir.
Çünkü insanın kendisini tehlikeye atması, Allah'ın izniyle gerçekleşen peygamber mucizeleriyle aynı şey değildir.
Yakîn bilgisinin amacı da insanın gösteriş yapması değil, Allah'a kulluğunun ve teslimiyetinin artmasıdır.
Her İş Ehline Verilmelidir
Daha önce de söylediğimiz gibi, doktorluk doktorun, mühendislik mühendisin işidir.
Bir doktorun önüne gelip “Bana bir köprü yap.” demek nasıl doğru değilse, başka bir işin ehli olmayan kişiden de o işin yapılmasını beklemek doğru değildir.
Aynı şekilde tasavvufî anlamda yüksek makamlara ait sırların, onları taşıyamayacak kişilere verilmesi de doğru değildir.
Hz. Süleyman aleyhisselâm ile Belkıs'ın tahtının getirilmesi hadisesinde, Allah'ın kitabından bir ilme sahip olan kişinin tahtı çok kısa bir sürede getirdiği anlatılır.
Bu olay Kur'an'da şöyle geçer:
“Kitaptan ilmi olan kimse...”
Bu anlatım bize, Allah'ın dilediği kullarına özel ilimler ve imkânlar verebileceğini göstermektedir.
Bir komutanın emrindeki askerlerin komutunu yerine getirmesi gibi bir benzetme yaparsak, burada asıl mesele kişinin yetkisi ve makamıdır. Her insan aynı makama sahip değildir.
Bu sebeple yakîn bilgisini de makam ve ehliyet kavramlarından ayrı düşünmemek gerekir.
Hakkalyakîn Nedir?
Hakkalyakîn derecesindeki bilgi, bir şeyin yalnızca teorik olarak bilinmesi değil, hakikatinin idrak edilmesi şeklinde açıklanabilir.
Ateşin yakıcı olduğunu bilmek başka, ateşin nasıl çalıştığını ve hangi şartlarda ısı verdiğini anlamak başkadır.
Bundan daha ileri olarak, Allah'ın izniyle ateşin zarar vermemesi gibi bir mucizenin gerçekleşmesi ise bambaşka bir seviyedir.
Bu sebeple tasavvuf ehli, bazı makamları nefsin tezkiyesi ve saflaşmasıyla ilişkilendirmiştir. Buradaki “safiye makamı” anlatımını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Yakîn Bilgisi Vaktinden Önce Gelmelidir
Bazen bir bilgi, zarara uğradıktan sonra değil, zarara uğramadan önce gelirse insan için faydalı olur.
“Zararın neresinden dönülürse kârdır.” sözü de bunu anlatır.
Bir insan ateşe düştükten sonra “Ateş yakıyormuş.” diye öğrenirse, bu bilginin faydası sınırlı kalır.
Asıl faydalı olan, ateşe düşmeden önce ateşin yakıcı olduğunu bilmektir.
İşte bu anlamda yakîn bilgisi, insanın başına gelecek bir imtihanı önceden fark etmesini ve ona göre tedbir almasını sağlayan bir basiret olarak da anlaşılabilir.
Varlıkların Dilleri
Kâinatta Allah'ın yarattığı sayısız canlı vardır.
Kur'an'da Hz. Süleyman aleyhisselâmın kuşların ve diğer canlıların dilini anlayabildiğine dair anlatımlar bulunmaktadır.
Buradan hareketle hayvanların ve diğer canlıların kendilerine mahsus iletişim biçimleri olduğunu görebiliriz.
Horozun ötüşü, kurtların uluması, kuşların sesleri, arıların ve karıncaların birbirleriyle iletişimleri bize yaratılıştaki farklılıkları gösterir.
İnsan kendi dilini öğrenirken, hayvanlar da kendi türlerine mahsus iletişim biçimlerini yaratılıştan itibaren kullanırlar.
Kur'an'ın:
“Rabbimin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, Rabbimin kelimeleri bitmeden denizler tükenirdi.”
anlamındaki ifadesi, Allah'ın ilminin ve kelimelerinin sınırsızlığına işaret eder.
Dolayısıyla insan kendi bildiği birkaç dili üstünlük sebebi saymamalıdır. Allah'ın yarattığı her canlıya, kendi yaratılışına uygun bir iletişim ve davranış sistemi vermesi üzerinde düşünmelidir.
Derviş Yunus ve Çiçeklerin Dili
Yunus Emre'nin:
“Sordum sarı çiçeğe, annen baban var mıdır?”
şeklindeki mısraları da yaratılmışlarla ilgili derin bir tefekkürü ifade eder.
“Ne inlersin dertli dolap?” sözü de aynı şekilde varlığın hâllerini anlamaya yönelik tasavvufî bir bakıştır.
Bu anlatımda Hz. İsa'nın makamı ise yaratılmışın sadece varlığını değil, onun yaratılış özelliklerini ve mahiyetini daha ileri bir seviyede idrak etmekle ilişkilendirilmektedir.
Buradaki “hangi lokmanın kime ait olduğu” anlatımını da biyolojik bir kesinlik olarak değil, yaratılıştaki denge ve uyum üzerine yapılmış bir tasavvufî temsil olarak anlamak gerekir.
Bir parçanın bir sisteme uygun olması gibi, yaratılmışların da kendi yaratılışlarına uygun bir düzeni vardır.
Örneğin bir otomobilin parçası başka bir otomobile doğrudan uymayabilir. Vida vidadır ama her vidanın ölçüsü ve kullanım yeri farklıdır.
Bu örnekle anlatılmak istenen şudur:
Her şey yerli yerinde yaratılmıştır ve her şeyin kendi düzeni vardır.
İnsan da kendi nasibine, kendi sorumluluğuna ve kendi makamına dikkat etmelidir.
Hz. Hatice ve “Ümmetin Annesi” Meselesi
Daha önce Hz. Hatice validemizin “ümmetin annesi” olarak anılması üzerinde de durmuşuz.
Burada “anne” kavramını yalnızca biyolojik anlamda değerlendirmemek gerekir. Tabiatta bazı canlı topluluklarında bir ana bireyin bütün topluluğun devamında önemli bir yeri vardır. Karıncalarda ve arılarda buna benzer düzenler görülmektedir.
Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın annesi olması ise ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Hz. İsa'nın hayatındaki sadelik ve dünyalık imkânlardan uzak oluşu, annesi Hz. Meryem'in yaşadığı şartlarla birlikte düşünüldüğünde insan için önemli bir ders taşır.
Buradan hareketle, Allah yolunda hizmet eden insanların dünyalık makam ve gösteriş peşinde olmamaları gerektiği anlaşılabilir.
Saflık ve Safiyet Kavramı
“Saf” kelimesi üzerinde de duralım.
Saflık; karışmamışlık, temizlenmişlik ve özüne uygunluk anlamlarında kullanılabilir.
Tasavvufî anlamda “safiye” makamı da insanın nefsini arındırması, kötü sıfatlardan temizlenmesi ve Allah'a kullukta daha yüksek bir ihlâs seviyesine ulaşması şeklinde düşünülebilir.
Buradaki “saf” kavramını herhangi bir insan ırkının diğerinden üstün olduğu şeklinde anlamamak gerekir.
İslâmî ölçüde üstünlük soy, ırk veya fiziksel özelliklerle değil; takva, iman, güzel ahlâk ve kullukla değerlendirilir.
Bu sebeple insanın yaratılış farklılıklarını bir üstünlük veya aşağılık sebebi hâline getirmesi doğru değildir.
Her yaratılmışın kendine mahsus özellikleri vardır. Atın, kedinin, kuşun, ağacın, bitkinin ve insanın yaratılışı farklıdır. Allah'ın yaratışındaki çeşitlilik de O'nun kudretinin bir göstergesidir.
Sonuç
Velhasıl kelâm, yakîn bilgisi insanın Allah'a kulluğu ve teslimiyeti içerisinde ilerleyen bir idrak hâlidir.
İlmelyakîn; bilgi ve delil yoluyla bilmektir.
Aynelyakîn; bilinen hakikati daha derinden görüp idrak etmektir.
Hakkalyakîn ise hakikatin insanın idrakinde daha güçlü ve kesin bir hâle gelmesidir.
Bütün bu derecelerin üzerinde ise Allah'ın lütfu ve izni vardır.
İnsan, kendisine verilen bilgiyle kibirlenmemeli; bilmediği şeyleri de bildiğini iddia etmemelidir.
Çünkü Allah'ın ilmi sonsuzdur.
Bizim bildiğimiz ise O'nun bize öğrettiği kadardır.
İşte gerçek yakîn bilgisi, insanı kibirden uzaklaştırıp Allah'a daha fazla kulluğa götürüyorsa faydalıdır.
---oOo---
أَللَّهُمَّ أَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ، وَأَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلًا وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُ
“Allah'ım! Bizlere hakkı hak olarak göster ve ona tâbi olmayı; bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan uzak durmayı nasip eyle.”
وَآخِرُ دَعْوَاهُمْ أَنِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Ve âhiru da'vâhum enil hamdu lillâhi rabbil âlemîn. Âmin.
El-Fâtiha maassalavât.
سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا أَنْتَ، أَسْتَغْفِرُكَ وَأَتُوبُ إِلَيْكَ
Sübhâneke Allahümme ve bihamdik, eşhedü en lâ ilâhe illâ ente, estağfiruke ve etûbü ileyk.
--OoO--
Kar©glan
Başağaçlı Raşit Tunca
Schrems, 12 Nisan 2016 SALI
Original Kar©glan