Rashit Tunca Board

Tam Sürüm: İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir
Şu anda içeriğimizin sadeleştirilmiş bir sürümünü görüntülüyorsunuz. Tam sürümü görüntüleyin ve uygun biçimlendirmeyi kullanın.
[attachment=263800]

İlmi Değerini Bilmeyene Anlatırsan Ne Olur, Değersizleşir

İlim ve bilgi, yalnızca elde bulunan bir şey değildir. Bir bilginin gerçek değeri; anlaşılması, bilinmesi, doğru kullanılması, doğru kişiye aktarılması ve içindeki yeni imkânların keşfedilmesiyle ortaya çıkar.

Bir insan bir şeyin değerini bilmiyorsa, o şeyi elinde bulundursa bile onun gerçek değerinden faydalanamayabilir.

Hatta daha da kötüsü, değerini bilmediği bir şeyi yanlış yorumlayabilir, yanlış kullanabilir ve başkalarına da yanlış aktarabilir.

İşte bu nedenle:

İlmi değerini bilmeyene anlatırsan, ilim yalnızca anlaşılmamış olmaz; yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa zamanla yozlaşabilir.

Cevahirin Kadrini Sarraf Bilir

Atalarımız:

"Cevahirin kadrini sarraf bilir."

demişlerdir.

Çünkü herkes aynı şeye baktığında aynı değeri göremez.

Sarraf altına baktığında onun ayarını, gramını, saflığını, piyasa değerini ve mücevher olarak kullanılmasını görür.

Fakat bir mühendis altına baktığında başka bir özellik görür.

Mühendis altının iletkenliğini, korozyona dayanıklılığını ve teknolojik alanlarda kullanılabilecek özelliklerini görür.

Demek ki aynı altın, farklı bilgi seviyesindeki insanlar için farklı değerler taşıyabilir.

Altın Her Zaman Bugün Bildiğimiz Kadar Değerli miydi?

Burada çok önemli bir nokta vardır:

Bir şeyin bugünkü değerini bilmek, onun bütün değerini bilmek değildir.

Altının elektrik iletkenliği, insanlar bunu keşfetmeden önce de vardı.

İnsanlar altının bu özelliğini bilmiyordu.

Teknoloji henüz o seviyeye ulaşmadığı için altının bu özelliğinden yararlanamıyorlardı.

Sarraf altına baktığında:

"Bu değerli bir madendir; para olur, ticaret yapılır, kolye olur, bilezik olur."

diye bakıyordu.

Fakat bugün mühendis altına baktığında başka özelliklerini de görüyor.

Elektronik ve teknoloji alanlarında kullanılabilecek değerini görüyor.

Yani altının özelliği sonradan oluşmadı; insan onun daha önce bilmediği bir özelliğini keşfetti.

Böylece altının kullanım alanı ve insan açısından taşıdığı değer arttı.

Bu bize çok önemli bir şey öğretir:

Bir şeyin bugün bildiğimiz değerinin, onun taşıdığı bütün değer olduğunu sanmamak gerekir.

Belki yarın onun başka bir özelliği daha keşfedilecektir.

İnkaların Altına Bakışı ve İspanyolların Altına Bakışı

Buna tarihî bir örnek olarak İnkalarla ilgili anlatılanları da düşünebiliriz.

İnkaların altını bildikleri, kullandıkları ve altın eşyalara sahip oldukları bilinmektedir. Fakat onların altına bakışı ile İspanyolların altına bakışı aynı değildi.

Bazı tarihî anlatımlarda, İnkaların altını daha çok süs, eşya ve ihtişam unsuru olarak gördükleri; hatta altın eşyaları ve süsleri günlük hayatlarında kullandıkları anlatılır.

Öyle ki bazı anlatımlarda altının, insanların gözünde bugünkü anlamıyla sadece ekonomik bir servet olarak görülmediğini göstermek için, altın süslerin hayvanlara bile takılabildiğinden söz edilir.

Fakat İspanyollar Amerika'ya geldiklerinde altına çok farklı bir gözle baktılar.

Onlar altını büyük bir ekonomik servet olarak görüyorlardı.

Dolayısıyla aynı maddeye iki farklı toplum, iki farklı değer anlayışıyla bakıyordu.

İspanyollar için altın ele geçirilmesi gereken büyük bir servetti.

Bu altın uğruna İnka devletinin büyük bir yıkıma uğraması ve insanların öldürülmesi, tarihin en acı olaylarından biri olarak karşımıza çıkar.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:

Altın aynı altındı; fakat ona yüklenen değer ve ondan beklenen fayda farklıydı.

Bir taraf onu süs ve ihtişam olarak görürken, diğer taraf onu büyük bir ekonomik servet olarak görüyordu.

Ata Altını Verirsen Ne Anlar?

Şimdi daha basit bir örnek düşünelim.

Bir ata altın bir lira verseniz, at onun altın olduğunu bilmez.

Altını önüne koyarsınız; at onu yiyecek sanmaz, yemeye çalışmaz, ekonomik değerini de bilmez.

Çünkü değer, o değeri anlayabilecek bir bilinç gerektirir.

Altını bilen insan için altın servettir.

Ata göre ise altın ile sıradan bir metal parçası arasında hiçbir ekonomik fark yoktur.

Bu örnek bize şunu gösterir:

Bir şeyin değerli olması ile o değerin karşıdaki tarafından anlaşılması aynı şey değildir.

Altın Yumurtlayan Tavuk Meselesi

"Altın yumurtlayan tavuğu öldürmek" sözü de tam olarak bunu anlatır.

Bir insanın elinde bir tavuk olduğunu düşünelim.

Bu tavuk her gün bir tane altın yumurta yumurtlamaktadır.

Adam her gün bir altın yumurta almak yerine:

"Bu tavuğun karnında kim bilir kaç tane altın vardır. Ben tavuğu keseyim, karnındaki bütün altınlara bir anda sahip olayım."

diye düşünür.

Tavuğu keser.

Fakat tavuğun karnında düşündüğü gibi altınlar yoktur.

Adam hem tavuğu öldürmüştür hem de her gün bir altın yumurta üreten kaynağı yok etmiştir.

Halbuki tavuk yaşasaydı, her gün bir altın yumurta vermeye devam edecekti.

Buradaki hata, adamın kaynağın gelecekte üreteceği değeri anlayamamasıdır.

O sadece elindeki bugünkü kazancı düşünmüş, sürekli üretilecek değeri görememiştir.

İlimde de buna benzer bir durum olabilir.

Bir ilmin sadece bugün verdiği sonucu görüp, onun ileride ortaya çıkarabileceği yeni bilgileri ve yeni faydaları görememek, altın yumurtlayan tavuğu kesmeye benzer.

Ehline Verilmeyen İlim Zayidir

Bu nedenle:

"Ehline verilmeyen ilim zayidir."

anlayışı çok önemlidir.

Çünkü ilmi taşıyan kişinin onu anlayabilecek kapasitede olması gerekir.

Bir ilim ehil olmayan bir insanın eline geçtiğinde, o kişi onu kendi anlayış seviyesine göre değerlendirebilir.

Anlamadığı yeri kendi düşüncesine göre tamamlar.

Bilmediği kısmı tahmin eder.

Sonra tahminini bilgi zanneder.

Ardından bunu başkasına aktarır.

Böylece:

Hakikat → eksik anlayış → yanlış yorum → yanlış aktarım → yozlaşma

şeklinde bir süreç başlayabilir.

İncileri Domuzların Önüne Atmayın Benzetmesi

İncil'de geçen "incileri domuzların önüne atmayın" şeklindeki benzetme de bu açıdan düşündürücüdür.

Burada mesele incinin fiziksel olarak değerini kaybetmesi değildir.

Mesele, karşısındaki varlığın incinin ne olduğunu ve değerini anlayamamasıdır.

İnciyi bilen kişi onu kıymetli görür.

Bilmeyen ise onu sıradan bir taş gibi görebilir.

İlimde de durum böyledir.

İlimden anlayan kişi bir cümlenin içinde büyük bir hakikat görebilir.

Başka biri aynı cümleyi okuyup hiçbir şey anlamayabilir.

Daha kötüsü, anlamadığı halde onu yanlış yorumlayabilir.

Hz. Ali'ye Nispet Edilen Ölçü

Hz. Ali'ye nispet edilen:

"İnsanlara anlayabilecekleri şeyleri anlatın."

şeklindeki söz de bu anlayışla birlikte değerlendirilebilir.

Çünkü her insanın anlayış seviyesi aynı değildir.

Bir kimseye anlayamayacağı bir şeyi anlatmak, bazen onu aydınlatmak yerine daha fazla karıştırabilir.

Anlaşılmayan bilgi yanlış anlaşılmaya müsaittir.

Bu yüzden ilim sadece bilmekle değil, kime, ne kadar ve nasıl anlatılacağını bilmekle de ilgilidir.

Balık Suyun İçinde Yaşar Ama Suyu Arar

Bunun başka bir güzel örneği de balık ve sudur.

Balık bütün hayatını suyun içinde geçirir.

Fakat balığa:

"Su nedir?"

diye sorsaydık, belki de suyu tarif etmekte zorlanacaktı.

Çünkü sürekli içinde bulunduğu şeyin değerini ve varlığını fark etmek her zaman kolay değildir.

İnsan da böyledir.

Bazen insanın içinde bulunduğu ortamda bulunan bir bilgi, bir nimet veya bir imkân, o kadar sıradanlaşır ki insan onun gerçek değerini göremez.

Bazen insan, içinde yaşadığı şeyin değerini ancak onu dışarıdan gören bir başkasının göstermesiyle fark eder.

İnsanlardaki Keşfedilmemiş Yetenekler

Aynı durum insanlardaki yetenekler için de geçerlidir.

Bir köyde yaşayan bir genç düşünelim.

Hayvan güdüyor, tarlada çalışıyor ve sıradan bir hayat yaşıyor.

Çevresindeki insanlar onun çok güzel sesini, oyunculuk kabiliyetini, zekâsını veya başka bir yeteneğini fark etmeyebilir.

Sonra bir gün bir yönetmen veya yetenek keşfeden başka bir insan gelir ve onda daha önce kimsenin görmediği bir kabiliyet keşfeder.

O yetenek o gün yaratılmış değildir.

Yetenek zaten vardı.

Fakat daha önce kimse onu keşfetmemişti.

Keşfedildiğinde ise yeteneğin görünürlüğü, kullanımı ve toplum içindeki değerlendirilmesi değişir.

Demek ki bir şeyin değerinin ortaya çıkması ile o değerin var olması her zaman aynı şey değildir.

Altın Çamurun İçinde Altındır; İlimde İse Anlam da Vardır

Altını çamurun içine atsanız, altın yine altındır.

Onu çıkarır, temizler ve tekrar kullanırsınız.

Fakat ilim biraz farklıdır.

Çünkü ilmin yalnızca maddi bir varlığı yoktur.

İlmin anlamı, yorumu, aktarımı ve uygulanması vardır.

Altın yanlış yere konulduğunda fiziksel olarak değerini kaybetmeyebilir.

Ama ilim yanlış anlaşılır ve yanlış aktarılırsa, bilgiyle birlikte anlam da değişebilir.

Bir insan doğru bir bilgiyi yanlış anlayabilir.

Sonra kendi yanlış anlayışını doğru bilgi gibi başkasına aktarabilir.

Bir sonraki kişi onu daha da farklı yorumlayabilir.

Böylece başlangıçtaki hakikat, aktarım zincirinde değişebilir.

İşte buna ilmin yozlaşması diyebiliriz.

Değer Sadece Bilinmez, Keşfedilir

Sarraf altına bakar ve onun değerli bir maden olduğunu bilir.

Mühendis altına bakar ve onun iletkenliğini görür.

Teknoloji uzmanı başka bir kullanım alanını keşfeder.

Bilim insanı daha önce bilinmeyen başka bir özelliğini ortaya çıkarabilir.

Bunların hepsi aynı altındır.

Fakat herkes onun aynı değerini görmez.

Bu nedenle:

Bir şeyin bugün bildiğimiz değerini bilmek, onun taşıdığı bütün değeri bilmek değildir.

Altının iletkenliği, biz onu keşfetmeden önce de vardı.

İnsanlardaki yetenekler de keşfedilmeden önce vardı.

İlimdeki hakikatler de biz onları anlamadan önce vardı.

Biz onları yaratmıyoruz.

Onları keşfediyoruz.

Sonuç

Bütün bu örneklerin ortak noktası şudur:

Bir şeyin değeri, onu gören kişinin bilgi ve anlayış seviyesine göre farklı şekillerde ortaya çıkabilir.

Sarraf altının bir değerini bilir.

Mühendis başka bir değerini bilir.

Teknoloji ilerledikçe yeni değerleri keşfedilir.

İnsanların yetenekleri vardır; fakat bazen onları kimse keşfetmez.

İnka altını kullanır; İspanyol onu ekonomik servet olarak görür.

Ata altın verirsen onun değerini bilmez.

Altın yumurtlayan tavuğu kesen kişi ise tavuğun her gün ürettiği değeri göremediği için kaynağı yok eder.

Balık suyun içinde yaşar ama suyun değerini fark etmekte zorlanabilir.

Bütün bunlar bize aynı gerçeği gösterir:

Değer sadece var olan bir şey değildir; anlaşılır, kullanılır, keşfedilir ve geliştirilir.

İlimde ise bu konu daha da önemlidir.

Çünkü ilim yanlış kişiye, yanlış şekilde anlatılırsa yalnızca değerinin anlaşılmaması söz konusu olmaz.

Yanlış anlaşılabilir, yanlış yorumlanabilir, yanlış aktarılabilir ve zamanla yozlaşabilir.

Bu yüzden ilmi değerini bilmeyene anlatırken dikkat etmek gerekir.

Çünkü karşındaki kişi bugün senin anlattığın ilmin değerini görmeyebilir.

Belki de onun göremediği yerde, yarının büyük keşfi vardır.

Altının bugün bildiğimiz değerinden daha fazlasını taşıması gibi, bugün bildiğimiz bir ilmin de henüz keşfedilmemiş başka değerleri olabilir.

Bu nedenle ilmi korumak, sadece onu saklamak değildir.

Onu doğru anlamak, doğru kişiye ulaştırmak, doğru aktarmak ve içindeki henüz keşfedilmemiş değerlerin ortaya çıkmasına imkân vermektir.

Çünkü:

Bugün bildiğimiz ilim, yarın keşfedilecek hakikatlerin yanında belki sadece ilk altın yumurtadır.

Ve altın yumurtlayan tavuğu kesmemek gerekir.



Çokluk ve Kıtlık Değeri Nasıl Değiştirir?

Bir şeyin değerini belirleyen unsurlardan biri de ne kadar bulunduğudur.

Kömür madenini düşünelim.

Yer altında büyük miktarlarda kömür bulunur ve madenlerden tonlarca kömür çıkarılır. Bol bulunan bir maden olduğu için kömürün birim değeri, altın gibi nadir bulunan madenlerle aynı değildir. Tonlarca kömür çıkarılıp satılabilir ve genellikle daha düşük bir birim fiyat üzerinden değerlendirilir.

Altın ise çok daha az bulunan bir madendir. Bu nedenle az miktardaki altına bile yüksek bir değer atfedilir.

Elmas ise daha da nadir bulunan değerli taşlardan biridir. Dünyada bulunma miktarının azlığı, onun değerinin yüksek olmasında önemli bir etkendir.

Burada ortaya çıkan gerçek şudur:

Bir şeyin çokluğu, onun değerini düşürebilir; azlığı ise değerini yükseltebilir.

Elbette yalnızca az bulunmak tek başına değeri belirlemez. Bir şeyin kullanım alanı, özellikleri, insanların ona olan ihtiyacı ve ona verilen ekonomik değer de önemlidir.

Fakat çokluk ile kıtlık arasındaki fark, değer üzerinde doğrudan etkili olabilir.

Tonlarca kömür ile birkaç gram altını yan yana koyduğumuzda, miktar bakımından kömür açıkça daha fazladır.

Fakat değer bakımından birkaç gram altın, tonlarca kömürden çok daha kıymetli olabilir.

Demek ki:

Çok olan her zaman daha değerli değildir; az olan da taşıdığı özellikler ve kıtlığı sebebiyle çok daha yüksek bir değere sahip olabilir.

Bu durum ilim açısından da düşündürücüdür.

Bir bilgi çok fazla insanın elinde bulunabilir ve herkes tarafından tekrar edilebilir. Böyle bir bilgi zamanla sıradanlaşabilir.

Fakat çok az kişinin fark ettiği, anladığı veya keşfettiği bir bilgi, çok daha büyük bir değer taşıyabilir.

Bu nedenle ilimde de yalnızca "ne kadar bilgi var?" diye bakmak yeterli değildir.

Asıl soru şudur:

"Bu bilginin içinde ne kadar cevher var ve bu cevheri kim görebiliyor?"

Tıpkı tonlarca kömürün arasında az miktardaki altının farklı değer taşıması gibi, çok miktarda bilginin arasında bulunan küçük bir hakikat de çok büyük bir değer taşıyabilir.

Çokluk değeri sıradanlaştırabilir; kıtlık ise değeri yükseltebilir.

Bu yüzden bir ilmin veya bilginin değerini yalnızca ne kadar yaygın olduğuna bakarak ölçmek doğru değildir. Bazen herkesin bildiği şey sıradanlaşırken, çok az kişinin fark ettiği bir hakikat geleceğin en değerli bilgisi haline gelebilir.

İLMİN AKTARILMASI VE ZAMANI

İlim yalnızca bir kişinin bir şeyi bilmesi değildir. Bilinen ilmin, anlayabilecek olan insanlara aktarılması ve ondan sonra gelenlerin de bu bilgiyi daha ileriye taşıması gerekir.

Peygamber Efendimizin Veda Hutbesinde bulunanlara, bulunmayanlara bildirmelerini ve anlatmalarını emretmesi de bu bakımdan çok önemli bir noktaya işaret etmektedir. Yani kişi kendisine ulaşan bilgiyi sadece kendisinde saklamamalı, onu kendisinden sonra gelecek olanlara da aktarmalıdır.

Fakat burada çok önemli bir mesele daha vardır:

Bir bilgiyi aktarmak kadar, o bilgiyi kime ve hangi zamanda aktardığın da önemlidir.

Çünkü bir ilmi, onu anlayabilecek insanlara anlatırsan o ilim gelişir. Anlayamayacak bir insana anlatırsan, aynı bilgi onun açısından hiçbir değer ifade etmeyebilir.

Mesela Fatih Sultan Mehmet'in yaşadığı zamana gidip kendisine Mercedes otomobillerden, cep telefonlarından veya bilgisayarlardan bahsettiğimizi düşünelim.

Fatih Sultan Mehmet bunların isimlerini bilmediği için, yalnızca isimlerini söylememizin onun açısından bir ilmi değeri olmayacaktır. Çünkü o dönemde bu teknolojilerin ne olduğunu, hangi maddelerden meydana geldiğini, nasıl üretildiğini ve hangi sistemlerle çalıştığını açıklayabilecek bir teknoloji altyapısı henüz bulunmamaktadır.

Fakat Fatih Sultan Mehmet'e:

“İleride insanların kendi kendine hareket eden araçlar yapacağını, bunun nasıl yapılabileceğini ve hangi prensiplerle çalışacağını”

anlatabilecek bir bilgi verirsek, mesele değişir.

Çünkü burada artık yalnızca gelecekte ortaya çıkacak bir eşyanın adını söylemek değil, o eşyanın nasıl meydana getirilebileceğine dair bir ilim aktarılmış olur.

Aynı şekilde bilgisayarın veya cep telefonunun adını söylemek tek başına bir ilim değildir. Fakat hesaplama sistemlerinin nasıl çalıştığını, bilgilerin nasıl işlenebileceğini, elektronik devrelerin nasıl kurulabileceğini ve bu sistemlerin nasıl geliştirilebileceğini anlatmak bir ilimdir.

Buradan şu sonucu çıkarabiliriz:

İlim, yalnızca bilinen şeyin adını söylemek değil, bilinmeyen şeyi anlayabilecek hale getirecek bilgiyi aktarabilmektir.

Bir insanın zamanında çok değerli olan bir bilgisi, başka bir zamanda aynı değeri taşımayabilir. Çünkü ihtiyaçlar, imkânlar ve insanların anlayış seviyeleri değişmektedir.

Bunu maden örneğiyle de açıklayabiliriz.

Bir madenden tonlarca kömür çıkarılabilir. Kömür çok miktarda bulunabilir ve bu nedenle birim değeri düşük olabilir. Altın ise daha az bulunur ve bu nedenle daha yüksek değere sahip olabilir. Elmas ise daha da nadir bulunduğu için çok yüksek bir değer kazanabilir.

Burada çokluk ve azlık, değerin oluşmasında etkili olmaktadır.

İlimde de buna benzer bir durum vardır.

Bir bilgi çok kolay anlaşılabiliyor ve herkes tarafından zaten biliniyorsa, o bilginin yeni bir keşif olarak değeri azalabilir. Fakat daha önce bilinmeyen bir şeyi açıklayan, insanlara yeni bir yol gösteren veya mevcut bilgiyi daha ileriye taşıyan bir ilim daha büyük bir değer kazanabilir.

Ancak ilmin değeri yalnızca bilginin kendisinde değildir.

İlmi anlayacak insan, ilmin aktarılacağı zaman ve o ilmin kullanılabileceği şartlar da önemlidir.

Bir kişiye zamanından çok önce bir bilgi verirseniz, o kişi onu anlayamayabilir. Çünkü o bilgiyi uygulayabileceği araçlara ve altyapıya sahip olmayabilir.

Fakat aynı bilgi, zamanı geldiğinde başka bir insana anlatıldığında çok büyük bir değer kazanabilir.

Bu sebeple ilim yalnızca “bilmek” değildir.

Bilmek, anlatmak, anlayabilecek kişiyi bulmak, doğru zamanda aktarmak ve kendisinden sonra gelen kişinin bu bilgiyi daha ileriye taşımasını sağlamak da ilmin bir parçasıdır.

Veda Hutbesindeki “burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin” anlayışını da bu açıdan değerlendirdiğimizde, bilginin bir kişide kalmaması ve nesilden nesile aktarılması gerektiğini görürüz.

Fakat aktarılan kişi, kendisinden önce gelenin bilgisine yalnızca sahip olmakla yetinmemelidir.

Belki sizden daha iyi anlatan, sizden daha iyi anlayan ve sizin bıraktığınız bilgiyi daha ileriye taşıyan birileri çıkacaktır.

Bu kötü bir şey değildir.

Tam tersine, ilmin gelişmesi budur.

Bir önceki insan bilgiyi bulur, sonraki insan onu anlar, ondan sonraki geliştirir ve daha sonraki nesil belki de o bilgiden bambaşka bir keşfe ulaşır.

Bu nedenle gerçek ilim, “Ben buldum, bundan sonrası yoktur” demek değildir.

Gerçek ilim, “Benim ulaştığım bilgi budur; benden sonra gelenler bunu daha iyi anlayabilir, daha iyi anlatabilir ve daha ileriye taşıyabilir” diyebilmektir.

Çünkü insanın görevi ilmi kendisinde bitirmek değil, kendisine ulaşan ilmi anlayabilecek olana ulaştırmak ve gelecek nesillere bir basamak bırakmaktır.

İlim böylece kişiden kişiye, zamandan zamana ve nesilden nesile ilerler.


Raşit Tunca

Schrems – Avusturya 07 Eylül 2026

Karoglan Hoca